Kıskanç dudakların intikamı / Erdem Buyrukçu
Kıskanç dudakların intikamı Arzu’nun gizemi / Erdem Buyrukçu “Tamam anne kalkıyorum,” dedi Metin ama ana kucağına benzettiği uykudan bir türlü kopmak istemiyordu. Kıpırdadıkça yataktaki erinç, sıcaklık derinleşiyordu. Kalkmak zorunda olduğunu biliyor ama canı istemediği için kalkma olayını elinden geldiğince uzatmaya çalışıyordu. Art arda birkaç kez gerindi, sağa sola döndükten sonra gözlerini açtı. Birkaç ay önce beyaz yağlıboya yaptığı tahta tavan sigara dumanından sararmaya başlamıştı. Akşam ev kalabalıktı yine, babasının arkadaşları gelmiş ve geç saatlere kadar içmişler 71 Mart darbesi ve darbenin yarattığı toplumsal dalgalanmalar üzerine konuşmuşlar bazen kızarak içlerinde yaşadıkları öfkeleri seslerine yansıtıp, belalar okumuşlardı yaşatan ve yaşananlara. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 22 derneği kapatmış, İstanbul’da öğrencilerin forum yapması yasaklanmıştı. Türkiye’nin üzeri bir kez daha sonu ve ne zaman kalkacağı bilinmeyen kara bulutlarla kaplanmıştı karanlık, puslu bir dönemden geçiyordu Türkiye. DEV-Genç Ankara Sulh Mahkemesi tarafından kapatılmıştı. Yurtseverler tutuklanmaya devam ediyordu. Ziraat Bankası Unkapanı şubesini soymak isteyen Ömer Ayna yakalanırken, banka odacısı ölmüştü. PTT’nin yaptığı yüzde yüz zam halk arasında hoşnutsuzluk yaratmıştı. MHP’nin 10.Büyük Kongresi Ankara’da yapılırken Türkiye’nin, Kızıl Çin’i resmen tanıması için taraflar Paris’te bir araya gelmişti. Cumhuriyet ve Akşam gazeteleri 10 günlük kapatma cezasından sonra yeniden çıkmaya başlamıştı. İnönü göz ameliyatı olurken, MHP Başkanlığına bir kez daha Alparslan Türkeş seçilmişti. Burdur ve çevresinde meydana gelen deprem evlerin yüzde 85’ini oturulamayacak hale getirirken 48 kişi ölmüş, yüzlerce kişi de yaralanmıştı. İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Ephraim Elrom, Taksim’le Harbiye arasındaki Seyhan apartmanından silahlı dört kişi tarafından kaçırılmıştı. Hükümet kaçırma olayına karşı sert tepki göstererek İstanbul ve Ankara’da geniş çaplı tutuklamalar başlatmıştı. Kaçırılan konsolos, eşine sağlık durumunun iyi olduğunu gösteren bir mektup göndermişti. Sigaralar art arda yakılıyor, beyaz rakı bardakları - En kötü günümüz böyle olsun- dileğiyle içiliyor ardından masadaki mezelerden alınıyordu. Şiirler, hikayeler okunup yazılanlara beğenilerini anlatıyorlar, eleştiriyorlardı. Gece, babasının söylediği şarkılar ve “Drama Köprüsü” ile annesinin yaptığı acılı tarhana çorbası içildikten sonra sona erdiğinde sabahın 4’ü oluyordu. “Hadi oğlum Muammer bekliyor seni,” “Kalktım anam,” dedi Metin, sıcacık yorganın içinde birkaç kez daha gerindikten sonra yorganı açarak yatağının kenarına oturdu. “Muammer nerde anne?” Annesi mutfaktan seslendi, “dışarda bekliyor oğlum” Metin tahta kapıyı açarak dışarı çıktı. Kapı yine yağsızlıktan dolayı gıcırdamaya başlamıştı Bursa’dan geldiğinde biraz zeytin yağ dökerdi her zaman yaptığı gibi. Muammer üç basamaklı merdivenin en üstüne oturmuş bahçeye bakıyordu. Metin’de canı sıkıldıkça çayını yanına alıp Muammer’in oturduğu yere oturur ve bahçeyi seyrederdi. Dedesi geçen yıl evlerinin önündeki Erik ağacına -Mürdüm eriği- nin aşısını yaptığında günlerce ağacın değişiminin izlemişti...Dallarını kontrol ediyor, ağacın kokusunda bir değişiklik olup olmadığını anlamak için yapraklarını kokluyordu. Zamanla ağacın rengini ve dokusunu değiştirmeye başladığını görünce dedesi-aşı tuttuğu-için sevinmişti. Babasının Ankara’ya kaçtığı ve sevgilisiyle tatile çıkıp kendisini evde bıraktığı uzun yaz gecelerinde ağaçların, çiçeklerin, güllerin arasına ağını dokuyan değişik türde örümcekleri seyreder onların karnını doyurmak için yakaladığı sinekleri, böcekleri öldürmeden ağa atar sonra da örümceğin saklandığı yerden şimşek hızıyla çıkıp çırpınmakta olan avını mumyalamasını seyrederdi. Bazen Kaplumbağalar gelirdi bahçelerine, kirpi gelirdi...Eğilip yanağından öptü, “Ne haber?” Muammer tüm dişlerini gösterdiği, saf, temiz, içtenlikli ve çocuksu gülümsemesiyle yanıtladı, “Haberler bende, neler yok ki!..” dedi gülerek “O zaman sen içeri gir ben bir telefon edip geleyim.” “Şehirler arası mı?” “Belli olmaz hatlar doluysa biraz bekleyebiliriz” Arkasına bastığı eski ayakkabılarını giyerek bahçenin dibindeki helaya doğru yürüdü. Uygar bir yaşamın özlemini duyan ve bu durumu sorunlar silsilesi haline getiren babası gibi helanın dışarda olmasından hiçbir şikâyeti yoktu. Helanın tavanına yaptığı gizli bölmede sakladığı sigarayı rahat rahat içebiliyordu. Geçenlerde koskocaman bir lağım sıçanı ile karşılaşmış ve korkmuştu bir an, ne yapacağını düşünürken bahçenin giriş kapısının yanındaki diğer heladan kiracının on yedi yaşındaki kızı donlarını toplamadan çığlıklar atarak çıkmış bir eli dizlerinin üstünde duran beyaz külotuyla evine koşmuştu. Gerçi kışın soğuklarda, karlı günlerde zor oluyordu ama Metin’in yapabileceği bir şey yoktu...Helanın tahta kapısını kapattıktan sonra kiracılarıyla ortak kullandıkları çeşmede ellerini ve yüzünü yıkadı çabuk çabuk. Boynundan ve çenesinden akarak vücuduna yayılan soğuk suyun yarattığı ürpertiyi hissetti ve kiracılarının oturduğu eve baktı. Oya ortalarda gözükmüyordu. Eve doğru koşar adımlarla yürüdü. Babası ayakta onu bekliyordu. Asıktı suratı, akşamın sarhoşluğunu henüz üzerinden atabilmiş değildi, “Nerde kaldın yaaa?” dedi öfkelenmeye başlayan bir ses tonuyla. “N’oldu bir sorun mu var?” dedi Metin babasının çilli ve az kıllı omuzuna dokundu sevecence. Babası başını olumsuzca birkaç kez sallayıp merdivenden indi hızlı adımlarla Helaya yöneldi “Altımız yaptırmak istiyorsun sen ama...” “Aslan babacığım benim...Bu sabah yanına kitap almamışsın?” dedi gülerek. Çalışmadığı günlerde sabah tuvalete gittiğinde yanına bir kitap alır ve çömelmekten ayakları uyuşuncaya kadar oturur kitap okurdu. Bursa’ya gitme iznini zor kopartmıştı, annesi yardım etmese izin vermeyecekti. Zaten hiçbir konuda kendisine izin vermek istemiyordu elinde olsa Metin’i okula bile göndermeyecekti. Babasının dışardaki insanlara güveni yoktu, ona göre insanlardan daha korkunç, kendi soyuna zarar veren bir yaratık yeryüzüne gelmemişti. Bazen babasının devamlı kendisine yönelttiği uyarıcı anlatımlardan rahatsız oluyordu, artık bazı gizemleri kendisinin bulması ve gerçek yaşamla tanışması gerekiyordu. Yaşam okul ile ev arasında geçen süre içinde yaşadıklarından oluşmuyordu, Yaşam çeşitli lakaplar taktıkları öğretmenler, Ortaokul son sınıf öğrencilerinin âşık olduğu sarışın Coğrafya öğretmeni ile Matematikçi esmer güzeli Nazire hanımını mini etekli güzel bacaklarından oluşmuyordu. Türkiye karışık ve güvensizdi.12.Mart.1971 Muhtırası babası ve arkadaşlarının da içinde olduğu düşünceye karşı bir tutum içinde olması babasını rahatsız ediyordu. Her an oturdukları ev basılıp babası hatta kendisi bile askerler tarafından götürülebilirdi. Babası kendisi ile paylaşmaktan kaçınıyordu ama ülke gündemini gazetelerden ve haberlerden dinleyen Metin her şeyin farkındaydı. Kapıyı açıp içeri girdi. Muammer, annesinin verdiği çayı içiyordu kulplu cam bardaktan. Metin’in geldiğini duyan annesi “Kahvaltı yapıp öyle çıkın” dedi. “Tamam” dedi Metin, “Muammer ile bir şeyler yeriz şimdi. Yumurta haşladın mı?” Annesi, bir tepsinin içine yerleştirdiği beyaz peynir, zeytin, reçel ve haşlanmış yumurtalardan oluşan kahvaltılıkları camın önündeki masanın üzerine koydu. “Hadi bakalım, karnınızı güzelce doyurun...İnsanın karnı yolculuklarda hep acıkır.” “Sağ ol teyzeciğim.” dedi Muammer Metin “Sen başla, ben iki dakikada giyinirim” dedi kütüphanenin bulunduğu odaya girip kapısını kapattı. Sultanahmet’ten aldığı kot pantolonunun üzerine beyaz uzun kollu bir gömlek onun üzerine de siyah, yuvarlak yaka ince bir kazak giyip, gömleğinin yakalarını dışarı çıkardı. Kapıyı açıp “Hazırım” dedi. “Helal olsun iki dakikada hazırlandın gerçekten…” “Ayıpsın” dedi Metin, Muammer’in önünde eğildi hafiften. “Geç kalmayız değil mi?” dedi Muammer. Che’nin duvardaki çerçeveli resmini gösterdi. “Sana çok benziyor? Sen misin yoksa?” Güldü Metin, “Yok ulan Che Guevera’nın resmi...” dedi. “Babam getirmişti ben de çerçeveye koyup duvara astım. Resme bakınca kendimi daha moralli ve istekli hissediyorum nedense...” dedi kahvaltısına başladı. Hızlı hızlı iki dilim ekmek, yirmi tane zeytin, iki yumurta ve bir parça beyaz peynir ile annesinin kahvaltısı için verdiği büyük bardak çayı bitirdikten sonra, “İstersen çıkabiliriz Muto…”dedi. Metin, montunu giyerken babası girdi içeriye, “Biz gidiyoruz babişkom” “Kendinize dikkat edin. Sakın kavga falan etmeyin. Şoföre söyleyin sakın hızlı gitmesin. Sağda solda takılmayın. Öğretmenlerinizin sözünden sakın çıkmayın. Arabanın arkasında oturun...” dedi babası sert ve emrivaki bir ses tonuyla. “Tamam babacığım sen merak etme...” dedi Metin, sarıldı yanaklarından öptü. “Öfff acayip ter kokuyorsun...” Gülümsedi babası bir an sonra tekrar ciddileşti, “Sen söylediklerimi unutma, bir kulağından girip diğerinden çıkmasın sana söylediklerim. Hüviyetini yanına aldın mı? Yolda çevirme olabilir sonra tutuklamasınlar sizi” “Yanımda” dedi Metin annesiyle de vedalaştıktan sonra Muammer ile birlikte evden çıktı. Tahta kapıdan çıkarken Oya ile karşılaştı, “Günaydın fıstık…” Oya güldü, “Nereye böyle erken saatlerde?” “Bursa’ya gidiyoruz. İstersen gel seni de götüreyim?” dedi Metin istekle baktı Oya’ya. “Size güle güle” dedi Oya, tahta kapıdan içeri girerken el salladı. Kıskanmıştı bir an. “Ne hesap” dedi Muammer, Metin’in koluna girdi, “Aranızda bir şey var değil mi? Zaten sen mahallenin bütün kızlarını sırada geçirmeye niyetlisin” “Yok ulan, Oya kiracının kızı, karşıdaki kızlar bana yeter şimdilik. Ama bir tanesini sana ayarlayabilirim...” “Ciddi misin?” “Tabi. Canan sana hasta zaten, durmadan bana iş koyuyor aramızı yap diye…” “Yok istemem” dedi Muammer. Bu konuda hiçbir yaşanmışlığı olmadığının ortaya çıkmasından korkarcasına. “Olur mu. Birazcık öpüp koklarsın ve tecrübe kazanırsın, salaklık yapma böyle fırsat ele geçmez. Ben ona sevişmesini öğretiyorum o da sana öğretir sen de Arzu’ya öğretirsin” “Hadi be !” dedi Muammer. İçini tarifi olmayan bir duygu seli kaplamıştı bir anda. Bir kızla yan yana olabilecek, ona sarılıp öpecekti. Güldü kendi kendine. Tam o sırada evinden çıkıp aralığın başına doğru yürüyen Canan’ı gördü…Metin ne zaman evden çıksa veya eve gelse her defasında kendisiyle karşılaşır olmuştu. Canan Metin’i görünce önce gülümsedi mutlu olduğunu belirtircesine sonra başını öne eğdi. Metin, Canan’ın yürüdüğü yolu ellerini iki yana açarak kapatıp durdurdu kendisini. “Nasılsın güzelim?” Canan başını kaldırmadan “İyiyim ”dedi “Babam evde görüşemiyoruz ama yakında gider kendisi. Seni çok özledim biliyor musun? Canan utandı, koşar adımlarla yanlarından uzaklaşıp oturdukları çıkmaz sokağa girdi. “Canan bu..” dedi Metin, “Nasıl?” “Öyle bir soru sordun ki şimdi?” dedi Muammer ama beğenmişti Canan’ı. En azından Arzu’dan daha güzel ve hanım hanım bir kızdı. “Ben açım diyorum sen bana pasta yer misin diyorsun...” “Kardeşim benim” dedi Metin, Muammere sarıldı sağ koluyla kendine doğru çekti. Beraberce yürüdüler. Otobüsün kalkacağı Okulun önünde geziye katılan Ortaokul son sınıf öğrencileri çeşitli gruplar halinde toparlanmışlar otobüsün gelmesini bekliyorlardı. Metin ile Muammer sınıf arkadaşları olan Ebubekir, Harun, Cihan, Yılmaz, Ali Osman ve Sarı Metin’in beklediği yere gelince durdular. “Ne haber keko” dedi Metin, Ebubekir’in arkasına vurdu sevgiyle. “Ne olsun be keko hep ayni fakirlik...” dedi, cebinden çıkardığı rengi kirlilikten değişen mendile sümkürdü hızla…Çok çocuklu doğulu bir ailenin ortanca çocuklarından biriydi. Okuldan çıktıktan sonra minibüs muavinliği yapıyordu Topkapı hattında Metin diğer arkadaşlarına döndü, “Selam gençler ve genç kalanlar...” dedi, Ali Osman’ı işaret etti. Ali Osman saçlarının azlığından dolayı aralarında -Osman baba- olarak çağrılıyordu... Diğerleri gibi o da emekçi bir ailenin oğluydu. Ali Osman’da okuldan sonra evine katkıda bulunsun diye çalışan yoksul bir ailenin çocuğuydu. “Bir maç yapalım mı?” dedi Ali Osman, “Otobüsü beklerken vakit geçer.. .” “Benim için fark etmez” dedi Metin “Benim için de” dedi Muammer... Galatasaray ve Yıldızlar olarak iki takım kurdular. Muammer, Metin, Cihan ve Sarı Metin Galatasaray, Ali Osman, Ebubekir, Harun ve Yılmaz ise Yıldızlar takımındaydı. Harun çantasından topu çıkartıp elinde zıplatmaya başladı. Kaleleri ayarladılar. Meyilli asfalt caddede yerlerini aldılar ve maça başladılar. Ali Osman ayağındaki topu yanındaki Yılmaz’a verdikten sonra tekrar geri aldı ama Cihan’ı geçemedi. Topu alan Cihan hemen Muammeri gördü. “Metin boşluğa” Metin ileriye doğru koşmaya başladı, Muammer, Osman’a bir bacak arası yaptıktan sonra üzerine gelen Ebubekir’den sıyrılıp topu Metin’e verdi. Metin beklemeden kalenin önüne ortaladı, Muammer yükseldi vurdu. “Goooooool” Kendilerini maça kaptırmışlar gözleri başka bir şeyi görmüyordu. Sabahın erken saatleri olmasından dolayı tek tük geçen arabaları bekleyip sonra tekrar devam ediyorlardı. Metin’ler attığı golle 9-6 öne geçmişlerdi.12 gol atan maçı kazanacaktı. “Kesin olan şamatayı!” Hepsi birden oyunu kesip sese doğru yöneldi. Yol kenarındaki evlerden birinin açık penceresinden beline kadar dışarıya sarkan, mavi çizgili bir pijama ve beyaz atletli, saçları dağınık, sakallı birisi kendilerine bağırmaya devam ediyordu, “Nedir ulan bu gürültü? Sabah sabah sizleri mi dinlicez burada? Siktirin gidin ulan yoksa kötü olur sizin için…” “Küfretme,” dedi Ebubekir, penceredeki adama doğru parmağını salladı. “Oraya gelirsem o parmağını bir yerine sokarım...” “Top oynuyorduk, siz hiç top oynamadınız mı?” dedi Metin, yaklaşan kavgayı görmüş ve heyecanlanmıştı birden. “Daha konuşuyorlar. Kesin ulan sesinizi serseriler...” “Serseri sensin yavşak” dedi Ali Osman Pencere kenarında hazır bekleyen sakallı aniden pencereden dışarıya fırlayıp kendine en yakın duran Ali Osman’a bir kafa attı. Aynı anda mavi çizgili pijamaları ve beyaz atletleri olan üç kişi daha pencereden atlayıp Metin’lere saldırdı. Metin Ali Osman’a kafa atanı arkasından yakaladı bırakmıyordu hem diziyle vuruyor hem savurmak için sağa sola sallamaya çalışıyordu. Yerden kalkan Ali Osman kendine kafa atana art arda vurmaya başladı. Ebubekir ise karşısına aldığı iki kişiyi sağlı sollu yumruklarla dövüyordu. Adamlardan birisinin Muammer vurmak için elini kaldırdığını görünce koştu adamın ayaklarına bir tekme vurdu. Ebubekir’in dövdüğü adamlardan birinin burnu kanamaya başlamıştı. Pencereden birisi beyaz saçlı üç pijamalı adam daha daha çıktı ve kavgayı başlatan sakallıya bir tokat attı “Utanmıyor musunuz ulan Ortaokul talebeleriyle kavga etmeye? Hepiniz sırık kadar adamlarsınız, hepinizi gebertirim çabuk içeri...” “Kusura bakmayın” dedi Metin, “Böyle olsun istemezdik” “Tamam çocuklar ama sizde biraz sessiz olun lütfen saat sabahın yedisi...” “Tamam amca” dedi Ebubekir burnunu temizledi gürültülü bir şekilde. Pencereden çıkan pijamalı çetesi tekrar çıktıkları pencereden girerek birden yok oldular. Metin’in kalbi hala deli gibi çarpıyordu. Ebubekir’in omuzuna elini attı, “Sen neymişsin be keko?” “Bunların hepsi minibüsçü, tanıyorum yaramaz herifler, içlerinde bir tek abileri işe yarar. O ikisini çok kötü yapacaktım ama abilerine dua etsinler...” “Seni tanıyorlarsa yolunu filan keserler, dikkatli ol” dedi “Yok be keko onlar bana bir şey yapamazlar, merak etme sen, sağ ol” dedi ama Metin’in ilgisinden memnun oldu. Kıyak çocuktu Metin. Türkçe ve Kompozisyon derslerinde kendisine geçerli notu aldıran oydu. Top oynamayı bıraktılar. Taşlıtarla yönünden gelen mavi renkli yeni bir otobüs okulun yanından birden ortaya çıkıp, otobüs durağının önünde park etmesi okul önünde çocuklarının yanında bekleyen anneleri sevindirmişti. Okulun önünde bekleyen kalabalık beklemenin yarattığı sıkıntıdan kurtulup rahatlamış bir halde otobüse doğru yürümeye başladı. Aileler çocuklarıyla vedalaşıyor onlara öğütler veriyorlardı. Endişeli yüzlerle, otobüse binen çocuklarının ardından dualar okuyorlardı sağ salim gidip gelmeleri için. Su gibi gidin su gibi gelin dileğini tekrar ediyorlardı yüksek seslerle...Geziye katılan öğrencilerin yüzleri ise gülüyordu. Yazlarını geçirdiği, bol miktarda, kavun, karpuz ve şeftali yediği. Eniştesinin kasalarla aldığı Uludağ gazozundan içtiği, Yeşil’ini ve insanlarını sevdiği Bursa’ya bir kez daha gidiyordu. Sevinçliydi, zaman bulabilirse belki teyzesine gidip elini öperdi…Otobüsün en arkasına şoför tarafının cam kenarına oturdu. Geziye fazla ilgi olmadığı için Otobüsün arka koltukları boştu ve herkes istediği yere oturabilirdi. Otobüs hareket etti. Arka kapının yanındaki şoför tarafındaki ikili koltukta Muammer ve Arzu oturmuştu. Bu gezide tavlamayı düşündüğü Neşe ise yine arka kapının önündeki ikinci sırayı seçmişti ama yanında ise Sidikli Raziye dedikleri, sınıfın en çirkin ve sidik kokan kızı oturmuştu. Neşe’nin sol çaprazındaki ikili koltukta ise Şerife ile Mediha oturmuştu. Kendine bir yer arayan Metin oturduğu koltuktan kalkıp Neşe’nin oturduğu koltuğun arkasındaki boş yere geçti. İki koltuk arasındaki boşluktan başını ileri uzatıp, “Günaydın” dedi “Günaydın” dedi Neşe “Yanındakini sepetle de biraz konuşalım seninle...” Metin, Neşe’nin gülümsemesinden cesaret alarak yerinden kalktı, “Hadi kızım ön taraflar daha manzaralı” dedi Sidikli Raziye’ye… “Ama...” “Hadi kızım bekletme beni...” Raziye istemeye istemeye yerinden kalkıp, otobüsün orta sıralarından boş bir koltuğa yönlendi. “Tekrar günaydın... “Neşe’nin gözlerinin içine baktı etkilemek istercesine. “Biliyor musun?” “Neyi?” dedi Neşe, kalın dudaklarını yaladı usulca. Metin, Neşe’ye biraz daha yaklaştı, “O kadar güzelsin ki..” Düşüncelerinde sadece Muammer olan Neşe, Metin’i duymadı. Muammere baktı istekle şu anda onun yanında Arzu değil kendisi oturmalıydı. Metin’in söylediği hos sözleri Muammer söylemeliydi kendisine, elinin tutmalı, Neşe’nin tüylerini ürperten ve içinden çağlayanların sel olduğu duyguları yaşatmalıydı. Onu ilk öpen erkek Muammer olmalıydı. “Hıı, hiç te yakışmıyorlar!..” “Kim?” dedi Metin, “Muammerler mi yoksa? Neşe gizli bir şey yaparken yakalanmışçasına heyecanlandı birden, kalbi deli gibi çarpmaya başladı, “Ne Muammeri? Kim ne yapmış” dedi bilinçsizce. Gözlerini Metin’den kaçırıp camdan dışarı bakmaya başladı. Yüksek sesle düşündüğü için kızdı kendisine. Sonra bu kızgınlığı Özlem üzerine yöneldi ve yoğunlaştı. Ona sınıfın en çalışkan ve terbiyeli öğrencisi olan Muammer’den hoşlandığını söylemişti...Onun devamlı gülen yüzünden, saf ve temiz halinden etkilendiğini, bazen onunla öpüşme hayalleri kurduğunu anlatmıştı. Her şeyi bilmesine karşın Muammer ile olmasını kabul edemiyordu. Bu arkadaşlıklarına yakışmamıştı... Metin yerinden kalkarak otobüsün önüne doğru yürüdü. Coğrafya öğretmeni olarak yeni atanan Demet Hanım en önde oturmuş gazete okuyordu. Henüz 23 yaşında yeni mezun öğretmenlerden biriydi. Sınıfların ilk geldiğinde kendi yaşlarında gördükleri öğretmeni soru yağmuruna tutup sersemletmişlerdi. Kur yapmağa başlamışlardı. Her sabah çiçekler, güller gelmeye başlamıştı okula. Açık açık randevu istemiş, arkadaşlık teklif etmişlerdi. Kendisine karşı yapılan tüm girişimleri büyük bir anlayışla karşılayan ve her seferinde “Ben sizleri çok iyi anlıyorum çocuklar” diyen genç öğretmenlerine alıştıkça, düşünceleri değişmiş, kendisine abla sevgisiyle bağlanmışlardı. “Günaydın hocam” “Günaydın” dedi Coğrafyacı. “Bir şey mi oldu?” “Yok hocam asayiş berkemal de, sizden radyoyu açmanızı rica edecektim sabahleyin güzel müzikler oluyor...” Coğrafyacı Demet Hanım uykusuz yeşil gözlerle Metin’e baktı, “Tabi neden olmasın” dedi elinde tuttuğu gazeteye döndü tekrar. “Teşekkür ederim hocam...” dedi Metin, Coğrafya öğretmeninin yanında oturan, Beden öğretmeni Süleyman beye baktı. Anlamlı bir sesle, “Size de günaydın hocam...”dedi yürüdü. Araları son günlerde pek iyi değildi. Bir süre önce tembellik yaptığı gerekçesiyle Metin’i basketbol takımından çıkartmıştı...Her gördüğü yerde Metin’i durdurup Basketbol üzerine söylevlerde bulunuyor, Metin, Muammer ve diğer arkadaşlarının ısrarla bir futbol takımı kurma istemlerine karşı çıkıyordu. Sadece öğrenciler değil okul idaresinin de karşı çıkmasına karşın kimsenin ilgi göstermediği basketbol takımı kurulmuştu. Bir kaç kez ilgi gösterip arkadaşlarıyla çalışmalara katılmışlar ancak içlerindeki futbol sevgisi ağır basınca basketbol çalışmalarına katılmayıp derste eski Rami kışlasındaki boş alanda top oynamaya gidiyorlardı. Beden öğretmeni erkek kız ayırımı yapmadan herkese kızmış çalışmalara katılmayanlara zayıf not vermişti. Muammer, Arzu’nun elini tutmuştu. Şerife ağzını açmadan sakız çiğniyordu. Meliha kitap okuyordu. Cihan, Harun, Yılmaz ve Ebubekir otobüsün en arkasında sigara ve kanyak içiyorlardı. Neşe’nin yanına oturduğunda bu kez kararını vermişti. Arzu’nun elini Muammer’in eli üstünde gören Neşe kıskançlıktan çıldıracak gibi oldu bir an...Hayır istemiyordu, bu gezide onlarla beraber olmak, onların mutlu tablolarını seyretmek, fısıl fısıl konuşmalarına, koklaşmalarına, gizli ve anlamlı gülüşlerine tanıklık yapmak istemiyordu. En iyisi arabayı durdurup inmeliydi. İkisinden de nefret ediyordu. Başını arkaya yasladı ama rahat edemedi, alnını soğuk cama dayayıp hızla akan yolu bir film seyreder gibi seyretti bir süre. Camdan vücudunun tüm hücrelerine yayılan soğukluğun memelerinin başını dikleştirdiğini hissetti ve sağ elini bacaklarının arasına soktu bilinçsizce. Metin fırsatı kaçırmak istemedi ve Neşe’nin bacaklarının arasındaki elini tuttu. Soğuk, buz gibiydi. Ürperdi bir an ve ürpermenin düşünde yarattığı gerçeğe yakın tüm olasılıkları kafasından kovdu, parmaklarıyla Neşe’nin bacaklarının bitiş noktalarını okşadı. Yaşadığı anın sarhoşluğundan sıyrılan Neşe, Metin’in elini bacaklarının arasında olduğunu görünce kızdı kendine ve hızla Metin’in elini itti. “Lütfen Metin” Metin, üzülmüşçesine suratını astı. Evde yalnızken ayna karşısında yaptığı çalışmalar gibi sesine masumluğu ayarlayıp “Seni rahatsız ettiğimin farkındayım” dedi. İsteksiz ve yavaş hareketlerle kalkarken, Neşe’nin “Dur kalkma” demesini bekledi ama bir tepki göstermeyince kalktı Neşe’nin arkasındaki boş koltuğa oturdu tekrar. Kalbi deli gibi çarpmaya başlamıştı... Otobüse bindiklerinden bu yana Metin’i izleyen Şerife birden rahatladığını hissetti. Neşe’nin tavrı hoşuna gitmişti. Öyle her kuşun eti yenmezdi Metin Bey aklın başına gelmiştir umarım. Ama Metin artık ona ilgi göstermiyordu ki! Onun gözü hep başkalarındaydı oysa kendisi onun için her şeyi yapmaya hazırdı. Öpmeye bile hazırlıklıydı, evde aynanın karşısında başını, sağa sola eğip dudaklarını ileri uzatıp Metin’in hayaliyle öpüşüyor, sevişiyordu. Acaba bir gün kendisini fark edebilecek miydi? Metin yerinden kalkıp koltuklara tutunarak Coğrafyacı Demet hanımın yanına gitti, “Hocam okuduysanız gazeteyi alabilir miyim? “Okuduğunda geri getir ama…” “Neden hocam arşiv mi yapıyorsunuz?” dedi Metin gülerek. Demet hanım önce anlamadı...bir an şaşırdı, sonra kendisini toparladı, “Yok arşiv yapmıyorum ama ben de okumadım o yüzden...” dedi gazeteyi uzattı. “Metin’in babası yazardır...” dedi Beden öğretmeni, “Aynı zamanda Müdürümüz Hüseyin beyinde çok yakın arkadaşıdır...” “Aaaa hiç bilmiyordum...” dedi Demet Hanım. Metin’e baktı, “Neden söylemedin bana?” “Konu açılmadığı için olabilir mi acaba...” dedi Metin canının sıkıldığını belli eden bir ses tonuyla, gazeteyi alıp yerine doğru yürüdü. Neşe’nin yanından geçerken ona bakmamaya özen gösterdi. Neşe’nin arkasındaki boş koltuğa oturduktan sonra bir sigara yakıp arkasına yaslandı. Bakalım gazetede neler vardı... DOĞUDA DURUM Türkiye Kürt Demokrat Partisi tüzüğü nasıl ele geçti? Devrimci Doğu Kültür Ocakları'nın faaliyetleri. Silâhlı aramada -3 taş- metodu. Kadınların üzerinden çıkan mavzerler. Orhan Duru’nun Diyarbakır ve Siirt’i inceleme yazısı başlamıştı. Doğu’da neler yaşandığı konusunda pek bildikleri bir şey yoktu. Bazen babasıyla arkadaşlarının konuşmalarında duyuyordu. Türkiye on tarım bölgesine ayrılıyor. Toprak Reformuna Güney Doğudan başlanacak Tasarı taslağına göre bir aileye her türlü masraflar çıktıktan sonra, yılda 20 bin lira gelir sağlayacak toprak bırakılacak. Banka soygunundan sanık Ömer Ayna’nın Bilirkişilere göre odacıyı vurduğu kesin değildi. Banka soyguncusunun duruşmasında dinlenen 26 tanık Ömer Ayna’yı teşhis edememişti. Tokatspor kafilesini Urfa’ya götürmekte olan otobüs. Gaziantep Maraş yolunda şoför Ömer Gül yönetimindeki yolcu otobüsü ile çarpışmış. 5 kişi ölmüş,45 kişi de yaralanmıştı. Batı Berlin’de çalışan bir Türk işçisinin 10 yaşındaki kızı olan Nazlı Ardal’ın cesedi ormanda bulunmuştu. Sedat Mısırda sessiz bir “Darbe” yapmıştı. Enver Sedat dün geceki konuşmasında Muhammed Fevzi’nin evinde göz hapsine alındığını ve yeni bir hükümet kurulduğunu açıklamıştı. Başkan Selahattin Beyazıt, Londra’dan Milliyete verdiği özel demeçte, “Yakın bir gelecekte kuracağımız spor okullarının ve futbol işlerinin başına bilgisi hepimizce kabul edilmiş bulunan ve çok iyi bir Galatasaraylı olan Kılıç'ı getireceğiz” demişti A.Süvari Karşıyaka’nın teklifine -Evet- demişti. Göztepe Teknik Direktörü Adnan Süvari bu yıl Göztepe'den kesin olarak ayrılacağını, Karşıyaka Kulübünün teknik direktörlüğünü kabul ettiğini açıklamıştı. Sarı kırmızılılar İzmirspor'lu K.Mustafa, Mersin'li Muharrem, Trabzonlu Necmi ve Lüleburgazlı Müjdat'ı almak istiyordu. Transfer ayına henüz 1,5 ay olmasına rağmen kulüple görüşmelere başlanmıştı. Gazeteyi yanına koyduğunda koltuk aralığından kendisine bakan Neşe’nin dudaklarını gördü “Yanıma gelmek istemez misin?” “Neden tekrar kovmak için mi?” dedi Metin. Ses tonunu hüzünle süsleyip. “Özür dilerim” dedi Neşe, “Ama elini oramda hissedince bir an için ne yapacağımı şaşırdım...” “Sevdiğini benimle kıskandırmak sana yakışmıyor. Duygularımla oynama lütfen...” “Gerçekten çok özür dilerim Metin…”dedi elini uzattı, “Hadi inatçılık yapma… “Gerçekten istiyor musun” dedi Metin. Kırgın bir ses tonuyla. Neşe’nin sesi yumuşayıverdi, “Evet istiyorum...” dedi ama sesinde karasızlığın izleri vardı hala. Otobüsün penceresinden dışarı baktı. Sirkeci’de Araba Vapurunun gelmesini bekliyorlardı. Deniz açık lacivert bir tona kaplanmıştı ve dalgalar beyaz köpükler üretiyordu bıkıp usanmadan. Martıların çığlıklarını duyabiliyordu. İstanbul tüm canlılığı ve renkliliğiyle yeni bir gün yaşamaya başlamıştı. Vapur düdükleri, bacalarından çıkan simsiyah dumanların arasından çığlık çığlığa denize pike yapan beyaz martılar. Arabaların, otobüslerin korna seslerine karışan kalın ayak sesleriyle yürüyen insan kalabalığı... Arabalı vapur düdüğünü iki kez uzun uzun çaldıktan sonra iskeleye yanaştı. Kalın halatlar babalara bağlandıktan sonra bir kez daha yanaştı ve kapağını indirmeye başladı. Vapurun her iki yanındaki dar bölgede toplanan insanlar sabırsızlıkla yerlerinde hareket edip duruyorlardı. Kapaklar açılınca arabalarla beraber inmeye başladılar...Metin hiç te fena bir çocuk değildi. İstiyor muydu gerçekten? Aman canım bu gezi bir bitsin bakarız! Yüzüne, usta bir heykeltraşın eserlerindeki gibi bir gülümseme yoğurdu. Metin, Neşe’deki bu değişikliğin nedeninin peşine düşmeden yerinden kalkarak yanına oturdu. Eğildi yanaklarından öptü, “Merhaba ben Metin...” Metin’in dudaklarının sıcaklığının vücudunda oluşturduğu rahatlamanın verdiği özgüvenle güldü Neşe, “Memnun oldum, ben de Neşe” Metin’in Neşe’yi öpmesini yanındaki Meliha ile konuşmakta olan Şerife görmedi ama Arzu görerek Muammer’e söyledi. “Ben sana söylemiştim” dedi Muammer eline geçen bu fırsatı değerlendirip Arzu’nun dudaklarından öpüverdi. Koltuk aralığından bu öpüşmeye tanık olan Neşe kıskançlık depremine yakalandı bir an. O da öpüşmek istiyordu. Metin’e baktı-beni öp- der gibi. İçinde kabaran ve fırtınalarla büyüyen dalgalara karşı koyamıyordu artık. Metin’in nefesini kulağında hissetmesi içindeki fırtınayı daha da büyüttü. Elini bacaklarının arasına soktu. Önce Metin’in yumuşacık, sıcak yanağını sonra dudaklarını hissetti, gözlerini kapattı, dudaklarını aralayıp bekledi...Neşe’nin davetini geri çevirmeyen Metin ufak dokunuşlarla Neşe’nin dudaklarından öptü ama bu ne Metin’in gerçek öpüşmesiydi ne de Neşe’nin beklediği öpüşmeydi. Otobüs hareket etmiş yavaş yavaş Araba Vapuruna doğru ilerliyordu. Sirkeci’den, Harem’e oradan da Gebze, İzmit, Karamürsel ve Yalova üzerinden Bursa’ya gideceklerdi. Metin, Neşe’nin elini iki elinin arasına aldı, “Birer çay içelim mi? Ben sabahları çay içmezsem afyonu patlatamıyorum...” dedi. Otobüs park edince Muammer, Arzu, Neşe ve Metin otobüsten indiler. “Siz inmiyor musunuz kızlar? Metin, Şerife’nin elinden tutarak kaldırmak istedi, “Size birer sabah çayı ısmarlayım…” “Biz sonra ineriz” dedi Meliha suratını buruşturdu, iğrendiği bir şeye bakarcasına. Şerife ise Metin’in tuttu eline bir yere değdirmeden havada tuttu bir süre sonra koynuna koyup diğer eliyle kapattı ve parmaklarını öpmeye başladı teker teker…İçinden yanında oturduğu Meliha’ya karşı büyük bir nefret patlaması yaşamaya başlamıştı. Metin otobüsten inip kapıyı kapattı. Neşe’ler sol taraftaki dar merdivenlerden çıkıyorlardı Siyah kumaş pantolonu bacaklarının ince ve biçimli hatlarını ortaya çıkarıyordu. Davetkar ve tahrik ediciydi. Üzerindeki kırmızı tişörtten beyaz sütyeninin kenarları belli oluyordu. Göğüsleri ne çok büyük ne de çok ufaktı. Saçları kısa kesilmişti ve sabun kokuyordu. Çay kokusuna doğru yürüdü. Kendisinden önce çay ocağının olduğu geniş salona giren Muammer, Arzu ve Neşe cam kenarında bir masaya oturmuşlardı. Neşe’nin yanına oturup elini tuttu. Uzun zamandır yıkanmadığı belli olan masanın beyaz örtüsü, dökülen kahve, çay, gazoz, yemek izlerini taşıyan lekelerle doluydu. Kendilerinden önce oturanların masada bıraktıkları simit susamları sık sık açılan kapı ve pencerelerden esen rüzgârın etkisiyle kül tablasındaki külleri de yanına katarak yapışkanlı yerlere doğru sürüklüyor beyaz masada renkli şekiller meydana getiriyordu. Kimse konuşmuyordu. Metin, Neşe’ye bakıyordu, Neşe’de yere... Bakışları karşılaştığı an Metin, Neşe’nin güzelliği üzerine okuduğu kitaplardan seçmece yaparak iltifat yağmurları yağdırıyordu. Az kalmıştı. Uzun zamandır arkadaşlık teklif etmek istediği kızı arkadaş olmadan öpebilme mutluluğunu yaşamıştı. Gerçi ağzı biraz kokuyordu ama idare ederdi artık. Uludağ’a çıktıklarında tenha bir yere çeker kendisiyle sevişirdi. “Biliyor musun insanı dinlendiren bir güzelliğin var. Sana bakmaya doyamıyorum o kadar tatlı ve hoşsun ki, o kadar güzelsin ki…” dedi Metin. “Neşe’nin babası şekercidir” dedi Muammer, kendisine bakan Metin’e ciddi ciddi gülümsedi “Gerçek söylüyorum. Kendilerinin bakkal dükkanları var eee tabi bu arada şeker de satıyorlar o zaman babasının şekerci olduğunu söylememizde bir yanlış yok…” dedi güleç yüzüyle Neşe, Metin’e baktı, “Evet Muammer doğru söylüyor. İnşallah bir gün gelirsiniz...” dedi ama herkesin bilmesini istemediği bir sırrının ortaya çıkmasından dolayı canı sıkıldı, kızdı Muammer’e. “Seni görmek için dünyanın diğer tarafına giderim” dedi Metin, kısık ve kışkırtıcı bir tonla bakışlarındaki isteğini belirtti Neşe’ye. Koltuk altlarının yanından çıkan siyah tüyler Metin’i tahrik ediyor, başka çağrışımlar yaptırıyordu...Bazen yerden bir şey almak için eğiliyor gibi yapıp onun teninin ve tenine yerleşen sabun kokusunu içine çekiyordu. “Sen de beni görmek için ayni şeyi yapar mısın?” dedi Arzu, Muammer’in çenesinden tutup gözlerine baktı. Muammer, Arzu’nun dudaklarına doğru uzandı ama Arzu kendisini geri çekti, “Sen deli misin! burada olmaz…” dedi utangaç bakışlarla. “Sen benim için ne yaparsın?” dedi Neşe kıskançlık dolu bir sesle, “Örneğin vapurdan atlar mısın?” “Bir saniye...” dedi Metin. Ayakkabılarını çıkardı, çoraplarını da çıkartıp ayakkabılarının içine koydu. Ardından kazağını çıkardı. Güzelce katladıktan sonra yanındaki boş sandalyenin üstüne koydu...Oysa çok korkardı denizden.-Yıllar önce annesi ile Yalova’dan gelirken fırtınaya yakalanmışlardı. Saatte 100 km hızla esen Lodos fırtınası deniz ve hava trafiğini felce uğrattığı bir gündü. Kara bulutlar etrafı bir anda karartmış dev dalgalar gemiyi beşik gibi sallamaya başlamıştı. Geminin pencereleri demir kepenklerle kapatılmıştı. Dalgaların pencerelerdeki kepenklere vuran sesi insanları korkutmuş ve korkudan şoke giren insanlar yüksek sesle dua etmeye, namaz kılmaya başlamışlardı. Anneler kucaklarında sıkı sıkı sarıldıkları çocuklarına –korkmamalarını-söylerken daha sıkı sarılıyorlardı. İstifra edenler, ağlayanlar, allaha yalvaranların sesi dalgaların, içinde ölüm korkusu barındıran sesini engelleyemiyordu. Metin dengede durmaya çalışarak kapıyı açmış, gemi boşluğunu dolduran beyaz köpüklü suyun geminin içinde nasıl dolaştığını görmüş ama korkmamıştı. Büyülenmiş gibi gemilerini azıya alıp şaha kalkmış siyah dalgalara bakıyordu. Ağlayanlara bağıranlara, haykırarak yardım isteyenlere aldırmadan beşik gibi sallanan vapurda dengede durmaya çalışıyor, bir annesinin yanına gidip ona korkmamasını söylerken diğer yandan da güverteye çıkıp vapurun boyunu aşan dalgaların korkutucu gücünü seyrediyordu. Büyülenmiş gibiydi. Vapur Kadıköy Mendireğinden içeri girmişti zorla ancak Kadıköy iskelesini su bastığından yanaşamamış, dalgaların kıyıda parçaladığı sandal kalıntıları arasında Haydarpaşa’ya doğru hareket etmişti. Mendireğin içinde olmalarına karşın dalgalar etkisini yitirmemiş, mendireği aşarak içinde bulundukları gemiyi bir aşağı bir yukarı hoplatmaya devam ediyordu. Haydarpaşa istasyonuna yanaşmak için yapılan manevralar boşa çıkıyor, dalgalar iskeleye yanaşmasına izin vermiyordu. Gemiden atılan halatlar suya düşüyor yerini bulmuyordu. Bir halat kopmuş ve iskeleye yanaşamamışlardı. Sahilde geminin yanaşması için onlarca insan yağmura, fırtınaya aldırış etmeden mücadele ediyorlardı. Saatler süren çabaların sonunda iskeleye adım attıklarında Metin hala şaşkındı ve o günden sonra denizden korkmaya başlamıştı. Masadakiler kendisine bakıyordu, “Ne yapıyorsun sen?” dedi Muammer Metin hiç bozuntuya vermeden, “Neşe vapurdan atlamamı istemedi mi? Soyunuyorum…” Neşe, sevgiyle başını okşadı Metin’in “Sen ciddi misin?” “Evet,” dedi Metin kararlı bir sesle. İçinden yükselen kahkahaların sesini kıstı. “Yok canım ben şaka yaptım, lütfen giyin…” dedi Neşe ama savaşların yaşandığı duygularının serseri rüzgarlara kapılmasını önleyemiyor Metin’i tanıdıkça kendisine karşı olan güven ve beğenisi artıyordu. Öpüşürken yaşadığı tuhaf ama güzel duyguları anlamadığı bir biçimde tekrar yaşadı. “Sen de benim için atlar mısın?” dedi Arzu ciddi ciddi. Sağ elini beline koyup Muammer’e baktı. “Yok ben yüzme bilmiyorum” dedi Muammer. Suçlu çocuklar gibi başını öne eğip bakışlarını Arzu’dan kaçırdı. Muammer’in bu davranışı Arzu’yu kızdırdı, “Pis, bak Metin, Neşe için atlamaya hazır ama…” Bir piyango biletçisi girdi içeriye. “Yarından sonra çekiliyor, 50 bin lira yarından sonra” dedi ve yelpaze gibi açtığı biletleri masalarda oturan ve çay içen insanlara göstere göstere dolaşmaya başladı. On bilet sattı. Milli piyangocu ortalıkta dolaşırken bu kez “Sayın yolcular...Hepinize hayırlı yolculuklar temenni eder, çok kıymetli zamanınızdan bir beş dakikayı bana ayırmanızı rica ederim!..” diyen boğuk ve kalın bir ses kapladı oturdukları yeri. “Jilet satıyordur muhakkak...” dedi Metin “Sen nerden biliyorsun?” diye sordu Neşe meraklı bakışlarla Metin’i süzdü. Elini tutmak istedi. Kendisi için unutulmaz bir gün olacaktı. Biliyordu, duyguları kendisini pek yanıltmazdı neşelendi birden. “Teyzemler Bursa’da oturuyorlar. Sık sık Vapur yolculuğu yaptığım için artık çoğunu tanır hale geldim... “…Bu elimde gördüğünüz jilet ile kırk kez sinekkaydı traş olabilirsiniz. Çirkin kralımız Yılmaz Güney sadece bu jileti kullanıyor. Siz sayın ve muhterem yolcularımız için Almanya’dan Solingen’den getirdiğimiz bu beş paket jiletin fiyatı sadece 250 kuruştur... Bu kadar mı? Hayııır, bitmediii... Bir de yanında, şu elimde görmüş olduğunuz hâlis fildişinden mamül eşantiyon tarağı da, yanında sizlere hediye olarak vereceğim...Bu kadar mı? Hayıııır bitmediii...” “Haklıymışsın..” dedi Neşe, Metin’in elini sıktı sevgiyle. “Bu satıcılar; toplu iğneden dikiş iğnesine, makastan tarağa, çoraptan pile, el radyosundan örgü şişine, kitaptan kaleme, traş bıçağından sabuna, aynadan şarkı sözleri olan listelere kadar envaî çeşit ucuz malzemeyi yolculara sabırla satmayı becerebilen insanlardır.” dedi Metin “Ekmek parası için uğraşıyorlar...” dedi Muammer, Metin’e baktı-başıma iş açtın gibilerinden. Çay dağıtan garson masaya yaklaşınca konu değişti. “Bize 6 çay varsa 6 tane de poğaça..” dedi Metin “Tamam abi” dedi garson eliyle masanın üzerini sildikten sonra çayları masaya bıraktı ard arda. “Poğaçalar geliyor şimdi…” Çay ocağının kenarında, yer yer kararmış uzun bir tepsinin içinde duran poğaçalardan seçip, üzerine beyaz samanlı bir kağıt koyduğu beyaz mikadan yapılan tabağa yerleştirdi. Masadaki boş yere koydu, “Afiyet olsun” “Sağ olun...” dedi Metin. Poğaçalardan bir tane alıp Neşe’ye uzattı, “Buyur güzelim” “Çok naziksin” dedi Neşe, “Aaa daha sıcakmış!” Arzu’da poğaçalardan birini Muammer’in alıp kendisine vermesini bekledi bir an ama Muammer’in kendisine vermeden yemeye başlamış olmasına kızdı. “Hayvan, öküz” dedi kimsenin duyamayacağı bir mırıltıyla. Metin’e baktı. Arzu’nun bozulduğunu anlayan Metin, bir tane de Arzu’ya uzattı, “Arzucuğum...” Metin’in bu davranışı Arzu’nun çok hoşuna gitmişti. Poğaçayı alırken elini tuttu Metin’in, “Teşekkür ederim çok naziksin” Çayları ve poğaçaları bitirdikten sonra Metin, “Ben izninizle bir sigara içeyim” dedi. Neşe’ye elini uzattı “Sende içmek ister misin?” “Yok ben şimdi istemem” dedi Neşe “Ama ben bir tane içerim” dedi Arzu, Metin ile yalnız kalma fırsatı geçirdiği için sevindi. “Belli mi olurdu.?” “O zaman bende içeyim bir tane” dedi Neşe, Arzu’nun kafasından geçenleri anlamışçasına. Metin, Muammer’n elinden tutup kaldırdı “O zaman sen de gel oradan otobüse ineriz” dedi. Hep beraber çıktılar dışarıya. Arzu Metin’e yakın yürüyordu, ara sıra geminin sallanmasını bahane ederek dengesini kaybetmiş gibi yapıyor, kendini tutmak isteyen Metin’e sarılıyordu. Neşe, Arzu ile Metin’in arasına girip Metin’in koluna girdi. “Muammer diğer tarafta canım” dedi Arzu’ya olan kızgınlığını belli edercesine. Hava ısınmaya başlamıştı İstanbul boğazı bir kartpostal rengindeydi ve yavaş yavaş gözlerinden kayıp gidiyordu tüm güzelliği ve canlılığını geride bırakarak...Boğaz köprüsünün yapımı devam ediyordu, Ortaköy’deki çelik kulelerin montajına başlanmıştı. Gemi hareket ettiğinden bu yana takip eden Martılar çığlıklar atarak günlük balık tüketimini tamamlamak istercesine gökyüzünde daireler çizip hedefledikleri merkeze doğru Kamikaze pilotları gibi denize pikeler yapıp balık avlıyorlardı. İrili, ortalı balıkçı sandallarındaki yün şapkalı, sakallı balıkçılar beşik gibi sallanmasına aldırış etmeden kıyılara yakın yerlerde ise günlük balık ihtiyacını karşılamak isteyen balık meraklıları kayıklarda, ağızlarında yarılanmış sigaralarla denize bıraktıkları çaparilerle, oltalarla balık avlamaya çalışıyorlardı. Karadeniz tarafından gelen iki şilep kılavuz eşliğinde köprüden geçerken sirenlerini çalıyorlardı insanın tüylerini ürperten. Kız kulesini ve Kadıköy iskelesini geçmişler Harem’e yaklaşmışlardı. Selimiye Kışlası’nı gördü tüm muhteşemliğiyle. İstanbul'un Harem sırtlarında yer alan en büyük bir kışlasıydı. Üçüncü Selim’in başlattığı ve Sultan Abdülmecid Han zamanında tamamlanmış olan kışla 1971 Darbesi ile beraber işkence kışlası haline gelmişti.12 Mart’ın ardından başlatılan Balyoz operasyonun ile Fırtına1 ve Fırtına 2 operasyonları ile solcu bilinen binlerce aydın, öğretim üyesi, yazar, gazeteci ve vatandaş Selimiye kışlasının 1794 yılından kalma zindanlarında işkence görmüştü. Babası da bu nedenle çok tedirgindi son zamanlarda her an kendisinin alınmasını bekleyerek vakit geçiriyordu. Her gece yatarken kendileriyle vedalaşıp öyle yatıyordu. “Ne düşünüyorsun?” dedi Neşe, saçlarını okşadı Metin’in. Metin, Neşe’nin elini avuçlarının içine alıp öptü yumuşacık. “Seni” dedi. Gözlerine baktı “Yok. Gerçekten şu anda neler düşünüyorsun? dedi Neşe, Gülümsedi Metin “Gerçekten söylememi ister misin?” “Lütfeeeen...” Metin eğildi Neşe’nin kulağına, “Senin kırmızı saten örtülerinle kaplı yatak odandayız. Kollarımın arasındasın. Çırılçıplak...” “Pis..” dedi Neşe, Metin’in boynuna sarıldı. “Seni gidi yaramaz seni..” dedi ama Metin’in düşüncesinde olmasından mutlu oldu ve bu mutluluk sevişme duygularını birden şahlandırarak yasaklanmış arzuları dörtnala koşturmaya başladı. Aylar önce eniştesi ile ablasının sevişmesine tanık olmuştu istemeden. Kapı aralığından bir süre onların çıplak vücutlarının devinimlerini, ablasının inlemelerini, çığlıklar atmamak için ağzını eliyle kapamasını, eniştesinin ablasının memelerini okşamasını, öpmesini, onun üzerine çıkıp ileri geri hareket etmesini izlemiş, çıkardığı seslerin kendisini etkileyip, tahrik ettiğini fark edince ne yapacağını bilmeden helaya gitmiş içindeki heyecanını dindirmek için bir süre beklemişti. O gün ilk kez bir erkeklik organı görmüştü. Günlerce tanıklık ettiklerinin etkisi altında kalmış, o günden sonra bilmediği ve yaşamadığı duyguların esiri olmuştu. Rüyalarında, tanımadığı ve resmi olmayan insanlarla sevişiyordu sabahlara kadar. Çoğu kez uyandığında ellerini bacaklarının arasında yapış yapış bir halde ve yorgun buluyordu...Annesi, ablasıyla konuşmak istiyor ama yanlış anlaşılmaktan korktuğu için cesaret edemiyordu. Ama bugün yaşamındaki yasak zincirlerinden kurtulmuştu. Öpülmüş, memeleri ellenmiş, okşanmıştı. Her öpüşte, her dokunuşta rüyasında yaşadıklarından daha sarsıcı ve etkileyici duyguları yaşamıştı. Kulak memesinin öpülmesinden bu kadar zevk alabileceğini hiç bilmiyordu. Nerden bilsin ki? Kendisini öpen ilk erkeğin beğenmediği, aklına bile getirmediği Metin olacağını nerden bilebilirdi ki? “Hadi otobüse gidelim” dedi Muammer, Arzu’nun elini tuttu ama Arzu hızla çekti elini. “Ben yolu biliyorum giderim” dedi hızlı hızlı merdivenleri inmeye başladı. Muammer’de arkasından koşturdu Arzu’nun, “Bir saniye bekle lütfen...” “Gel” dedi Metin, Neşe’yi elinden tutup üst güvertedeki sarı büyük, kara dumanlar çıkaran bacanın gözlerden uzak tenha boşluğuna götürdü ve eğilip dudaklarından öptü uzun uzun. Kalçalarını sıktı, uyluklarını okşadı inleme hırıltılarının arasında. Kalçalarından tutup kendine doğru çekti sertleşmiş erkeklik organını hissetmesi için. Nefessiz kalana, başları dönene kadar öpüştüler. Otobüse bindiklerinde ikisinin de dudakları şişmiş ve morarmıştı yer yer. Şerife, Metin ile inmediğine pişman olmuş kendisini engellediği için Meliha’ya kızmıştı. Metin’in yanında olması yeterdi ona. Ona bakıp hayaller kurardı kendi kendine kimseye zararı olmadan. Hem kim bilir belki ilgisini çeker ve Metin yanındaki kızları bırakıp kendisine arkadaşlık teklif ederdi. O zaman akşamları gizlice eve alır ve geniş yatağında çırılçıplak sevişirlerdi saatlerce. Belki de bir göl kenarında rengarenk kuşların cıvıltılarına karışan iri göbekli şef Kurbağanın idare ettiği korodan klasik müzik dinletileri eşliğinde sevişirlerdi. Mozart’ın müziği eşliğinde yağmur altında bir tarlada sevişirlerdi. Koyun, köpek, inek ve ıslak saman kokan bir ağılda sevişirlerdi. Bütün hayal ettiklerini gerçekleştirebilmek içinde önce Metin’in ilgisini çekmesi gerekirdi ama nasıl? Otobüsün ilk mola verdiği yerde oda inecekti. O nereye gidiyorsa oda gidecek eline geçen tüm fırsatları değerlendirip Metin’i kazanacaktı. Geçen yıl eline geçen fırsatı değerlendirememişti ama bu kez ayni hataya düşmeyecekti. Kendisi de güzel bir kızdı. Banyo yaptıktan sonra giyinmek için aynanın karşısına geçtiğinde çırılçıplak vücudunu seyrederdi uzun uzun. Filmlerde gördüğü kadınların, kızların birçoğundan daha güzeldi. Öpüşmek konusunda bir tecrübesi yoktu ama diğerleri gibi kendisi de hemen öğrenebilirdi...Otobüse önce suratı berbat bir şekilde Arzu arkasından da Muammer girince dışarda olumsuz bir şeyler yaşandığını hissetti ve iyice pişman oldu inmediği için. Ardından Neşe’nin yüzünü kapayıp gülerek otobüse binmesi kafasında binlerce soru işareti oluşturdu –acaba ne olmuştu?-Şimdi öğrenene kadar meraktan çatlardı. Arzu başını dayamış camdan dışarıya bakıyor Muammer’in ilgisini ve sorularını yanıtsız bırakıyordu. Hayır artık istemiyordu Muammer’i. Şimdi Metin’i istiyordu artık. Muammer’in bu kadar pısırık olduğunu daha önceden bilseydi arkadaşlık teklifini kabul etmezdi. Birden Neşe ile konuştuklarını anımsadı acaba Metin duyarsa ne derdi? Evet en kısa zamanda Metin’e anlatacaktı her şeyi onun da bilmesi gerekiyordu. Otobüs birden hareket edince başını hafifçe cama vurdu. Metin’in kendisine baktığını görünce gülümsedi, dudaklarıyla öpücük gönderdi. İçi bir tuhaf oldu birden, Muammer’in öpüşünde bile yaşamadığı bir ürperti tüm vücudunu kapladı. Kararlı bir şekilde yerinden kalkıp Metin ile Neşe’nin oturduğu koltuğun başında durdu. Metin’e baktı anlamlı anlamlı “Yanındaki kızın Muammeri sevdiğini biliyor musun?” Metin, Arzu’nun bu çıkışı karşısında şaşırdı. Neşe’nin kaçırdığı gözlerini yakalamak istercesine bakışlarıyla yüzündeki mimiklerini takip etti. Neşe’nin bakışlarını kaçırmasından cesaretlenen Arzu “Bana inanmıyorsan kendisine sorabilirsin” dedi Muammer yaklaştı elini Metin’in omuzuna koydu, “N’oldu?” Neşe başını öne eğdi yalanı ortaya çıkan suçlular gibi. Ne söyleyebilir di ki? “Bir şey söyleyebilirsin” dedi Metin. Arzu’nun yaptığı suçlamadan sonra nasıl davranması konusunda düşüncelerini kaplayan kara bulutları kovmak istercesine elini Neşe’nin elinin üstüne koydu ona olan güvenin ve yanında olduğunu belirtircesine. Kendini binlerce ton toprak yığını altında kalmış gibi hisseden, nefesi kesilen Neşe, Metin’in elini sıkmasından cesaretlenerek başını kaldırıp Arzu’ya baktı nefretle. Her şey bu kadar güzel gelişmişken ve ilk defa mutluluğu tadımlamışken...Evet dürüst olmalıydı kendisine yakışan da oydu. Arzu meydan savaşını kazanan muzaffer bir komutan gibi başını yukarıya kaldırdı gururla, “Gördüğünüz gibi apışıp kaldı...”dedi “Ayıp. Ayıp Metin bunu hak etmiyor.” Neşe düşüncelerinde yaşattığı üçüncü dünya savaşını sonlandırıp Arzu’ya baktı nefretle, “Kıskandın değil mi? O yüzden böyle yapıyorsun?” “Sen söylemedin mi?” dedi Arzu, “Ben Muammer’i istiyorum, beğeniyorum” diye. İki elini beline dayadı. “Madem öyle söyledim sen de arkadaşımsın o zaman senin ne işin var Muammer’le? Senin yaptığın doğru mu? Kıskanç şey. Seninle artık arkadaş filan değilim.” Metin’in elini tuttu, “Doğru, kendisiyle okuldaki çocuklar üzerine konuşurken Muammer’i beğendiğimi söylemiştim ama seni de beğendiğimi söyledim Metin...” “Muammer benim kardeşim...” dedi Metin “Onu gerçekten seviyorsan ben aranıza girmem...” “Girmiyorsun zaten” dedi Neşe, “Aramıza giren Arzu cadısı...” Muammer, Arzu’nun koluna girdi, “Gel yerimize oturalım,” dedi ama hoşuna giden gerçek karşısında sevincini de gizleyemedi. İki kızım kendisi için tartışması önce sevindi sonra kendinde ne buldukları sorusu dikildi karşısına… Neşe, Metin’in koluna girip kendine çekti hafifçe, “Özür dilerim seni üzdüysem” dedi uzanıp yanağından öptü. “Kıskanç şey seni kıskandı ve elimden almak istedi aklınca...” Koltuk aralığından yan gözle -ben sana gösteririm dercesine- Arzu’ya bakan Neşe, “Bu konuyu kapatalım istersen?” dedi Metin’in elini sıktı istekle. “Bir sigarada bana verir misin?” “Sigara içmiyorsan vermem ama içiyorsan...” “Arada bir içiyorum ilk defa değil” dedi Neşe, Metin’e baktı -yaşattıklarından özür dilercesine- “Barıştık mı?” “Neden kavga mı etmiştik?” dedi Metin masum bakışını kullanıp sonra eğilip yanağından öptü Neşe’yi ” Seni hiçbir şeye değişmem ben...” Neşe duygulandı birden ve Metin’e sarılıp ağlamaya başladı... Neşe’nin ağladığını gören Muammer, Arzu’ya kızdı, “Yaptığın terbiyesizliğin sonunu görüyor musun? Beni istemiyorsan söyle. En yakın arkadaşıma iş koyuyorsun. Ayıp ayıp...” Arzu sevinçli ve doygun bir sesle, “İyi oldu…Daha beter olsun..” dedi başını Muammer’e doğru çevirdi “Nerden çıkardın Metin’e iş koyduğumu? Ben vapur sallanınca düşmemek için ona tutundum sadece...” “Olur…” dedi Muammer, alnını gösterdi parmağıyla, “Safsak o kadar da değiliz, burada enayi yazmıyor…” “Aaaa uzattın ama…” dedi yırtıcı bir kedi gibi dişlerini gösterdi sonra başını cama dayayıp dışarı bakmaya başladı. Ufak makyaj aynasından arka koltuklarda olanları kaçırmamaya çalışan Şerife meraktan çatlar bir halde yerinde duramıyor durmadan oturuş şeklini değiştirip duruyordu…Barbara Cartland’ın ‘Aşk Onların Oldu’ kitabını okuyan Meliha” Çişin mi geldi” dedi ama okumaya devam etti, - Siz büyüye inanmaz mısınız? diye sordu Palyaço. 'İnanmalısınız, çünkü kendi büyülerinizi kendiniz yapıyorsunuz. Şu anda beni esir olarak tutuyorsunuz ve büyünüz beni kuşatırken ben, dünyanın yapabileceği en kötü şeylerden korunmuş oluyorum.' Ama, siz? Adam hızlı bir hareketle elini kızın ağzına götürdü. Hayır, dedi ciddiyetle. Size hiçbir şey söyleyemem, ancak bana inanmalısınız. Bu, çok mu zor? Burada benim yanımda olduğunuz sürece zor değil. Fakat siz yine gideceksiniz ve sonra ben korkup inancımı kaybedebilirim. Hayır, kaybetmeyeceksiniz, dedi adam hemen. Çünkü siz cesursunuz ve sizi hiçbir zaman tamamen terk etmeyeceğimi de biliyorsunuz. Ve bir gün...Bir gün ne? diye fısıldadı Rona sabırsızlıkla. Bir gün Tanrı izin verirse bizim de zamanımız gelecek. Bu arada…Palyaço kızı kollarının arasına aldı ve dudaklarını dudaklarına bastırdı.- Meliha’da istemsiz bir şekilde dudaklarını ileriye doğru uzattı öpüşmeyi bekleyen dudaklar gibi... “Kimi öpüyorsun?” dedi Şerife gülerek…Herkesin bir kahramanı vardı anlaşılan. Yanında oturan Meliha’ya baktı. Hem şişman hem de çirkin sayılabilecek bir kızdı Meliha. O beyaz atlı prensini okuduğu aşk romanlarında buluyor, görünmeyen kahramanlara aşık oluyordu. Yüzünde bir sürü ergenlik sivilcesi çıkmıştı ve hiçte hoş bir görüntü vermiyordu. Zaten bu görüntüsüyle onu bir erkeğin sevmesi, arkadaşlık etmesi çok zordu ama kendisi Meliha’nın yanında güzellik kraliçesiydi. Bu kadar da şansızlık olmazdı doğrusu... Metin, Neşe’nin ıslak gözlerinden öptü usulca. “Üzülme güzelim...” “Yok”dedi Neşe, “Birden doldum ve ağlamak geldi içimden...aklıma Fransa’da yaşayan büyük amcam ile onun oğlu olan Onur geldi…” “Başına bir şey mi geldi yoksa?” Neşe, Metin’e baktı. “Anlatmamı ister misin? “Ömrümün sonuna kadar seni dinleyebilirim...” “Peki. Dinle o zaman. Şimdi duyacaklarını bana Onur’un kendisinden bir yaş ufak kardeşi anlattı...En büyük amcam uzun yıllar önce Fransa’ya gitmişti işçi olarak. Yeğenim Onur orada doğdu ama ele avuca sığmaz bir çocuktu. Ufak yaşlarda Fransız arkadaşlarıyla gasp, soygun, şiddet suçlarından çeşitli cezalar almış daha 17 yaşındayken sabıkalılar arasına girmişti. Okulda ufacık boyundan ve davranışlarından dolayı diğer çocuklar tarafından alay edilen, hor görülen, itilip kakılan, ayrımcılığı yaşayan, derslerinde başarısız bir çocukmuş. Sınıfta kalmaya devam edince diplomasını almadan terk etmiş okulu. Bu arada kardeşine ve yakın çevresine devamlı olarak -Bundan sonra sert bir erkek olucam. Kötü olucam. Herkes benden korkacak…- gibi söylemlerde bulunuyormuş. Kararlı olduğunu göstermek için de hırsızlık yapmaya başlamış. Çeşitli kereler yakalanmış, cezası tecil edilmiş ama çevresinde hırsızlık, gasp, şiddet suçlarına devamı gelince Onur 17 yaşında, yeraltı dünyasında, sokak çeteleri arasında tanınan ve saygı duyulan –Türko- olarak hapse girmiş...” “Vay canına” dedi Metin, “Çok yumuşak gençlik yasalarına sahip olan Avrupa ülkelerinde –kötü-olmak gerçekten zor ama bravo doğrusu…Bazen babamda bana buna benzer öğütler verir. Hangi meslekten olursan ol yaptığının en iyi ismi olmak için çabala. İster hırsız ister dolandırıcı ister işadamı ister katil ol ama en iyisini yapmaya çalış derdi.” “Onur’da öyle yapmış zaten hapisten çıkınca oturduğu bölgede herkes tarafından korkulan -Deri Ceketliler Çetesi-nin başına geçmiş ve hapse girmeden önce gerçekleştirdiği tüm eylemleri fazlasıyla gerçekleştirmeye başlamış. Hakkında tutuklama kararı çıkınca Paris’ten kaçıp Lyon kentine gitmiş ama burada yakalanıp tekrar hapse atılmış…”dedi sustu. Elinde külü dökülmeden uzayan sigarasından bir nefes alınca küller siyah pantolonunun kasık bölgesine döküldü… “Dur canım elinle silme…”dedi Neşe’nin dizine uzandı ve üfleyerek külleri temizledi… Neşe, Metin’in saçlarını okşadı bir kediyi okşar gibi. Yaptığı davranış çok hoşuna gitmişti…Cem’in nefesini karnında hissedince şaşırdı, ürperdi birden…Cem pantolonunun fermuarını indirmiş göbek deliğinin etrafını öpüyordu… Muammer, Metin’in Neşe’nin kucağına başını koyduğunu ve devamlı oynattığını görünce anlamadı… “Arzu, şunlara bakar mısın, ne yapıyorlar böyle.” Arzu eğilip Cem’in Neşe’nin karnını öptüğünü görünce kıskançlıktan çıldıracak gibi oldu… “Aile var aile…bazıları nerede olduğunu unutmuş galiba…” diye bağırdı. Metin, hemen doğruldu. Ters ters Muammere baktı… Neşe elinden tutup çekti… “Boş ver canım. Bırak şu kıskançları gel ben sana devamını anlatayım…” dedi “Bundan sonrası daha ilginç...” Metin bir sigara daha yaktı. Pencereden akıp giden yola kaptırdı kendini bir süre başı döner gibi olunca gözlerini kapattı ve sigarasından derin bir nefes aldı. Babası sigarayı böyle içtiğini görse kendisini azarlar ve kızardı -sen sigara içmiyorsun, sigarayı yiyiyorsun- diyordu her fırsatta. “…İkinci kez hapse girmesi onun yaşamında önemli değişiklere neden olmuş. Hapiste bir homoseksüel ile beraber olmaya başlamış ve onların çevresine girmiş. Bu hapisten çıkana kadar devam etmiş. Hapisten çıkıp Paris’te oturdukları eve gelince yaşamında en çok sevdiği varlık olan annesini kanserden kaybettiklerini öğrenince yaşamında ilk ve son kez annesi için ağlamış o akşam. Bütün gece -benim yüzümden annem- diye ilenmiş kendisine herkes uyurken de çıkıp gitmiş evden. Kardeşi o akşam abisinden –annemi öldüren bu sistemden hesabını soracağım- gibilerinden laflar duymuş. -Herkes Onur’un kim olduğunu görecek- diyormuş kendi kendine yaptığı konuşmalarda. Annesini de kaybedince yaşamında tutunabilecek tek dalını da kaybettiğine inanan Onur, hapiste tanıdığı homoseksüel arkadaşlarının çoğunlukta olduğu Paris metrosuna yakın bir bölgedeki çetenin içine girmiş. Burada 17 yaşında, dokuz kentte dokuz hapishanede 31 ay kalan Robert isimli bir gence aşık olmuş. Çocukken sokağa bırakılan, annesini-babasını tanımayan, çocuk yurtlarında yetişen Robert’te ona aşık olunca beraber yaşamaya başlamışlar...” “Gerçekten çok ilginçmiş!” dedi Metin, “Drama bakar mısın...Onur’u bir yere kadar anlayabilirim ama ya anne ve babanın çektiği acılar? Onlar Onur doğduğunda kim bilir ne kadar sevinmişlerdir bir erkek çocukları olduğu için. Onun –Onurlu-bir yaşam sürmesini istedikleri için de sanırım Onur adını vermişler. Sonuç? Kaybeden insanların geride bıraktığı ve sonsuza kadar devam edecek olan acı ve mutsuzluk...” “Daha bitmedi…” Gebze’yi geçince İzmit körfezini gördüler. Çevresinin doğal güzelliği, denizinin sakinliği ile sayfiye yeri olarak kullanılıp özellikle İstanbul ve Ankara’dan gelen yazlıkçılara ev sahipliği yapan şirin ve ufak bir kentimiz olan İzmit son zamanda kurulan fabrikalarla bir endüstri kenti olma yolunda hızla ilerliyordu. Pişmaniyesi ile ünlüydü. İzmit’ten yolu geçip te evine pişmaniye getirmeyenlerin sayısı çok azdı. Babası da bazen Ankara’dan gelirken eve biri çikolatalı olmak üzere iki paket getirirdi ama Metin pek sevmediğin için pek ilgi göstermezdi. Şerife, Metin ile Neşe’nin kendilerinden başka kimsenin olmadığı bir dünyada yaşadıklarını görünce morali bozuldu. Ne konuşuyorlardı acaba? Metin; Neşe’ye kim bilir neler anlatıyor, ona nasıl iltifatlar ediyordur gönlünü kazansın diye...Kendine güzel bir söz söylemese de olurdu. Elini bir kez tutsa dünyalar onun olacaktı ama...Çok ta çişi gelmişti... “...Sevdiği erkek olan Robert’e güzel günlerin sözünü veren Onur bir gece sevgilisini denize götürmek için bir araba çalmış ve beraberce Le Havre körfezi, plajına gitmişler. Tertemiz, berrak bir denizle karşılaşacaklarını hayal eden Robert, kıyıların sosyal meskenlerle ve fabrikalarla doldurulması sonucunda kirlenen, mazot artıklarının kapladığı bir denizle karşılaşınca buna çok içerleyip Onur’a ’Bana güzel günler vadetmiştin ama beni bokun içine düşürdün. Ben bunu hak etmedim sen zavallı bir insansın’ diyerek büyük bir tepki gösterip ayrılmak istediğini söylemiş. Robert’i Paris’e dönmeye ikna eden Onur, yolda bir park yerinde Robert ile seviştikten sonra “Hiç merak etme sana bu akşam unutamayacağın bir gece yaşatıcam…” sözünü verdikten sonra yol üstünde kurulan bir panayırdan üç tabanca ile bir pompalı tüfek çalmış. Arabanın içinde Robert ile bir kez daha sevişen Onur için artık sistemden annesinin öcünü alma zamanı gelmişti...Bir Amerikan filminde gördükten sonra aylardır, yıllardır kafasında planladığı hiç tanımadığı insanları öldürme düşüncesi tüm benliğini teslim alınca sabahın erken saatlerinde sokakta insan avına çıkmış. İlk kurbanı sabah süt almak için evinden çıkan yaşlı bir emekliymiş. Hiç tanımadığı adama kurşun yağdıran Onur olay yerinden hızla uzaklaşarak kaçarken başka bir semtte bu kez park görevlisi olarak çalışan bir Fransız’a ateş edip yaralayarak oradan da kaçmış. Bu arada Onur sadece Fransızları hedef almış öldürmek için.” Metin, Neşe’ye baktı, “Sen bana gördüğün bir filmi anlatıyor olabilir misin?” Neşe ciddileşti birden, “Sen bana şimdi yalancı mı diyorsun?” “Lütfen” dedi Metin, “Ama ancak filmlerde böyle olaylara rastlanıyor da?” “Sana tüm bunları kafamdan uyduruyor olabilir miyim? Tabi ki hepsi gerçek ve yaşanmış. Ailemizin yaşadığı en büyük acıdır bu olay...” Zavallı çocuk kim bilir kendisiyle nasıl bir savaşım içindeydi? Sevgisiz, kendisinden nefret eden, her fırsatta kendisini küçümseyen, alay eden bir toplumda onun yaşadıklarını yaşamak istemezdim doğrusu. İntikam almak istediklerinin ise sadece Fransız olması, o ülkede yabancılara bakış açısını en güzel şekilde özetliyordu. Hele bir erkekle beraber olma düşüncesini duymak, hayal etmek bile insanın tüylerini ürpertiyordu. “Çok üzüldüm” dedi Metin. “Zaten az kaldı bitiyor...ikinci vurma olayının üzerinden fazla bir zaman geçmeden, yaklaşık on kilometre sonra bu kez yolda bisikletiyle işe giden bir işçiyi takip etmeye ve ateş etmeye başlamışlar. Oynadıkları kanlı oyun iliklerine kadar benliklerini ele geçirmiş, kan görmek onları eğlendirmeye başlamış. Yaklaşık bir kilometre takip ettikleri, taciz ettikleri, yaraladıkları ve yere yatırıp hunharca öldürdükleri işçinin yanında sadistçe sevişerek başarılarını kutlamışlar. Sonra bu kez yoldan geçenlere saldırmaya devam etmişler. Kiminin parasını almışlar, tipleri hoşlarına gitmeyenleri çok kötü dövmüşler, bazılarını ise bıçakla yaralamışlar. Son kurbanları ise okula giden on altı yaşındaki bir genç olmuş. Mermileri bitince de silahlarını atıp kaçmaya başlamışlar. Dört saatlik bir süre içinde 12 kişiye saldıran, birisini öldürüp, üç kişiyi ağır diğerlerini de hafif yaralayan Onur ve Robert’i yakalamak için kentte alarm ilan edip tüm yolları kapatan polisler şehir çıkışında ikiliyi fark edince, polis barikatını aşmak isteyen Robert direksiyon hakimiyetini kaybedince kullandığı araba taklalar attıktan sonra durmuş. İşe bak ki ikisi de kazayı ufak sıyrıklarla atlatmışlar...Şimdi ikisi de hapisteler...” Metin bir an ne söyleyeceğini bilemedi. “Doğduğun topraklardan başka bir ülkede yaşamak hiç te kolay olmamalı.” dedi ” Babam anlatmıştı; Avrupa ülkelerine önce işçiler gitti, sonra işsizler daha sonra da sığınmacılar. Avrupa’ya giden işçilerimizin çoğunluğu köy kökenli, bilgisi, görgüsü eksik, doğru dürüst konuşmasını, davranmasını bilmeyen, beceremeyen insanlardı. İlkel bir toplulukta ve kendi ülkelerinde bile dışlanan, küçümsenen ve dertlerini anlatmaktan bile aciz olan bu kişiler Türkçe konuşan katmanların bile en altında bulunuyorlardı. Otuz kırk sözcükle konuşuyorlardı ama o otuz kırk sözcüğü de yanlış telaffuz ediyorlardı. Sonra bu insanlar gelenekleri, görenekleri, alışkanlıkları, kültürleri çok farklı olan bir toplum içinde dilsiz bir şekilde yaşamaya başladılar. Sadece işaretlerle ve Tarzan’ca seslerle anlaşılabiliyorlardı. Zaten onların farkındalığında olan insanların sayısı çok azdı ve onlar insan değil işçiydi. Çoğunun bilmediği bir memleketten gelen bu yabancıların varlıklarına katlanamayacaklarını sergiledikleri tutumlarıyla, konuşma tarzlarıyla, davranışlarıyla her fırsatta gösteriyorlardı. Zamanla onlarla birlikte beklenmeyen sorunlar ortaya çıkmaya başladı, dramalar trajediye dönüşmeye başladı. Boşanmalar arttı. Aileler parçalanmaya başladılar. Polisiye olaylar artarken adliyelerde yabancıların dosyaları çoğalmaya başladı. Uygar bir ülkede yaşamının yarattığı sancılar çoğaldı ve gençlerimiz yeni bir kültür içinde eriyip onlara yaşatılan getto düzeni içinde kişiliklerini kaybedip bu tür olaylara malzeme olmaya başladılar...Çok yazık. Çok üzücü doğrusu...”dedi Kendisine yazılmış bir aşk şiirini dinlercesine Metin’in tok, akıcı ve etkileyici ses tonundan aşk şiirleri dinleme arzusu uyanan Neşe, elini tutup okşadı. “Bir gün bana şiirlerde okursun umarım…Muammer odanda binlerce kitap olduğunu söylemişti…”dedi bakışlarına yüklediği davetiyeyi gönderirken. Hala Neşe’ye olan kızgınlığı geçmeyen Arzu, ikisinin bir süredir fısır fısır bir şeyler konuşup, birbirlerini öpmelerini, okşamalarını izlerken sinirden patlayacak bir hale gelmişti. Metin’i de anlamamıştı doğrusu. Neşe’nin Muammer’i beğenmesi demek onun için önemli değildi? Peki neden önemli değildi? İplik çilesi gibi birbirine karışmış düşüncelerini elediğinde bulacaktı. Kaçmazdı kendisinden. Bu savaş daha bitmemişti. Muammer’in elinden tuttu, “Nasılsın?” Muammer şaşkınlıkla Arzu’ya baktı. “Geçti mi sinirin?” Arzu dudaklarını ileri uzatıp Metinlerin duyabileceği bir sesle, “Öp beni” dedi. Metin değil ama Şerife duydu -Öp beni- sözcüğünü. Elindeki aynayı Metin’e doğru ayarladı ama onlar hala konuşuyorlardı. Bu kez Muammerin tarafına çevirdi. Arzu ile Muammer öpüşüyorlardı, daha doğrusu Arzu, Muammer’i öpüyordu. Ona da şaşıyordu! Birbirlerini sevmeyen insanlar neden öpüşürlerdi ki? Kendisi sevmeyi beceremediği için mi? Sevmeye çalıştığı sırada, karşısındakinin onun içindeki sevgi ateşini göremediği için mi ortada kalmıştı böyle? O arkasında yarım kalmış serüvenler olarak niteleyebileceği hiç bir ilişki bırakmamıştı. O her akşam yattığında ettiği dualarla içindeki sevgi lambasını yakacak bir sevgili istemeye devam edecekti. Bir başkasının onun sevgi lambasını yakmasına izin vermeyecekti. Kimi seveceğine kendisi karar verecekti. Şehirlerarası yolcu otobüslerinin kısa süreli durdukları İzmit durağında otobüsleri durmayınca pişmaniye, simit, poğaça ve su gibi ihtiyaçlarını da karşılayamadılar. Metin ayağa kalktı daracık koridorda ilerleyerek Beden Öğretmeni Süleyman beyin yanına gitti, “Hocam ne zaman ihtiyaç molası verilecek? Karnımız acıkmaya başladı. Tuvalet ihtiyaçları çoğaldı...bunların daha önceden belirlenmesi lazımdı. Bu yolcu otobüsü değil…” Süleyman iri gövdesiyle beraber Metin’e döndü, “Bilmem! Şoföre sormamız lazım…” dedi Metin şoförün yanına yaklaştı, “Kaptan rahatsız etmek istemiyorum ama bir ihtiyaç molası versek iyi olur...”dedi hesap soran bir sesle. “Az kaldı dedi” şoför. Bursa yoluna döndüğümüzde ihtiyaç molası için durucam. On en fazla on beş dakika sürer…” “Kaptan fazla sürmesin ama. İçimizde tuvalet ihtiyacı olan kız arkadaşlarımız var…uzun sürerse altlarına yapabilirler…” dedi teşekkür edip geri döndü... “Arkadaşlar kaptanımız on dakika sonra ihtiyaç molası için durucak haberiniz olsun. Çişleri gelenler-özellikle sidikli Raziye’ye baktı- bir on dakika daha dayansınlar lütfen…” Otobüsten bir alkış sesi duyuldu. Islıklar çalındı... “En büyük kaptan bizim kaptan” sesleri yükseldi. Şerife’nin yanından geçerken eğildi, kulağına iyice yaklaşıp dudaklarını değdirerek “Bu sefer bir çayımı içersin artık değil mi?” dedi. Yanağını okşadıktan sonra Neşe’nin yanına oturdu tekrar. Metin’i izlemekte olan Neşe’nin en mutlu günüydü bugün. Otobüsün içini müzik sesi kapladı. ”Olmaz Böyle Şey...Yoksa Rüyamı. Tam Mutlu Oldum Derken yıktın bütün rüyamı... Neşe, Metin’in gözlerini içine bakıp şarkıya eşlik etmeye başladı. Mutluydu hissediyordu bunu. Ağlatıcı bir mutluluktu bu. Çarpıcı, kavgacı ve acemi bir mutluluktu. Dudaklarından ilk kez öpülmenin sonrasında üretime geçen milyonlarca yeni hücrelerin baş kaldırışının mutluluğuydu bu. Devrimci bir mutluluktu bu. Seksi bir mutluluktu bu, yıldırım çarpmış gibi yakan bir mutluluktu... Yeşimden sonra Esmeray çıktı “Unutama Beni” ile, ardından Nilüfer.. Metin’in yanağını okşamasından sonra felç geçirmişçesine yerinden kıpırdayamayan Şerife, şaşkınlık ile sevinç arasında kısa bir köprüde gidip gelmekteydi. Gözlerini kapamış yanağını, onun ellerinin değdiği yerleri onun gibi okşamaya çalışıyordu yeni hayallerin başlangıcında. Kendisine çay ısmarlayacaktı! Ya rabbim ne kadar mutluyum bir bilsen. Benim yanağımı okşadı. Dudaklarını kulağımda hissettim ha öpmüş ha kulağıma bir şeyler fısıldamış...Çişini unutmuş, dudakların yerleşen ince bir gülümsemeyle önündeki koltuğa bakıp duruyordu. “İyi misin?” dedi Meliha, Şerife’yi dürttü kitap tutan koluyla. “Şarkıdan etkilendim herhalde?” Arzu, Muammer’i öptükten sonra başını Metin’i görebilecek şekilde omuzuna yasladı. Ne konuşuyorlardı acaba? O da tam mutlu oldum derken hayallerini yıkmıştı. Söyle küçük bey şimdi mutlu musun? Ben mutsuzum! Yanımdaki odun ile konuşmadan, hissetmeden, yaşamadan saatleri, koskocaman bir günü demir bir tavada eritip boşa akıtıyorum. Ama suç kendisindeydi. Neşe’nin Muammer’e ilgisini bile bile onu kıskandırmak, moralini bozmak, çatlatmak için Muammer’i sever gibi yapmıştı. O kendini beğenmiş, büyük burunlu, her şeye havalardan bakan ve kendisinden başka kimseyi sevmeyen cadı Neşe’ye ders vermek istemişti ama Metin’in kurtarıcı olarak ortaya çıkacağını nereden bilebilirdi ki? Canı sıkılıyordu. Otobüsten inmek bayılıncaya kadar koşmak koşmak ve bugünü ardında bırakmak istiyordu. Radyoda çalınan şarkılar da moral bozmaya başlamıştı. Şoförün radyoyu kapatması için dua etmeye başladı. Uzaklardaki sıradağlara ince bir sis inmişti. Gökyüzünün Bursa tarafını gri ufak bulutlar kaplamaya başlamıştı. Mavi ve gizemliydi. Otobüs Ankara karayolundan Bursa yoluna girdikten sonra yavaşladı ve yolun sol tarafında kurulmuş olan ve bir köy kahvesini andıran dinlenme tesisinin önünde durdu. Beden öğretmeni Süleyman bey yerinden kalktı, “Çocuklar yarım saat ihtiyaç molası vermiş durumdayız. Şu an saat 11.30 saat tam 12.de hepinizi eksiksiz otobüste yerlerinizi almış olmanızı istiyorum” Eski zamanlarda dinlenme alanı olarak kervansaraylar bulunurdu. İnsanlar mola için kervansaraylarda dururlar, yeme – içme isteklerini, dinlenme ihtiyaçlarını karşılarlardı. Hatta konaklama için de alanlar bulunurdu. Durdukları yerde tarihin izlerini taşıyan bir yere benziyordu. Metin, Neşe’nin elinden tutup kalkmasına yardım etti,” Bu otobüsü senin için durduğumu biliyorsun değil mi?” dedi Neşe şaşkınlıkla Metin’e baktı.” Ciddi misin?” “İhtiyacın vardır diye düşündüm…” gözleriyle Şerife’yi işaret etti, “Zavallı bir saattir kıvranıyor altına yapacak neredeyse…” dedi. “İyi yapmışsın” dedi Neşe. Pantolonunun oturmaktan buruşan yerlerini elleriyle düzeltmeye çalıştı. Ufak el çantasını yanına aldı ve arka kapıya yöneldi. “Sen in ben geliyorum” dedi Metin. Şerife’nin oturduğu koltuğa yöneldi, “Hadi bakalım…” dedi Şerife’ye elini uzattı. “Meliha sen gelmiyor musun?” Meliha olumsuzca başını salladı -hayır- anlamında. Metin’in kendisine gösterdiği ilgiden hoşlanan Şerife bu kez nazlanmadan yerinden kalktı, Metin’in elini bırakmadan arka kapıya doğru giderken Meliha’ya baktı anlamlı anlamlı. Kapıdan indiğinde sıcak hava karşıladı kendilerini. Otobüsün içinde fark edilmiyordu ama güneş tam tepelerindeydi ve ortalık yanıyordu. Neşe’yi göremedi herhalde tuvalete gitmişti. Şerife’ye WC yazılı tabelayı gösterdi, ”Ben seni burada bekliyorum...”dedi. Şerife içini dolduran büyük bir sevinçle Metin’in yanından ayrıldı. Ağaçlar arasına kurulan ve büyük bir köy kahvesine, çiftliğe benzeyen –dinlenme tesisi- nin sıcak, samimi ortamı hoşuna gitmişti. Lokanta, tuvalet olarak kullanılan orta büyüklükteki binanın arkası ağaçlarla doluydu. Bölünmüş ve tahta perdelerle kaplanmış bölümlerden birinde iki at taze ve yemyeşil otları yemekle meşguldüler. Bir başka köşede kalın bir ağaca bağlı bir eşek ağaca sürtünüp duruyordu. Atların hemen yanı başında ise ayaklarına yer sofrasında yemek yiyenler gibi altına almış siyah beyaz bir inek yavaş yavaş geviş getiriyor, kuyruğuyla etrafında dolaşan sinekleri kovmaya çalışıyordu. Görünmeyen bir bölümden ise tavuk gıdıklamaları ile horozun tiz bağrışları geliyordu. Tesisin hemen yanında çatısı ağaç dallarıyla örtülmüş bir çardağın altına kocaman bir karpuz sergisi kurulmuştu. Tam ortasından ikiye bölünmüş kan kırmızısı, siyah çekirdekli karpuza rengarenk sinekler konup konup kalkıyordu. Karpuzların biraz ilerisinde ise yuvarlak, benekli sivri ve yuvarlak kavun yığını vardı. Başında beyaz köylü kasketiyle yaşlı bir adam ufak bir sandalyeye oturmuş gazete okuyordu. Metin kurulan çardağın altına yerleştirilen cüce sandalyelerin ve masanın boş olan ve gölgede kalan bir tanesini seçip oturdu. Muammer ve Arzu’da yoktu ortalıkta. Cihangir, Ebubekir, Halis ve Ali Osman Kanyağın tesiriyle sızmışlar, horlayarak uyuyorlardı. Cebinden çıkardığı sigaradan bir tane alıp yaktı. Gömleğinin düğmelerini çözdü. Saman yüklü kırmızı bir traktör ağır ağır önünden geçti. Büyük ve siyah direksiyondaki kasketli adamın ağzında kırmızı uçlu bir sigara vardı ve kendi kendine bir şeyler konuşuyordu. Traktör’ ün arkasında koşar adım takip eden simsiyah bir köpek havlamaya başlayınca Traktör yavaşladı. Karpuz tezgahına yakın bir masada oturan beyaz sakallı, bastonlu, kasketli, ikisi gözlüklü dört yaşlı adam kendi aralarında konuşuyorlardı. “Adam adam değil ki eşeğin biri…” “Ben onun gibi üçkağıtçı görmedim...” “Bırak şu hayvanı annesini döven hayvandan hayır gelir mi?” “Herifin suratında meymenet yok...” “Bu memleket adam olmaz...” “Bu zamanda kimseye güvenmeyeceksin.” “Öyle çingeneye beylik vermişler tutmuş önce babasını kesmiş...” “Nerden buluyorlar bu paraları? Nasıl kuruyorlar bu apartmanları? Yirmi yıldır çalışıyorum bir gecekondum bile yok...” “Böylelerini hiç konuşturmadan asacaksın...o zaman soysunlar devleti de görelim bakalım...” “Eee ne demişler devlet malı deniz yemeyen domuz…Bal tutan parmağını yalarmış...” “Ben onun parayı nasıl kazandığını bilirim?” “Pisin biridir o…” “O mu? Sakın...onun dolandırmadığı insan kalmadı...” “İmamın ne yaptığını duydunuz mu?” “Ayıp ayıp insan utanır be...” Neşe’yi görünce sağ elini kaldırdı -buradayım- dercesine. Ayağa kalktı, kendisine doğru yaklaşan Neşe’nin elini tuttu, “Gel güzelim...” dedi boş sandalyelerden bir tanesine oturttu. “Muammer ile Arzu’yu gördün mü?” “Bana o kızın adını anma lütfen...” dedi Neşe. Elindeki tepside üstünde dumanı tüten çaylarla orta yaşlı, saçlarını ortadan ayırmış bir adam masalarda oturanlara sormadan çayları dağıtmaya başladı. Yanlarına gelince masaya iki çay bıraktı. Tam ayrılacakken, “İki tane daha bırakır mısınız” dedi ricacı bir sesle. Neşe, Metin’e baktı. “O kız gelirse beni kaybedersin…” dedi sinirli ve hırçın bir sesle. “Yok canım, Şerife için bir tanesi...” “Özür dilerim,” dedi Neşe, “Seni dinlemeden tepki verdim...” Metin’e baktı, sahibinden bir şey isteyen kediler gibi başını yana eğdi… “Anlıyorsun beni değil mi?” Şerife’de geliyordu ama Muammer ve Arzu’dan bir ses çıkmamıştı. “Gel Şerife” dedi Metin elini kaldırdı. Şerife, Metin’in soluna otururken eteğinin bir tarafını Metin’in baldırlarını görebileceği kadar açtı. Bir kişneme sesi duyunca atların olduğu yere doğru baktılar. Simsiyah, besili tüyleri pırıl pırıl parlayan atlardan biri dişi atı kıstırmıştı. Bacaklarının arasından sarkan upuzun aleti fil hortumuna benziyordu. Bir den ön ayaklarını kaldırıp dişi atın üzerine çıktı...Dişi kaçmak kurtulmak istedi ama başaramadı. Atların çiftleştiğini gören Neşe’nin yüzünü birden ateş bastı ve terlediğini farketti. Bir şeyler söylemek ister gibi yerinde kıpırdadı ama konuşamadı. Tuhaflaştı. Uyluklarına bir sancı girdi aniden. Ablasının sevişme sahnesi. Eniştesinin erkeklik organı. Metin ile öpüşmeleri düşüncelerinden hızla geçerken, memelerinin ve dudaklarının şiştiğini hissetti. Ellerini bacaklarının arasına soktu. Şerife ise atın bacaklarının arasında sarkan uzvunu görünce utandı başını çevirdi ve çiftleşmeyi seyreden Metin’i seyretti bir süre. “Acaba erkeklerin de o kadar büyük müydü?” Atın çiftleşme sahnesinden tahrik olan ve Metin tarafından öpülmek, okşanmak isteyen Neşe, Metin’in elini tutup, sıktı istekle. Bacaklarının arasına soktu. ‘Oooo bunlar işi pişirmişler’ dedi Şerife, birden tüm beklentilerinin, umutlarının balon gibi uçup gittiğini hissetti. En iyisi onları yalnız bırakmaktı, “Ben otobüse gidiyorum” dedi. Bardağın dibinde kalan çayı başına diktikten sonra yerinden kalktı. “Sonra görüşürüz” dedi Metin, Şerife’nin arkasından baktı. Uzun süredir kendisine hayran olduğunu biliyordu. Teklif etmiş olsa arkadaşlık isteğini hemen kabul ederdi. Biliyordu bunu. En son Fizik dersi yazılısında kopya çekmek için onun yanında oturmuştu. Eteğini donuna kadar çekmiş, bacaklarına kargacık burgacık bir sürü formüller, şekiller çizmiş yazılar yazmıştı. Şerife’nin bembeyaz bacakları o an için Metin’i tahrik etmiş, başını döndürmüştü ama yazılı bitince unutup gitmişti. Biraz önce yine o beyaz baldırlarını göstermişti kendisine. Kendisiyle birkaç gün çıksa iyi olurdu. Bu konuyu düşünmeliydi. Şerife’nin baldırlarıyla meşgul olan düşünceleri Muammer’in ortaya çıkmasıyla yok oldular...Yüzü kıpkırmızı ve ağlamaklıydı. Korku ve endişeyle etrafına bakınıp duruyordu. Metin’i görünce sevindi, alt dudağı düştü, “Arzu yok! kayboldu…”diyebildi güçlükle... Metin gülümsemek istedi ama Muammer’in yüz ifadesindeki allak bullaklığı görünce ciddileşiverdi, “Nasıl yok Muto, Siz beraber değil miydiniz? Nereye kayboldu ki bu kız?” “Yaa beraber aşağıya indik. Morali bozuktu, durmadan bıktığını, kendisini öldüreceğini tekrarlayıp duruyordu...” “Metin bir şeyler yap...” dedi Neşe, telaşla yerinden kalktı. Etrafına bakındı belki bir şeyler görür umuduyla. “Sen buradan ayrılma güzelim. Ortaya çıkarsa görür bize haber verirsin…”dedi uzanıp dudağından öptü…Muammer’i kolundan tuttu, “Gel benimle...” Lokantanın açık kapısından içeri girdiler. Süleyman Bey ile Coğrafyacı köşedeki masalardan birinde oturmuş masalarındaki ufak tabaklara konmuş olan tatlıdan atıştırıyorlardı. Metin yanlarına yaklaştı. Süleyman, Metin’i görünce kendisini toparladı... “Gel bakalım Metin…” dedi Metin, Süleyman beye doğru eğildi, “Hocam Arzu kayboldu…kendisine bir şey yapmasından korkuyoruz...” Süleyman bey birden telaşlanıverdi, hemen ayağa kalktı, “Tamam dışarda beni bekleyin geliyorum” dedi. Muammer ile dışarı çıktılar, “Nasıl kaybolur? Buradan nereye gider? Neden gider?” “Üzülme buluruz.” dedi Metin, aklına Arzu’nun Neşe’yi kıskanma krizi geldi, “Bu sakın bir yerlere saklanmasın?” Binlere soru işareti beyninde ip atlamaya başladı birden. Kesin kıskançlık krizine girip bir yerlere saklanmıştı. Hissediyordu. Çok yakınlarda bir yerlerdeydi... “Neden saklansın ki?” “Ne bileyim bize ders vermek için, ilgiyi çekmek için, Neşe’yi çok kıskandığı için...” Süleyman bey telaşlıydı. Yüzü kıpkırmızı olmuş boncuk boncuk terlemişti. Koltuklarının altı, göğsünün alt kısmı terden ıslanmıştı. “Çocuklar bu kötü bir şaka değil mi?” dedi Metin’e baktı.. “Çocuklar sizin bilmediğiniz konular var Arzu hakkında o nedenle büyük bir endişe içindeyim. Eğer kendimi öldürürüm gibi laflar ettiyse yapabilir...” ‘Arzu hakkında bilmediğiniz şeyler var’ lafı Metin’i meraklandırdı birden... “Hocam nasıl yani? Bilmemiz gereken şeyler varsa...” “Şimdi değil,” dedi Süleyman Hoca. Muammer’e döndü. “Anlat bakalım..” Muammer susuzluktan kuruyan dudaklarıyla zar zor konuşuyordu, çok korktuğu belliydi ve dokunsan hemen ağlayacaktı. “Hocam o tuvalete girdi bende burada bekledim ama çıkmayınca merak ettim ama otobüsten indiğimizde ölmek istediğini ifade eden kelimeler kullanıyordu...” Süleyman bey daha da telaşlandı, “Ölmek mi?” Başını çaresizce iki yanına çevirdi, “Ah be kızım...” dedi ellerini, beline koyup bir süre düşündü… “Polise mi haber verelim?” “Yok hocam hemen değil o buralarda bir yerlere gizlenmiştir...en iyisi siz burada kalın biz ise etrafı kontrol edelim yok bulamazsak o zaman polise gideriz...” “Tamam o zaman. Hadi Metin bulun şu kızı da gezi zehir olmasın bize o kadar masraf yaptık...” dedi Süleyman Bey. “Merak etmeyin hocam…”dedi Metin. Yoldan otobüsler, arabalar geçip duruyordu ama son anlarda duran bir vasıta hatırlamadı. Bulundukları yerden de bir otobüs kalkmadı? Gözlerinin önünde bir kaza da olmadı? Ayrıca Arzu caddeye çıksa Metin muhakkak görürdü çünkü caddeye çıkmak için çay çardağının önünden geçmek gerekiyordu. Dinlenme tesisi etrafını hızlı hızlı dolaşmaya başladılar. Acaba ormanlık alana mı gitmişti? “En son nerde gördün kendisini?” Muammer, tuvaletin bulunduğu kısmı işaret etti, “En son tuvalete girdi bir daha çıktığını görmedim…” “Peki içeri baktın mı?” Muammer şaşkın şaşkın baktı, “Orası kadınlar tuvaleti ama!” “Yok yaaa…bravo sana. Kız kaybolmuş adamın düşündüğü şeye bakar mısınız...” Metin, kadın tuvaletine doğru yürüdü, kapıdan içeri girdi, “Arzuuu, Arzuuu burada mısın ben Metin…Arzuuu...” Yaşlı, başörtülü bir kadın tuvaletten dışarı çıktı. “Siz kimi arıyorsunuz oğlum?” Metin umutlandı, “Teyzeciğim bir kız arkadaşı arıyoruz. Kumral, orta boylu, zayıf. Üstünde kahverengi kadife bir pantolon üstünde ise saman sarısı bir blüzü var...” Kadını başını salladı,” Haa evet oğlum kendisi tavukların bulunduğu bölgeye doğru gidiyordu…” dedi eliyle nereye gideceklerini işaret etti. Binanın arka tarafına doğru yürümeye başladılar. Atların, ineklerin yanından geçtiler. Gübre kokuları arasına girip çıktılar. Gıdıklama seslerine doğru yürüyünce büyük bir avluda dolaşan onlarca tavuk ve iki horozu gördü Metin. Arzu tavukların kümesine yakın bir yerde yere oturmuş kendi kendine konuşup ağlıyordu... “Ne kadar kısmetsiz kızım ben yaaa. Bıktım artık...kimsesizler yurdunda büyümem, yetişmem yetmiyor gibi...” kendilerini fark edince sustu. Metin’i görünce hüngür hüngür ağlamaya devam etti. “Sen git hocaya bulduğumuzu haber ver” dedi Metin, Arzu’ya doğru yürüdü. “Tamam” dedi Muammer sevinçle koşarak yanlarından ayrıldı. Arzu yerinden kalkıp Metin’e doğru hamle yaptı. Boynuna sarıldı sevgi ve şefkatle. Yanaklarından, dudaklarından öptü ve Metin’in yüzünü ağzından, burnundan çıkan salya ve sümüklerle ıslattı. “Tamam güzelim tamam...” dedi Metin, “Sakin ol bak ben senin yanındayım…” Elinden tutup kümesin kenarında duran kararmış ağaç kütüklerinin üstüne oturttu, yanına da kendisi oturdu. Diz dizeydiler. Arzu titriyordu. “İnan seni hiç istemiyordu sırf bana gıcık olsun diye beni kıskandırsın diye seninle beraber oluyor...” “Tamam canım…” “Her konuşmamızda bana Muammeri ne kadar beğendiğini ve onunla olmak istediğini anlatıyor onunla ilgili hayaller kuruyordu...” “Sen bunları düşünme lütfen. Bursa’ya bir gidip gelelim ondan sonra her şey değişecek merak etme sen.” dedi Metin Arzu’nun yanağından okşadı usulca. “Sen şu herkesin bilmediği sırrını benimle paylaşabilir misin?” Yaşların doldurduğu pırıl pırıl gözlerle Metin’e baktı. “Sen nerden biliyorsun?” “Kimden öğrendiğimin önemi yok!..” Başını öne eğdi. “Annem Almanya’ya giderken benden iki yaş ufak kız kardeşimle beni Yetiştirme Yurduna bırakmış bakamıyorum diye. Ben Bursa’da yetiştirme yurdunda büyüdüm. Annem yaz tatiline geldiğinde canı isterse bizi ziyaret eder ve getirmişse bize bebek gibi oyuncaklar ve çikolata getirirdi. O kadar yalvarmalarıma, yazdığım mektuplara yanıt bile vermezdi. Oysa bizi de Almanya’ya yanına alabilir bende Almanya’da büyüyebilirdim. Yapmadı. Belki de çocukça bir duygu ama hep bizden nefret ettiğine inanmışımdır. Hafta sonu kimi arkadaşlarımız ziyarete gelen aile büyükleriyle oturup bir bankta hasret giderirken, biz de sanki bizim de büyüklerimiz gelecekmiş gibi kapıya yönelerek -gelmeyeceğini bile bile- ziyaretçimiz var mı diye bakardık. Akşamın karanlığı çökene kadar gözümüzü kapıdan ayırmazdık. Boş bir beklentiydi bu biliyorduk, ama umudu bile güzeldi Terk edilmişliğin nasıl bir duygu olduğunu biliyor musun sen? Bizim dünyamızda 'anne' kavramı, yuva ve yurtlarda bakıcıya verilen isimden ibaretti. Yani o kadınlar, üstümüzü-başımızı yıkar, yemek yedirir ve yatırırdı. Ama bunların hepsi iyi değildi aralarında gaddar ve kötü olanlar da vardı. Yetiştirme yurdunda, tacizler, dayaklar, yasaklarla büyüdüm. Bu arada kız kardeşimi bir aile evlatlık aldığı için ben yalnız kalmıştım. Düşüncelerim, duygularım rüzgâra kapılan yapraklar gibi savrulup duruyordu. Rüyalarımda tanımadığım kadınları anne olarak görüyordum. Okula başlayıp yeni arkadaşlar edindiğimde onların birer anne ve babaları olması, her gün okul çıkışında anneleri, babaları tarafından alınması gerçeği içimde bir kıskançlık yaratıyor tüm arkadaşlarımdan nefret eder hale geliyordum. Akıllıydım, güzeldim ama benim annem bir koca için beni ve kardeşimi terk edip kaçmıştı. Bir anne bunu nasıl yapabilirdi? Diğer anneler neden çocuklarını bırakıp kaçmıyorlardı? İlkokulu bitirdiğimde annem ilk kocasından boşanmış bir başkasıyla evlenmişti. Beni yaz tatili için yanlarına aldılar. Altmış yaşındaki üvey babam annem evde olmadığı zaman beni kucağına oturtur ve tatlı sözler söylerken vücudumu okşardı. Sonra geceleri tuvalet bahanesiyle kalkıp yanıma gelmeye ve beni okşamaya başladı. Bir gece yarısı yine yanıma geldi ve beni okşamaya başladı. Her keresinde dişlerimi sıkıp yaptıklarına katlanmaya çalıyordum annemi kızdırmamak, kaybetmemek için. O gece donumu çıkartmak isteyince karşı koydum. Beni dediklerini yapmazsam anneme söyleyeceğini ve evden kovduracağını ama dediklerini yaparsam beni kraliçeler gibi yaşatacağını söyledikten sonra pijamasını indirip cinsel organını okşamamı, öpmemi istedi. Çok korkmuştum. Bağırmaya, haykırmaya başladım. Annem bizi o halde görünce beni kucaklayacağını ve üvey babamdan hesap soracağını sanarak kendisine sarılmak istedim ama o beni tokatlayıp itti, “Küçük orospu demek kocamı elimden almak istiyorsun!” diyerek beni güzelce dövüp kapının önüne koydu. Korkumdan ne yapacağımı bilemez bir haldeydim. Mahallenin bekçisi beni parkta bulduğunda yorgunluktan ve ağlamaktan sızmışım. Karakolda anneme haber verdiler ancak kendisi –benim öyle bir kızım-yok diye yanıtlayınca tekrar yurda dönmek zorunda kaldım. Avukat annemiz nerden bulmuşsa babamın kız kardeşinin adresini bulmuş ve kendisiyle haberleşmiş, halam beni kabul edince İstanbul’a geldim...” “Çok üzüldüm güzelim...”dedi Metin, şefkatle sarılıp kendine çekti Arzu’yu sıkı sıkı sarıldı. “Bilmiyordum, bilseydim her şey çok farklı olabilirdi?” Cebinden çıkardığı sigara paketinden iki tane alıp çakmağıyla yaktı, birini Arzu’nun ıslak dudakları arasına uzattı. “Kimseye anlatmazsın değil mi?” dedi Arzu, Metin’in yakıp verdiği sigaradan derin bir nefes çekti içine, burun deliklerinden beyazlanmış bir halde geri döndü sigara dumanları. “Hayır, ikimizin ortak sırrı olarak kalacak merak etme sen...” dedi Metin, soran bakışlarını Arzu’ya yöneltti, “Madem Neşe’nin Muammeri beğendiğini ve istediğini biliyordun neden Muammerle arkadaşlık kurdun?” Sustu, söylemek istediklerini düşüncelerindeki sözlüklerin içinden çıkarmak için vakit kazanmak istercesine sigaradan ard arda dumanlar aldı, “Bilmem seni kıskandım sanırım.” dedi, tavukların peşinde koşan kırmızı ibikli Horoza baktı. “Ama beni tanımadan nasıl kıskanabildin ki? Sen Neşe’yi kıskanmış olmayasın?..” Arzu aniden dönerek sarıldı ve uzun uzun öptü Metin’i.. “Mmm çok tatlıymışsın ulan...” Metin kendini kaçırmak istedi ama sonra vaz geçti. Bir öpücükten bir şey olmazdı. “Sende çok sümüklüsün” dedi gülerek dudaklarındaki sümükleri ve ıslaklığı elinin tersiyle silmeye çalıştı. “Öyleyimdir...sulu gözlünün tekiyim ve fırsat buldukça ağlarım...” dedi Arzu tüm gerçekleri itiraf edip rahatlayan bir suçlunun sesiyle. “Hadi gidelim bizi merak etmesinler.” dedi Metin, Arzu’nun elinden tutup kalkmasına yardımcı oldu. Arzu başını öne eğdi, titreyen bir sesle “Şimdi n’olucak” dedi. “Bilmem...” dedi Metin, “Her şeyi oluruna bırakalım istersen?” “Neşe’yi bir daha öpersen ben de Muammer ile öpüşürüm...” dedi Arzu kıskançlığın boğuklaştırdığı bir sesle. “Hem istersen ben seninle çırılçıplak ta sevişirim!” “Şimdi bunları düşünmenin sırası değil” dedi Metin içinde yükselen acıma duygusu onu Arzu’ya tanımlayamadığı duygularla bağlayıverdi birden. Sanki yıllar önce kaybettiği kız kardeşini bulmuş gibiydi. Metin’in beline sarılıp yürüyüşüne destek olması Arzu’nun hoşuna gitti. Birden kendini yere bıraktı bayılmış gibi. Metin yere düşmeden belinden yakalayıp kendine doğru çekti. “Güzelim...Arzu...” Arzu, Metin’in boynuna sarılıp karşı koymasına fırsat vermeden dudaklarını dudaklarına bastırdı. Beraberce yere düştüler. “Benden kurtulamazsın artık,seni sevgimle boğmak istiyorum, senin kadının, cariyen olmak istiyorum...” “Yapma...” dedi Metin… “Bizi merak ederler...” yerden kalktı. Arzu’nun da kalkmasına yardım etti… “Gidelim artık..” “Tamam, tamam” dedi Arzu, Metin’in koluna girdi. Yürüdüler. Süleyman hocanın yanına gidene dek hiç konuşmadılar...Kendilerini görünce sevincini belli eden Süleyman Hoca tam bir şeyler söylemeye hazırlanırken, “Hocam tavukların yanında duruyordu…bir yere kaybolduğu filan yok. Muammer yanlış alarm vermiş...” dedi. “Ah be kızım” dedi Süleyman Hoca, gülümsedi, “Sağ salim bulduk ya seni gerisi önemli değil...” dedi. “Şimdi doğru otobüse geç kalmayalım...” Sevgiyle Metin’in sırtını sıvazladı...” Beden dersinden sana helalinden bir on verdim gitti...” dedi gülerek. “Sağol hocam ama kabul edemem ben görevimi yaptım...” dedi masumca. “Tamam şımarmayalım...” dedi Süleyman Hoca. Otobüse bindiler, tüm gözler birden kendilerine çevrildi. Metin Arzu’yu yerine, Muammer’in yanına oturttu. Eğildi “Söylediğimi unutma” dedi. Yanağını okşadı sevgiyle. Metin’in Arzu’nun yanağını okşadığını gören Şerife bir kez daha şaşırdı! Neler oluyordu? Neler yaşanmıştı kendisi otobüse bindikten sonra? Metin, Neşe ile değil miydi? Yoksa Metin ikisini de mi idare ediyordu? “Nereye bakıyorsun?” dedi Melahat okuduğu kitaptan başını kaldırıp...“Hem madem bu kadar meraklısın neden arkada oturmuyorsun?” “Esasında iyi fikir ”dedi Şerife. Ayağa kalktı, Metin’in hemen arkasındaki koltuk boştu. Meliha ile beraber oturacağına tek başına otururdu. Arkaya doğru yürüdü... Şerife’nin kendisine doğru geldiğini gören Metin sol kolunu koltuğun kenarına koydu. Tam Şerife geçerken elini uzatınca baldırlarını ve uyluklarına çarptı kaza süsü vererek. Metin’in parmaklarını dönünün üzerinde hisseden Şerife allak bullak oldu, heyecanlandı, ayakları titremeye başladı, kendini koltuğa atıp yaslandı ve derin bir oh çekti. Yolculuğa oturduğu koltukta başlamadığı için kızıp kendine lanetler yağdırdı. Elini, Metin’in parmaklarının değdiği yerlerde dolaştırdı. Otobüs hareket ettiğinde saat 12’yi geçiyordu. Sön birkaç saatte yaşadıklarından allak bullak olan ve canı sıkılan Metin körfezin güney kıyılarında Samanlı Dağları'nın yamaçlarında yer alan Gölcük’ün bulunduğu yeşilliklere baktı. Bağları, bahçelerini görmek istercesine. Yavuz zırhlısının tamiri için kurulan Askeri Gölcük tersanesinde yenilenmek için gelen gemiler, denizaltılar olup olmadığına baktı. Hafif dik yamacı çıkarlarken otobüs önce yavaşladı sonra durdu. Ön kapıdan 4 arka kapıdan 4 jandarma eri içeri giriverdi. “Kimlik kontrolu...Hiç kimse yerinden kıpırdamasın. Herkes hüviyetlerini çıkartsın...” Ön kapının yanında Süleyman Bey ve Coğrafya hocaları Demet Hanım Jandarma Uzman Başçavuş ile bir şeyler konuşuyorlardı. Dışarda iki askeri Jeep ve ellerine makineli tüfekleri otobüse çevrilmiş askerler vardı. Metin cebinden çıkardığı hüviyetini kendine ters ters bakan Jandarma erine uzattı. Kaşlarının kalınlığından doğulu olduğunu anladığı er uzun uzun bir kendisine bir hüviyetine baktı sonra geri verdi. Tam bu sırada arkadan bir ses yükseldi. “Komutanım burada bir şahsın hüviyeti yok. Ne yapalım?..” Metin ayağa kalktı. Ebubekir içkinin kanlandırdığı gözlerle Jandarma erine bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. “O bizim sınıf arkadaşımız Ebubekir...” dedi Hüviyetini kontrol eden Jandarma, ters ters baktı “Sen karışma!” “İyi de o bizim arkadaşımız, bütün okul, oturduğumuz semt tanıyor onu. Şimdi hüviyetini unuttuğu için...” Kapının önünde duran komutana döndü, “Komutanım o bizim arkadaşımız. Biz hepimiz ona kefiliz. Lütfen affedin...” Jandarma eri kolundan tutup yerine oturtmaya çalıştı, “Sana karışma dedim...” Metin “Çek elini üzerimden...”diyerek kendini geri çekti, “İnsan gibi otur de otururuz...” Otobüsün içinden birden homurdanmalar duyulmaya başlandı. “Tamam çocuklar tamam...” dedi Komutan, sonra şoföre dönüp “Devam edebilirsiniz” dedi. Süleyman Bey ile Coğrafyacının ellerini sıktıktan sonra indi. Otobüs tekrar hareket etti. Ebubekir, Metin’in yanına gelip sarıldı,” Sağol keko” dedi içtenlikle. “Bundan sonra sana benim olduğum minibüs bedava...” Neşe ve Arzu ikisi de ayni anda ayni düşüncelerle Metin’e baktılar ve derin bir iç çektiler. Melahat hala elindeki kitabı bitirememişti. Şerife Metin’i kendine bağlamak için büyü yapmaya karar verdi. Muammer kendisine aşık olduğunu itiraf eden Neşe ile öpüşme hayalleri kuruyordu. Birden bir gürültü duyuldu. Coğrafyacının “Dikkat Tavşan...” çığlığından sonra Oturdukları koltuklar sallandı önce sonra yalpalayan otobüs sol yanına devrilirken Metin Şerife’nin üstüne düşüp sarıldı…otobüs bir süre asfaltta sürtünerek ve kıvılcımlar saçarak yoluna devam ettikten sonra durdu... Tavşan kurtulmuştu. Erdem Buyrukçu
Gercekedebiyat.com
















YORUMLAR