Sanat Sevenler Derneği
Kızılay’ın en işlek yerinde, Atatürk Bulvarı üzerinde, ABC Mağazasının karşısında Galeri Kültür vardı. Bitişiğinde Güzel fotoğraf stüdyosu.
Hemen yanındaki Tuna Caddesi’ne girişte birası ve kuzu şişiyle ünlü Piknik Lokantası, bir sonrası binada, İşçi Sigortaları Apartmanı’nın zemin katında da Sanat Sevenler Derneği, yani Sanat Kurumu vardı...
1950 yılında Munis Faik Ozansoy’un başkanlığında “Güzel sanatları toplum içinde geliştirme ve yayma” özdeyişiyle “Sanatsevenler Kulübü” adıyla kurulmuştu.
Yazar, öykücü, şair, ressam, bilim insanı, gazeteci her meslekten sanata gönül vermiş insanların toplandığı bir yerdi burası. 1952 yılında “Sanatsevenler Derneği” adını aldı.
Derneğin yönetim kurulunda Alp Doğan Şen, Hüsamettin Cindoruk, Kâmil Gümüşer ve Necmi İnanc'ın isimleri yer alıyordu.
Kulübün açılış töreni, ‘İlkin tiyatro eleştirileri ve incelemeleri yapayım derken kendini piyano ve gitar çalmaya vermiş Özdemir Nutku’nun ilk konseriyle’ olmuştu (Necati Tonga, Adalet Ağaoğlu ile Söyleşi, Kitap-lık, S.196, ss. 52-65).
O günlerin Hayat Mecmuası ‘Şimdi Ankara’nın en revaçta olan yeri, Yenişehir’deki bu güzel kulüptür’ başlığı altında şöyle yazıyordu:
“…Sanatsevenler Kulübü’nde bambaşka bir hava var. Dekor şahane… Rahat…Huzur verici… Üstelik bütün eşya, bütün dekorasyon Türk el emeğinin eseridir… Sanatsevenler Kulübü her saatte canlı gruplarla dolu. Bir köşesi resim sergisini görmeğe gelenlerle dolup taşarken, diğer köşesinde hanımlar cemiyet yararına canlı toplantılar yaparlar” (Hayat S.31, ss.26-27).
Anlatıldığı gibiydi…
Ankara Koleji’nin resim hocası Eşref Üren değişmez simasıydı mekânın.
Her akşam gelirdi, yalnız yaşardı ressam.
Şair-yazar Cemal Süreya, İlhan Berk, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ahmet Oktay, Mehmed Kemal, Necati Cumalı, Salim Şengil, Nezihe Meriç, Adalet Ağaoğlu, Mahmut Makal, Behçet Aysan, Metin Altıok, Uğur Kaynar ve niceleri aynı masa etrafında toplanırlardı.
Gazi Eğitimli ressamlar, Zahit Büyükişleyen, Zafer Gençaydın bir başka köşede biralarını yudumlardı. TRT’nin ünlü spikerleri Zafer Cilasun, Jülide Gülizar mesai çıkışında buraya koşarlardı. İstanbul’dan konukları da olurdu derneğin; Edip Cansever, Metin Eloğlu, Demirtaş Ceyhun, Aziz Nesin...
“Ankara’da biz İstanbullulara gıpta ettirecek olgunlukta bir çalışma sürdüren Sanatsevenler Kulübü var. Burada resim sergileri açılmakta, konferanslar verilmekte, açık oturumlar düzenlenmekte, sanat severlerin her zaman uğradığı, kitaplığından faydalandığı sıcak bir hava esmektedir" (Ankara Sanatsevenler Kulübü, Yeditepe, 13, 1966, s.3).
Ve… Fazıl Say derneğin piyanosunda çalışırdı. Babası Ahmet Say ile birlikte gelir, piyanonun başına geçerdi. Küçüktü, ünlenmemişti daha…
1967’de, Türk Solu dergisinin sorumlu yazı işleri müdürü Vahap Erdoğdu içeri alındığında yerine Ahmet Say geçmiş, dergiyi yönetmeye başlamıştı. İşte o günlerde yanında şair Metin Demirtaş’la gelmiş, onun “Che Guevera” başlıklı şiirini dinlemiştik:
“Bizim de halkımız vardır Che Guevera
Unutulmuş uzak tarlalar yalazında
Sazıyla, türküleriyle kardeşliğe vurgun
Bütün ulusların halkları gibi
Ve yalnız büyük fırtınalarla kımıldayan
Bizim de halkımız vardır Che Guevera”
Bu şiir nedeniyle tutuklanacaktı Demirtaş.
Haftanın belirli günlerinde konuşmalar açık oturumlar da yapılırdı Dernek’te… Konuşmacı olarak gelenler arasında Tarık Buğra, Suut Kemal Yetkin, Bedrettin Cömert, Sevda Şener hatırda kalanlar. Ama anılarda kalan, 10 Şubat 1978 günüydü… Kalabalık bir dinleyici grubu vardı. Konuşmacı olarak Turgut Özakman, Önder Şenyapılı ve Ertuğrul Özkök’ün katıldığı açık oturumun konusu “Televizyonun 10 Yılda Türk Toplumuna Etkileri” başlığını taşıyordu.
İlgiyle izlenen açık oturumda, Turgut Özakman konuşmasına televizyonun kuruluş yıllarındaki TRT’nin genel bir tablosunu çizerek başlamıştı.
Gerek teknik gerekse program açısından büyük bir yetersizlik, eksiklik içinde bulunurken yayına başlandığını hatırlatmış, bunun, o günkü Yönetim Kurulu üyelerinin anlaşılmayan aceleciliklerinden kaynaklandığını belirtmişti.
Televizyonun yayına erken sokulmasında, kendisine piyasa arayan Alman elektronik sanayinin önemli olduğunu söylemiş, buna kanıt olarak daha sonraki yıllarda Türkiye’ye akan Alman kaynaklı siyah-beyaz alıcı sayısının büyüklüğünü göstermişti.
Özakman, televizyon yayınlarını genellikle “gecekondu televizyonu” olarak niteledikten sonra, bunun toplumumuzun kültürüne, beğenisine, eğlence anlayışına olumlu etkiler getirmediğini kaydetmişti.
Özakman, o sırada Devlet Tiyatroları’nda Genel Müdür Başyardımcısıydı. TRT-DER’in düzenlediği bu açık oturumda, o günlerin karışık siyasal ve sosyal kaos ortamında içeriden gelen tüm fraksiyonel baskılara karşın, TRT’nin anayasal bir kurum olarak özerk, yansız ve tarafsız, çok güçlü bir kamu yayın organı olmasını ve özellikle yayın personelinin çalışma koşullarını tatmin edici düzeye getirmeyi, kurumdaki personel arasında dayanışma ve kardeşliği sağlamayı amaçlıyordu.
1979 yılında da önemli kişiler seslenmişti Ankaralı sanat sevenlere: 18 Ocak, Müjdat Gezen söyleşisi / 22 Ocak, Attila İlhan söyleşisi / 23 Ocak, Aziz Nesin söyleşisi / 26 Ocak, İnsan Hakları açık oturumu…
Dernek, 1950-1980 yılları arasında pek çok kültür ve sanat etkinliğine ev sahipliği yaptı. Şiir matineleri, ocakbaşı sohbetleri, konferanslar, konserler, açık oturumlar ve resim sergileri… Dernek düzenlediği bu etkinliklerle Ankara’da birkaç kuşağın yetişmesinde etkili bir rol oynadı. “Mavi Şiir Matinesi”, “Yunus Emre Gecesi”, “Ömer Seyfettin Gecesi”, “Hisar Dergisi 25.Yıl Gecesi” gibi unutulmaz gecelere ev sahipliği yaptı.
Derken…
1986 yılında bir akşam üstü derneğe gelen üyeler, kapının önüne sökülüp atılmakta olan eşyayla, elleri kazmalı kürekli işçilerle karşılaştılar. Sanat parça parça ediliyordu. Sanat sokağa atılıyordu. Dernek, kira parasını ödeyemediği için sokağa atılmış, sanat yok edilmişti. Sözün özü, eşyasıyla birlikte sanatçılar da sokağa atılmıştı.
Acımasızca savrulan Sanat Sevenler Derneği’ne yıllar sonra Gençlik Parkı’ndan yer verildi. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin başında “sanatın içine tüküren” bir zihniyet vardı. Oradan da attılar sanatçıları… Ankara bir kültürel çoraklığın içinde savruluyordu.
Geçenlerde, dostum Kemal Özmen ünlü sinemacı Andrey Tarkovski’nin bir sözünü hatırlattı: “Dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır.”
Sanatı, doğasını, işlevini, vazgeçilmezliğini bu sözden daha güzel ne anlatabilir ki...
Selim Esen
Gerçekedebiyat.com