Kötücül dünyada özgür olunamaz
Varoluşçuluk felsefesi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da, özellikle Fransa’da ortaya çıktı. Etimolojik olarak existentialisme felsefede ‘varoluşçuluk’ olarak yer alır.
Existentialisme, Fransızcada ‘existence’ kök olarak ‘varoluş’, ‘var olma hali’ sözcüğünden türetilir. Sözcük Fransızcaya, Latince kökenli ‘ortaya çıkmak’, ‘oluşmak’ gibi anlamlar içeren ‘exsistentia’dan gelir. Varoluşçu felsefe ‘varlığın, özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığı’ düşüncesini içeriyor. İnsan biyolojik olarak önceden belli bir form, boş bir levhadır, o boş levha yaşanmışlıklarla, deneyimle, birikimle dolmaya başlar. İnsan anlamsız, absürt, keşmekeş bir dünyada var olur ve bu aynı biçimde anlamsız, keşmekeş, kötücül bir biçimde varoluşunu etkiler. Anlamsız, absürt, keşmekeş, kötücül bir dünya, evrenin değil insanın sonucu, yani anlamsızlık, absürt olma halidir, Keşkemeş, kötücül bir dünya insandan önce var olmadı, insan onu bu hale getirdi. Varoluşçu felsefe insanın kendini kendi eylemleriyle sürekli yarattığını söyler. Yeniden yaratılış, her yeni yaratılıştan öncesinin denetiminden kurtulmayı, onu yıkmayı, aşmayı gerektirir. Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları’nda (Çeviren; Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, 2014, İstanbul) devletin kamusal kurumlarını ‘Baskıcı Devlet Aygıtı’ olarak nitelendirir. Baskıcı Devlet Aygıtları, Marks’ın altyapı/üstyapı ilişkisinde olduğu gibi yine Althusser’in ‘Devletin İdeolojik Aygıtları’ olarak ifade ettiği gibi üstyapı kurumlarıyla birbirinin yerine geçebilen, birbirini karşılıklı olarak etkileyen sosyolojik bireysel ve kamusal aygıtlarla ilişki içindedir. Altyapı nasıl üstyapıyı biçimlendiriyorsa, üstyapı da karşılık olarak altyapıyı belirleme gücünü içerir. Marks’ın altyapı aygıtları olarak saydığı başta hükümet, bürokratik kurumlar, savunma gücünü oluşturan ordu, sivil otoriteyi sağlamak için var olan polis, cezalandırma, gözetim aygıtı olarak hapishaneler ve buna benzer diğer kurumlar, yapılar, üstyapıyı belirleyen hükümeti oluşturabilecek nitelikteki siyasi partiler, temsil ettikleri ideolojileri, demokratik olsun ya da olmasın sivil toplum örgütleri gibi yapılarla sürekli etkileşim ve iletişim içindedir. Toplumsal yapıyı ve bu yapı içerisinde bireyin varoluşsal gerekliliği, devletin baskıcı ve ideolojik aygıtlarının etkisel alanı dışında düşünülemeyeceğinden, varoluşçuların anlamsız, absürt, keşmekeş, kötücül dünyada özgür oldukları varsayılamaz. Oysa varoluşçular varlıklarını özden, içerikten önce var olduğunu ileri sürdükleri için daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığı bir ontolojiye sahip olabilmeleri neredeyse olanaksızdır. Albert Camus’un felsefi bir sorun olarak intiharı bu olanaksızlığın sonucu olarak görülebilir. Sisifos Söyleni’nde sözü edilen ‘yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda’ bir yargıya varmaktır. Kuşkusuz varoluşçu Camus intiharı öngörmez, olanaksızlığın olasılığı içinde bir yargıya varmaktan söz eder. Gerçi bu kötücül dünyanın baskıcı ve ideolojik aygıtları böyle bir seçimi özgürce yapmaya engel olsa da varoluşçular yine de bu kötücül dünyada seçim yapabilme olanaklarını bir karşı koyuş olarak yeğlerler. Galiei’nin düşünsel düşüncesinden dönmesini düşünsel sapma olarak kabul edilse bile, Camus bu dönmeyi ‘yine de dönüyor’a bağlayarak olumlar. Hiç kimseninbilimsel bir kanıt uğruna ölmesini istemez Camus, bir kaçış ya da başkaldırı olarak ölmek anlamsızdır; isteyerek ölmek gülünçtür. Her ne kadar kendisi yadsısa da Camus varoluşçu felsefenin içindedir. Varoluşçu, dünyaya ‘fırlatılan’, ‘terk edilen’, ‘unutulan’ varlık olarak görür insanı. Dünyaya gelmeyi, geldiği dünyanın sorunlarıyla yalnız bırakılmayı, sorunların içinde bocalayan, çözümsüzlüğe mahkûm edilerek unutulan insan verili koşullarla boğuşurken onu aşmayı yeniden kendini var etmeyi becermelidir. İnsan dünyaya fırlatıldığında Platon’un önermesindeki idelere sahip değildir. İçinde yaşamaya hükümlü olduğu dünyaya, oluşturduğu topluma ilişkin verili gerçeklikle başlamamıştır. İdeolojik, baskıcı, kültürel, etik, sosyolojik, psikolojik ve buna benzer varoluşsal sorunlara yabancıdır. Kurallarla saptanmış gerçeklikle sınırlandırılmış ve içkinleşmesine izin verilip, aşkınlaşmasına onay verilmeyen bir toplumsal yapı içinde bulmuştur kendini… Temel sorun bu durumda varlığın bir anlamı var mıdır ya da varlığımızın anlamı ne olabilir, olsa da böyle bir verili yapıda anlam nedir? Önceden belirlenmiş, istenmeyen koşullarla çevrelenmiş bir yaşam biçiminde var olan varlığını ne denli geliştirerek yeniden belirleyebilir? Kierkegaard’ın, Sartre’ın, Camus’un, Heidegger’in bu ahlaksızlık ve adaletsizlik karşısında yanıtlamayı istedikleri sorun budur. Verili olanın dışına çıkmak, ya da aynı anlama gelmek üzere başkasının başladığı yerde kendi etik sınırını çizme özgürlüğü Tanrı vergisi değildir. Birey yeniden ve bir önceden daha iyi olarak yapmak, yeniden oluşturmak, yeni yaratışlardan öncesinin denetiminden kurtulmak, eskiyi ve önceyi onu yıkarak sorunları aşmalıdır. Korkulardan korkmamak başlangıç olabilir. Birey varoluşunu anlamlandırmak için var olan bütün otoriteleri yeniden sorgulamak ve doğru anlamla anlamlandırmak için varoluşunun bilincinde olmalıdır. Oscar Wilde çoğu insanın yalnızca var olduğunu söyler ve ekler: “Yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir.” Özellikle de günümüzde! Halit Payza
Gercekedebiyat.com