Giwi Margwelaschwili: Yazın kuramını romanlaştıran düşünür
Almanya Humboldt Vakfı ve Tiflis Devlet Üniversitesi tarafından düzenlenen 31 Ekim - 6 Kasım 2019 arasında Tiflis’te ‘Öğelerin Ölçülemez Çeşitliliği; Doğanın, Dillerin ve Kültürlerin Araştırılmasında Humboldt’a Özgü Yollar’ adıyla düzenlenen, 15 ülkeden 60’a yakın bilimcinin katıldığı bilimsel etkinliğe katıldım. Çağrılı konuşmacı olarak tüm katılımcıların bulunduğu toplantıda ‘dil- düşünce ilişkisi ve Türk Dil Devrimi’ konulu bir bildiri sundum. Bu etkinlikten sonra bilimci, yazar ve yayıncılarla birlikte, Gürcistan kökenli Alman düşünür ve yazar ‘Giwi Margwelaschwili Çalıştayı’na konuşmacı tartışmacı olarak katıldım. Anılan düşünürün felsefi yapıtları arasında ‘Varlıksal Metinde Yaşamak’ (Almanca: ‘Leben im Ontotext’, Neubrandenburg 1993) yazın kuramı ve edimi bakımından öne çıkmaktadır. Kitabın adını oluşturan ‘Ontotext’ kavramını ‘varlık-metin’ olarak Türkçeleştirdim. Varlık metin, insanın düşünme davranışını biçimlendiren metin anlamında kullanılmaktadır. Söz konusu kitap, ‘insanın varlık metinsel yapısı’, ‘tarihte varlık-metinsellik’, ‘Bilincin öz-düzeltiminin varlık-metinselliği’, ‘Varlık-metinsel sorun olarak yaşam dünyasının ekolojik bunalımı’, ‘çağdaş sanatta varlık-metinsellik’, ‘yorum bilim ve metin-bilim’, ‘sözcüğün varlık-metinsel gücü’, ‘Alman yazınında varlık-metinsellik’ ve ‘Alman olmayan yazarların varlık-metinsel yazım tarzı’ bölümlerinden oluşmaktadır. İNSAN, ‘METİN DÜNYASI İNSANI’ OLARAK VARLIĞINI SÜRDÜRÜR Margvelaschvili’nin savlaması uyarınca, insanın bilinci ve davranışı dinsel ve ideolojik temel metinlerce belirlendiği için, insan, ‘metin dünyası insanı’ olarak varlığını sürdürür. Bu nedenle, insanlık tarihinin alt-üst oluşları, tarihin varlık-metinsel yapısından kaynaklanmaktadır. Tarihin ve kültürün varlık-metinlerce belirlenmesi, birçok anlatım tarzının yanı sıra, insan bilincinin varlık-metin yapısını da biçimlemektedir. Söz konusu varlık-metinlerin dışlaştırım biçimleri, sanatın ve yazının anlatım tarzlarını da belirler. Anılan kitabın ‘dünya görüşü dünyası ve yaşam dünyası’ bölümündeki anlatıma göre, Doğu Avrupa’da “belli ölçütlere göre ideolojileştirilmiş devlet yapısının çöküşü, dünya görüşünün, yaşam dünyası görüşü” olmadığını, salt dünya görüşü dünyasının, yaşama yeteneği taşımadığını kanıtlamıştır. Öte yandan varlık-metinsel bir güç olan bilinç, yaşam dünyasının parçalanmasından kaynaklanan ve kendine yüklenen hatalardan kurtularak, özünü düzeltebilir; bilincin temel özelliği, öz-düzeltim eğilimidir; çünkü bilincin varlık programı “açık bir metindir.” Açık metin, çok-yönlü ve çok konuludur. Bilincin öz-düzeltiminin göstergesiyse, vicdandır. Yıkımların başlıca nedeni, çok-yönlülüğün ve başka türlü olanın yadsınmasıdır. Bu, ayrıca çoğulculuğun ve toleransın gelişmesini, yaşam dünyalarında başatlaşmasını önleyen başlıca etmendir. DEMOKRASİ, VARLIK - METİNSELLİĞE VE ÖZ-DÜZELTİMLERE DAYANIR Bir ‘dünya görüşü dünyası’nın varlığını sürdürmesi, bilincin, yaşam dünyasının sorunlarıyla baş etmesine bağlıdır. Her şeyin karşıtına dönüşme olasılığı, bilinç dünyası için de geçerlidir. Bilincin varlık-metinselliği, her türlü felsefe yapmanın başlıca konusudur. Örneğin, sofistlerin Antik Yunan’da kentlerin demokratikleşmesiyle ortaya çıkması rastlantı değildir. Demokrasi, hangi tarihsel biçimde olursa olsun, bilincin tematik varlık metinselliğine, uzlaşmalara, öz-düzeltimlere dayanır. Descartes ile birlikte bilgi öznesine yönelim, varlık-metinselliği bilince çıkarmıştır. Kant’ın aşkınlık öğretisi, bilincin düşünebileceği ve yaşayabileceği kendi deneyim dünyasını tasarımlamasına ortam hazırlamıştır. Nietzsche’nin felsefesi, bilincin varlık-metinselliğine “kör bir yakınlık” olarak nitelendirilebilir. Heidegger temsil ettiği varlık bilgisiyle, bilincin varlık-metinselliğini daha açık dile getirmiştir. HER YAZINSAL YAPIT, METİN İÇİNDE METİNDİR Sanatta, özellikle de yazında “varlık-metinsel bir sorun olarak” insan, odak noktasındadır. Bu bağlamda her yazınsal yapıt, “metin içinde metindir.” Roman dünyası, kitabın yaşam dünyasının taşıyıcısı olan metnin dünyasıdır. Kültürün ekolojisi, demokrasi ve insan haklarının geliştirilmesi, geçmişle yüzleşme, güncel zaman bilincinin varlık-metinsel sorunsalının bazı yönleridir. Meta metin, “yaşamla okunur ve anlaşılır”. Bir başka deyişle, bilincin çoğul varlık-metinsel yaşama tarzıyla anlaşılır. Örneğin, Derrida’nın araştırmaları, “ontolojik ve felsefi bakımdan önemli” olan yazınsal metinlere ilişkindir. Yazınsal bakımdan felsefe yapma yönteminin özgün yönü, varlık-metinsellikteki meta metinsel öğelerdir; burada olgusal metinler önem kazanır. Bu metinler, salt yorum olanaklarıyla, bunları yorumlayan bilincin güncel yaşam için taşıdığı anlam ile ilgilenirler. SÖZCÜK HEM MUHTEŞEM UFUKLAR AÇAR, HEM DE… Sözcüğün varlık-metinsel gücü, yazınsal yapıtların bilincinin varlık metinselliğindeki meta-metinsel öğelerin nasıl yansıtıldığında, bu yansıtımın özgün sanatsal türünün nasıl ortaya çıktığında somutlaşır. Felsefe ile yazının gelişimi, koşut olmuştur. Bir başka deyişle, bu iki üretim alanında bilincin varlık-metinsel temel yapısı görülürleşir; özellikle yazın, bu bilinç yapısını en keskin biçimde anlatır. Bu nedenle, yazıncılar giderek artan ölçüde sözcüğün tarihsel gücünün ayrımına varmakta ve metinlerin, insanın yaşam dünyasına bağımlılığına daha fazla vurgu yapmaktadırlar. Örneğin, Vaclav Havel bu kapsamda şunları söylemiştir: Sözcük bazen “muhteşem ufuklar açar; bazen de toplama kamplarının takımadalarına götüren rayları döşer. Aynı sözcük bazen barışın yapı taşı olabilir, bazen de sözcüğün her tekil sesi makinalı tüfek gibi etrafı inletir.” Bu sözler, tarihsel sürecin varlık-metinsel gerçekliğini, bilincin yaşam dünyasını belirleyen ve dünyayı yazgısal güç etmenleri gibi etkileyen, onu ya uçuruma sürükleyen ya da onlarla uzlaşmayı öğütleyen metinler olduğunu anlatır. “Yazın tarihi, bilincin varlık-metinsel hakikatinin tarihini sanatsal tarzda yansıtan tarihtir” diyen bu filozofun anlatımıyla, anlatı malzemesinin asıl boyutunu oluşturan çoğul ve tekil konulu ya da içerikli metinler iç içe geçer. Kitap kişileri, diyesi, yazınsal yapıtlara içkinleştirilen kurgusal figürler, tekil ve çoğul metin dünyası gerçekliğinin etkileşiminin ürünleridir. GOETHE FAUST’TA FARKLI METİN DÜNYALARINI BÜTÜNLEŞTİRMİŞTİR Goethe’nin ‘Faust’ adlı yapıtı bu tür koşutlukları içerir. Bu yapıtta Ortaçağ metin dünyası gerçekliğiyle, Homer destanının metin dünyası gerçekliği ilişkinlendirilmiştir. Bu yapıttaki Helena bölümü, bugün çağdaş ve estetik diye nitelendirilen yazınsal yazım ve yaratım tarzının açık anlatımıdır; çünkü burada insanın varlık-metinsel yapısı konulaştırılır. Robert Musil’in ‘Niteliksiz Adam’ romanı da varlık-metinsel olarak tasarımlanan, eylemli kişilerinin “varlık programını” irdeleyen ve bunu bütün görgül çeşitliliği içinde betimleyen bir yapıttır. Varlık-metinsellik, Italo Calvino ve Umberte Eco’nun yapıtlarının da başlıca niteliğidir. Bu yazarların yapıtlarında bizzat kitap konuşur; kitap “bilincin üzerinde belirleyici güce” dönüşür. Calvino bunu oyun oynarcasına, okuyucuyu varlık-metinsel bağıntılara sokarak fantezi dolu bir biçimde yapar. Eco ise, varlık-metinsel düşüncelerini, tarihsel olgulara bağlı kalarak, bunları bütünleştiren bir anlatı biçemiyle betimler. “Varlık-metinsel bir şiddet devleti olan Sovyetler Birliği’ni” yaşamları boyunca yaşantılayan yazarlar için, varlık-metinsellik, yazma eylemlerinin doğal öğeleridir. ANLATI KURAMI NASIL ANLATILAŞTIRILIR? Givi Margvelaşvili’nin yazınsal ve felsefi anlayışı ve yapıtlarına ilişkin önemli bir başka yapıtı ‘Anlam Dünyaları’[1] (Verbrecher Verlag, Belin 2017) adını taşımaktadır. Cani (Almanca: Verbrecher) adlı yayınevinin kurucusu Jörg Sundermeyer’in bu filozof-yazarla özgeçmişi ve yapıtları üzerine yaptığı nehir söyleşiden oluşan bu kitap, anlatı kuramının anlatılaştırımının öyküsü olarak da okunabilir. Gürcistan’ın 1921’de Sovyetler Birliği’ne katılmasına karşı çıkan baba Margvelaşvili, Almanya’ya kaçar ve anılan filozof 1927’de Berlin’de doğar. Annesi 1931’de yaşamına son verdiği için, seyrek gördüğü babasıyla büyür. 1946’da babasıyla birlikte gözaltına alınır ve Sachsenhausen Toplama Kampı’nda ‘devletsizlerin’ bulunduğu bölümde bir buçuk yıl kalır. 1947’de, yirmi yaşında Gürcistan’a getirilir ve babasının bir akrabasına verilir. Berlin’de liseyi bitiren Margvelaşvili’nin anadili, kendi deyişiyle, baba dili Almancadır. Gürcistan’a getirildiğinde ne Gürcüce ne de Rusça bilmektedir. Bu nedenle, Almanca ve Fransızca iletişim kurmak zorundadır. Anılan kitaptaki nitelemeyle, farklı oluşunu farklı konuşarak kanıtlar. Hep ikilemli bir kimlik anlayışı sergiler; çünkü istencine karşın getirildiği Gürcistan’da olup bitenlerle kendisini özdeşleştiremez. Almanca konuşan Gürcülerle birlikte olduğunda mutlu olur. Söz konusu ikilemli kimlik, onu erken yaşta yazmaya yöneltir. ANLATMA, SÜRÜP GİDENLE ANLIK OLANIN KARŞITLIĞIDIR Amerikalı dil bilimci Benjamin Lee Worf’un ‘biçimler olgusal tipler değil, kripto tiplerdir’ sözünden esinlenerek ‘Anlatının Kriptolojisi’ adlı bir doktora tezi yazmak ister; gerçekleştiremez; fakat konuya ilişkin ilgisi artarak sürer. Anlatmayı, “sürüp giden ile anlık olanın karşıtlığı” olarak kavrayan bu düşünür-yazara göre, her türlü konuşma ve anlatma, bu karşıtlığın etkisiyle biçimlenir. Sürüp giden zaman uzamı biter ve anlatıcının önünde anlık öğeleri kapsayan yeni bir zaman uzamı açılır. Bu ikisi arasındaki ilişki, “üzüm salkımı” gibidir. Üzüm salkımının taneleri bir biri üstüne sıralanır. Bu, anlatı durumunun bir biçimidir. Yaşamı boyunca anlatı kuramıyla uğraşır. Anlatı kuramına ilişkin ilk çalışması 1952 tarihlidir. Bütün romanlarını okuduğu Thomas Mann, bu düşünür-yazarı, anlatının kuramı ve edimi üzerine yoğunlaşmaya özendirir. Yazmaya başlamasında “belirleyici etmen”, “önünde şapka çıkarırım” dediği Thomas Mann’dır. “Thomas Mann böyle yazmayı nasıl başarmıştır?” sorusunun ardına düşer ve aynı Homer gibi, Mann’ın da önce “sürüp giden” sonra da anlık ya da noktasal olanı anlattığı sonucuna ulaşır. Şiir yazmayı dener; ancak düzyazıda karar kılar. 1961’de ‘Vakuş’ adlı roman dizisini yazmaya başlar. Yazma yalnızlık gerektirdiği için, artık “yazma göçmenliği” dönemi başlamıştır; çünkü “kitap kişilerinden” başka arkadaşı yoktur; çünkü “gerçek anlamda yazmak”, toplumdan soyutlanmayı gerektirir. VAKUŞ ROMANI, YENİLEŞME UMUNU ANLATIR 1960’ın başında “çok iyi bir filozof, yazıncı ve hümanist” olan Leonid Çelidse ile tanışır. Sıkça bir araya gelir, felsefe ve yazın üzerine söyleşirler. Artık “insanlardan korkma” ve susma dönemi bitmiştir; özgürce ve kendileri olarak konuşabilmektedirler. Bu duyguyu, bu “yeni şeyler olacak” umudunu, ‘Vakuş’ romanının ilk iki cildinde anlatılaştırır. Husserl, Levinas ve Fransız filozoflarla irdeleşerek, felsefesini geliştirdiğini belirten Margvelaşvili kendini “Heidergger’in çırağı” olarak nitelendirmektedir. Bu filozof- yazarın anlatımıyla, Marksizm’in devrim kuramı yanlıştır; çünkü bu kuram, “ontolojiyi mantıklaştırmakta, güç kullanarak var-oluşun yönünü belirlemektedir.” Burada temel ilke, ontoloji, yaşatma, var olmaya, kendisi için olmaya izin vermedir; Husserl’in deyişiyle, “olağanlık genelliktir.” Olağan insan, “herkes için hoş olan genel şeyleri izler.” Bu nedenle, olağanlık ve genellik, Husserl’de başlıca sorunsaldır. Ayrıca, “birbirine benzeyen şeyler, özdeş değildir” ilkesi uyarınca, Heidegger’in “faşist” diye nitelendirilmesini de doğru bulmaz. Aristoteles, haklı olarak “insan politik bir varlıktır” demiştir. Evet, insan ontolojik olarak politiktir; çünkü var-oluş tümüyle politiktir. Dolayısıyla, var-oluşun tarihi, politik tarihtir. Felsefe, tümelde değil, tikelde, diyesi “bireyde” başlar. Din, var-oluşu, dolayıyla da var-oluşun politik davranışını belirleyen etmendir. Bu bakımdan, dindeki var-oluşu etkileyen yön irdelenmelidir. DÜZYAZI ÇOĞUL SENFONİDİR “Birden kapı açılır/Odana ışık vurur” dizelerini aktardığı Rilke’den etkilendiğini, ancak ona öykünmediğini vurgulayan Margvelaşvili, hep “yazgı kapıları” ile uğraştığını, Vakuş romanında yazgı kapılarını anlatılaştırdığını belirtir. Şiirde engeller olduğunu, düzyazının geniş bir özgürlük alanı sunduğunu öne süren bu yazara göre, şiir “tek-konulu”, “düz-yazı” ise “çok-konuludur.” Her türlü konuyu, izleği yazınsallaştıran düzyazı senfonidir, hatta “çoğul-senfonidir.” Özgeçmişinin izlerini de taşıyan Vakuş romanını, bu yazar, Almancanın konuşulmadığı bir ortamda, Gürcistan’da Almanca olarak yazar. Yazım aşamasında yayımlanıp yayımlanmayacağını hiç düşünmez; çünkü yazmak, onun için insanın kendi özünden, var-oluşundan emin olma durumudur, en zor koşullarda bile bir şeyler yapabileceğinin “öz-onayıdır.” Yazma eylemi, başlı başına özgüven ve özgürleşme eylemidir. En büyük “öz-gerçekleştirimdir.” ‘Vakuş’ romanının özellikle üçüncü cildinde “anlatı biliminin anlatıcısı” konumunu üstlenir. Bu romanda, anlatı sanatının nasıl yazınsallaştırılabileceğini serimlemeye çalışır. Yazınsal metinler bir kurgu ürünüdür; bu nedenle, yazarın deyişiyle, “Metinler yalan söyler” sözü ve metinlerin nasıl yalan söylediği ya da kurgulandığını açımlama isteği, bunda etkili olur. Yazında “yeni bir şeyler yapma” dürtüsü, yazma isteğini kamçılayan bir başka etmendir (s. 116). Yazın ve felsefe çalışmalarını iç içe ya da yan yana yürüterek, bu gibi üretim alanı arasındaki diyalektik bağı ortaya koymak çekici gelir (s. 116). Öte yandan, bir beşleme olan bu romanı yazarken yayımı ve okunması konusunda umut taşımadığı için, “derin bir kötümserlik” içinde olduğunu, bu ruh durumunu anlatma amacıyla, okunmayan kişileri yaşamda tutmayı anlatan “okuma-yaşam yardımı” anlatımını geliştirdiğini yazar (s. 93). Okuma-yaşama-yardımı kavramı, koyucunun yazınsal yapıtı okuyarak yazarın yaşamasına katkıda bulunma anlamı taşır. Yazınsal yapıt, okunmadığı sürece, “özel bir yazı” olarak kalır. Bunu da doğal olarak yazan hiçbir özne istemez. Bu yazara göre, sosyalizmin Sovyetlerde uygulanan biçimi çökmüştür; çünkü toplumsal devrim denebilecek kalıcı hiçbir şey yapılmamasına karşın, yaygın bir “öz-övgü” ortalığı kaplamıştır. Hatta kapitalizmin bir başka türü giderek başatlaşmıştır; çünkü bu ülkede yalnızca “iyi kazananların toplumsal durumu iyi olmuştur.” HEİNRİCH BÖLL NEDEN İNCİNMİŞTİR? 1969 ile 1971 arasında üç kez Demokratik Almanya’ya çevirmen olarak giden Margvelaşvili, bu ülkede Rainer Krisch, Sarah Kirsch, Elke Erb ve Adolf Endler gibi yazarlarla tanışır; yeniden yazınsal üretim dili olan Almancanın ortamını tadar. 1960’lı yılların sonunda birkaç kez Gürcistan’a gelen Heinrich Böll, romanlarını Almanca yazması nedeniyle, bu yazarı ziyaret eder. Neler yazdığını sorar; yazdıklarından bir nüsha vermesini ister; ancak yazar vermez; çünkü ajanların kapıda beklediğini düşünmektedir. Bu tavır, Böll’ü biraz incitir. Demokratik Almanya’da tanıştığı yazarların önermesine karşın, yazınsal ve düşünsel kitaplarını yayımlamak amacıyla, yayıncılara gitmek istemez; çünkü orada da kendisine “dünya dışından gelmiş” bir varlık gibi bakarlar. Ayrıca, bu ülkede rejim karşıtı olan Wolf Biermann ile buluştuğu için, Gürcistan, yurtdışına çıkmasını yasaklar. (s. 98). İNSAN ÖZ TARİHİNİ YENEBİLİR Mİ? 1970’li yıllarda ‘Atılmayan Eldiven’, ‘Yaşlı Bir Okurun Ölümü’ ve ‘Okuma-Yaşama’ alı kitaplarını yazar. ‘Büyük Düzeltim’ ve ‘’Kolşis’in Medeası’ romanlarını bitirmesi, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla eş-zamanlıdır ve böylece bu düşünür-yazarın Almanya’da tanınma süreci başlar. Yazar Sara Kirsch’in aracılığıyla, 1994’te Alman yurttaşlığına kabul edilmesiyle, doğduğu bu ülkede 67 yıl sonra sürekli yaşamaya başlar. Bu durumu, insanın öz tarihini de alt edebileceği anlamında “tarihi yenme” olarak niteler. “Koparıldığı yerde, yeniden kök salmak için” (s. 125) bütün gücüyle çalışır. Yazınsal ve düşünsel yapıtları birkaç yayınevince yayımlanır; ancak hiçbiri çok-satar niteliği kazanamaz. Bu nedenle, ‘Faust’un Faustu’ (Yumruğun Yumruğu) uzun süre basılmaz (s. 119). Bol alkışlarla biten “okuma günleri” de pek işe yaramaz. Bu durum, ‘Verbrecher Verlag’ (Cani Yayınevi) ortaya çıkıncaya değin sürer. “İnsanı güçlü kılan, yarattığı şeylerdir; yorulmadan çalışmaktır” diyen Margvelaşvili, yazınsallaştırdığı ve düşünselleştirdiği konular nedeniyle, Gürcistan’da Gürcü, Almanya’da Alman yazar olarak görülmemesinin kendisinde yarattığı üzüntüyü duyumsatır (s. 123). Bunun yanı sıra, yarattığı “kitap kişilerinin” (s. 125) kendisini yalnız bırakmadığını dile getirir. Salıncak gibi, “git-gel” ile dolu yaşamından ötürü, ne Tiflis, ne de Berlin’i “yurt” edinebilir. Kitaplarının çoğunu yazdığı yer kent Tiflis ile kendisini daha fazla özdeşleştirir. Buna karşın, “yurtlar” değil, yurt vardır; iki yurt bir birini etkisizleştirir, diye düşünür. Yazarlar arasında Thomas Mann ve İtalo Calvino’yu öne çıkarır; çünkü Calvino “okurla oynar; okurunu, okuma malzemesine katar; orada gezdirir.” Kendisi de kurguladığı kahramanlara “acı çektirir”; okurun bu acıları birlikte duyumsamasını önemser Bu nedenle, okurun, okuyarak yazarı yaşatması için, kullandığı “okuma-yaşatma-yardımı”, anlatımını, “okuma-yaşama-acısı” kavramını geliştirir. Okuyucuyu, dünyayı “nerede değiştirebiliyorsa”, orada değiştirmeye özendirir. İnsanı özgürleştirmek için, fanteziye, “özgür alan” bırakmaya çalışır. Her türlü yazın ve felsefe, insana “Köleliğe son!” deme cesareti vermelidir (s. 133- 134). Yazın, büyük bir gizem olana insana “özünü arama” ve yeniden tanımlama gücü vermelidir. Prof. Dr. Onur Bilge Kula
Gercekedebiyat.com














