Selim'in hikayesi
1. O yıl Çukurova en sert kışını yaşıyordu. Şehrin dış mahallelerini ancak yalayıp geçen kar Torosları mesken tutmuştu. İlkokulda ezberletilen ‘Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı’ nakaratı bu kış yerini titreyen dallara, çatı kiremitlerini yerinden eden fırtınalara bırakmıştı. Sabahın erken saatlerinde işe yetişenlerin, işi olmayanların laf yememek için kendilerini dışarı atanların yahut ev sahibinden köşe bucak kaçanların bir Taksim- Tünel tramvayına salkım saçak tutunuşları gibi bu hayata da öyle tutunanların gayretlerine o yılın kışı belâ kesilmişti. Bina yaşının asırlık olduğu evlerde duvar çatlaklarının, çatı akıntılarının ve helâ tıkanıklığının sonu yoktu. Çıkan her tamirat başka bir tamiratın habercisi oluyordu. Üstelik kışı ancak geçirir dedikleri odun ve kömürü kendilerinden daha kuru tutmak zorundaydılar. Selim’in birkaç gündür süren öksürüğü ateşli bir hâl almış annesini uyku tutmaz olmuştu. Sağlık ocağından vurdukları iğne geçici bir rahatlık verse de annenin huzursuzluğu dinmiyordu. Her sabah oğlunu yan komşuya bırakıp evlere temizliğe giden annesi yine her sabah canının yarısını neredeyse her gününü kapı komşularının geçim sıkıntılarını, okuldan kaçan çocuklarını, bir türlü memnun edemedikleri kaynananın eziyetlerini, bunlar yetmezmiş gibi kocalarının sokağın sonunda bıraksalar kendiliğinden çökecek eve yeni taşınan tombul bir dula yardım niyetiyle dadanmalarını dinlemekle ve onlara kendince yol göstermekle geçiren Fatma ablaya bırakıyordu. Mahallenin Erkek Fatma dedikleri bu sıska, altmışına merdiven dayamış, iki kez evliliğin kıyısından dönmüş ve ağzından sigara ve küfür eksik olmayan bu kadın söylendiğine göre akrabalarından gördüğü vefasızlığa fena incinmiş, nihayetinde hayatın yavaş akan bir dereyi andırdığı bu dar sokakta huzuru bulmuştu. Artık ne paragöz akrabalara ne de zampara erkeklere kalan ömründe yer vardı. Ama o ilk sabah, annesinin kucağında uykulu gözlerle Selim’i gördüğü o sabah biçare yavruya kanı hemen kaynamış, onu hiç olmayan evladı yerine koymuştu. Karşılık beklemeden ilgilendiği bu sabiyle yıllar önce yitirdiği neşeyi yeniden hatırlamıştı. Annesinin az da olsa para teklifine hiç yanaşmamış ama arada mutfak tezgahına bıraktığı çaya şekere ses çıkarmamıştı. Selim’in kafa kağıdında baba hanesi bir boşluktan ibaretti. Mevsimlik çalışan ırgatlar misali üç beş ayda bir başını sokacak dam değiştiren bu adam Selim doğmadan çok önce kendine paralı bir dul bulmuştu. ‘Beni bekleme, sağa sola da sorayım deme’ diye tembihlemişti bir zamanlar peşinden ayrılmadığı kadına. Birkaç gün sonra Selim’in neşesi yerine geldiğinde annesi kararını vermişti. Gündeliğe çıkmadığı bir öğle vakti ona bayramlık kıyafetini giydirip çarşıya çıktılar. Ana-Oğul el ele dükkân vitrinlerini seyrede seyrede caddenin bir başından sonuna kadar yürüdüler. Bu yorgunluk her ikisini de acıktırmıştı. Bir esnaf lokantasına girdiler. Her hafta düzenli gittiği evlerden birinde karısını bir trafik kazasında kaybetmiş (kendi kullandığı bir arabanın takla attığı söyleniyor), tek çocuğu da Azerbaycan'da bar işleten bir adamın yakınlığını bulmuş zamanla da yatağını paylaşır olmuştu. Yorgunluğu ve yılgınlığı yüz çizgilerini derinleştirse de halâ alımlıydı. Günün birinde hangisinin onu bulacağını bilmiyordu; Selim’in bıkıp usanmadan nerede olduğunu sorduğu ve neden gelmediğini merak ettiği babası mı yoksa hangi köşeden çıkacağı meçhul ikinci şansı mı? Tabağıyla oyalandığını gören annesi garsona saatin kaç olduğunu sorup aceleyle iki kaşık Selim’in ağzına tıktıktan sonra her annenin yaptığı gibi tabağı sünnetledi. Esirgeme Kurumunun bahçesine adım attığında binaların soğuk ve insanı davet etmeyen görüntüsüyle irkildi. Böyle binaları neden griye boyarlardı sanki. Kalbi patlayacakmış gibi atmaya başladı. Geceler boyu düşündüğü ve tiksinerek verdiği kararı son bir defa birlikte atacakları bu yirmi otuz adımda yeniden düşünmek istedi. Talih dedikleri bu kadar mı kör olurdu? Günden güne dibine çekildiği girdabın tek avuntusu biricik oğlunu yorgun dönüşlerinde göremeyecek, sıcacık bakan gözlerinden aldığı cesaretle bu hayatın yakasına yapışamayacaktı. Herhangi bir gün onsuz nasıl başlar ve nasıl biter hiç bilmiyordu. Ama sonra Devlet Baba’nın ona kendisinden daha iyi bakabileceğini, adam olması için okutabileceğini, okumasa da iyi kötü bir işe yerleştirebileceğini düşündü. Hastalandığında yanında hep birileri olacaktı. Gözü arkada kalmayacaktı. Hissettiği suçluluk duygusundan olacak kimsenin dikkatini çekmeden basamakları kalan gücüyle çıkıp Selim'in şaşkın bakışlarıyla Müdür’ün odasına vardı. Kapıya hafifçe vurup içeriye girdi. Masanın gerisinde birinin oturduğunu gördü. Ama ışıksız ortamda yüzü tam seçilemiyordu. Pencereden sızan bulutlu havanın cılız aydınlığı da yardımcı olmuyordu. Müdür Bey'in koltuğa gömülü bodur siluetinden davudi bir ses çıkması şaşırtıcı bir şeydi. Odanın yarı karanlığından olsa gerek, masadan gelen ''Ne istemiştiniz?'' sorusu sanki semânın ikinci katından geliyordu. Kapısından girdiği bu bakımsız bahçe, donmuş bitkiler, yaşam belirtisi olmayan binalar ve şimdi de bu soru onu savunmasız bırakmıştı. Kısık bir sesle: “Babasıyla imam nikahımız vardı. Çalışmak için başka bir şehre gitti. Bir gün gelir diye bekledik. Bazı zamanlar para gönderirdi birileriyle, sonra o da kesildi. Bir daha haber alamadık. Şehir değiştirmiş diyorlar. Bakacak kimsemiz yok.” Müdür Bey'in insanı geren sessizliği devam ediyordu. Ona göre bunlar hiç yabancısı olmayan mazeretlerdi. Ama feleğin sillesinden kaçamayan biçarelerin de üzerine gidecek değildi. Kadıncağıza masanın yanındaki koltuğu işaret ettikten sonra dahili telefondan görevliyi aradı. ‘Evladım, üç çay, biri paşa çayı olacak’ dedi. Kadın son bir gayretle ‘Bir adam beni nikahına almak istiyor ama çocuğumu kabul etmiyor’ deyiverdi. (Gözleri pabuçlarına takıldı, ortasında küçük bir fiyonk kondurulmuş olanlardan. Bir ikindi vaktiydi. Selim'in babası almıştı onları hastane dönüşü. O akşam erkeğine sevdiği yemeği yapacak sonra belki sobanın yanına serdikleri battaniye üzerinde sevişecek ve uygun bir anında müjdeli haberi kulağına fısıldayacaktı.) Yer yarılaydı da içine gireydi şimdi. Utancından oğluna bakamıyordu. Baksa Selim'in altını ıslattığını görecekti. Ama odanın ışıksız, yarı karanlık hali ikisini de saklıyordu. Uzun bir sessizlik oldu. Kış gününün erken karanlığı çökmek üzereydi. Selim Devlet Baba’nın kucağına verildiğinde beş yaşındaydı. Annesi aynı akşam emekli bir imamla şehri terk ettiğinde komşularıyla vedalaşamadı. Selim'in gelmediği ertesi sabah Fatma Kadın cezveden taşan kahveye küfrediyordu. 2. Yeni yılın telaşı insanları hareketlendirmiş, bir yerden komut almışçasına para harcama heyecanına kendini kaptırmış, binlerce insanı alışveriş merkezlerine toplamıştı. Evlerde de tatlı bir kıpırdanma yaşanıyordu. Sabahın erken saatlerinde kocalar işe, çocuklar okula uğurlandıktan sonra evde kimler kaldıysa bayram temizliğini andıran hummalı bir çalışmaya girişmişlerdi. Pencereler soğuk havaya rağmen ardına kadar açılıp odalar havalandırılıyordu. Haftalardır ihmal edilen köşe bucak süpürmeler de bu sayede aradan çıkarılıyordu. Ayakları yerinden oynasa da bir türlü gözden çıkarılamayan ve neredeyse mutfak dolaplarının yarı yükünü çeken, eksik Paşabahçe bardak ve çanakların ya da bir zamanlar mahalleden birinin cesaretini toplayıp Girne ve Lazkiye'nin ucuz pazarlarından getirip kârına sattıkları şerbet takımları, küllükler, zakkum çiçeği ya da Aziz Nikola Katedrali desenli tepsilerin caka sattığı aile yadigarı vitrinlerin sabunlu bezle tozdan arındırılması ise tam bir angaryaydı. Hepsi sanki adı konulmamış, konulmasından kaçınılmış bir geleneği andırıyordu. Bütçelerine göre ziyafet derdine düşen ev halkının imdadına o geceyi birlikte geçirecekleri konu komşu, eş dost yetişiyor, akşama kurulacak sofranın bir ucundan da onlar tutuyordu. İzmir köfte, yazdan kurutulmuş bamya, yalancı dolma, babagannuş, ıspanaklı börek sofranın olmazsa olmazlarıydı. Ama bazen de kimin getireceği unutulur [SE1] ve masadaki tavuklu pilav, sebzeli pilav ya da nohutlu pilav o akşam ‘Vallahi olmaz darılırım!’ ısrarlarıyla her tabağa az da olsa konulurdu. Yere serilen sofrada kendilerine yer bulan çocuklar içinse önemli olan tabaklarının hiç boş kalmamasıydı. Masadaki büyüklerin gürültülü konuşmaları ve sonra bir anda kopan kahkaha sesleri ve en nihayet saatler gece oniki’yi vurduğunda yeni yılın gelişine kocaman gözlüğü, yakasına konan siyah bir kelebeği andıran papyonu ile etrafındakilerin hayranlıkla izlediği bir adamın ekranda görünmesiyle masaya çöken 2-3 dakikalık sessizlik yıllar geçse de unutulmazdı. Yeni yılın gelişini kutlamak o bir avuç insanın birlikte vakit geçirmekten keyif aldığı, sonu gelmeyen sıkıntılarını bir geceliğine unuttukları dünyanın kat ettiği bir başka döngüden ibaretti. İnsanlar yeni bir yılla birlikte bu sefer sahiden geleceğine inandıkları huzura ve çıkacakları düzlüğe inanıyorlardı sadece. Bu beklentinin masumiyetine inananlar bu geceye şiddetle karşı çıkanlara yarı şaka yarı ciddi: “Aman canım ne var bu kadar büyütecek, Hıdrellez akşamlarında gül ağacının altına bıraktığımız dilekleri, Hac için çiziktirdiğimiz pasaportları ne çabuk unuttun. Hem geçen yaz köye düğüne gittiğimizde, senin kız dere kenarındaki ağaca çaput bağlamadı mıydı” diye sorar, karşıdan da bir cevap beklemezdi. Yıllar sonra, işte yine bir yılbaşı akşamında karanlığın çökmesiyle birlikte evlerde ve alışveriş yerlerinde azalan telaşın yerini lokantalar, barlar ve eğlence mekanlarında artan kalabalıklar almaktaydı. Hâli vakti yerinde kimi aileler, kafa dengi iş arkadaşları ve arada romantik çiftler önceden ayırdıkları masalarında yeni bir yılı karşılamak için yerlerini almışlardı. Evlerinden çıkamayan ya da kalabalığa karışmak istemeyen birçokları gibi tek başına yaşayanların da imdadına moto kuryeler yetişiyordu. Şehrin birkaç noktasında hizmet veren, yemeklerin çeşidi ve lezzetiyle meşhur lokantasında işler saatlerin ilerlemesiyle daha yoğun bir hâl almış gerek salondakilere gerekse evlere gidecek siparişlere yetişmek artan bir kargaşaya yol açmıştı. Telefonda siparişleri alan kasiyer kızın sırıtan nezaketi, ilerleyen dakikalarda kendini ele vermişti. –Yakamoz Restoran, buyurun! – …. –Sesinizi alamıyorum –.... –Deniz ürünlerimiz yok beyefendi –.... –Nerden bileyim beyefendi, öyle koymuşlar adını. –.... –Sesimi yükseltmiyorum ki! Lokantadan ok gibi fırlayan kuryeler, şehrin kalabalık trafiğinde taşıdıkları paketleri zamanında ve soğutmadan yetiştirmek zorundaydılar. Aksi halde, müşterilerin paylamaya meyilli bakışlarıyla karşılaşabilirlerdi. Oysa moto kuryelik, onların ne hayali ne de aldıkları eğitimin sunduğu bir işti. Birçokları için geçici düşünülen kuryelik zaman geçtikçe içine çekildikleri bir bataklığa dönüşüyordu. Her birinin motosiklet kullanma yeteneği dikkate değerdi. Mahalle muhtarlarını aratmayan mesken ezberleri vardı. Ah, bir de yollarda kendilerine ayak altından çekilmesi gereken böcek muamelesi yapılmasa ve hayatlarını tehlikeye atma pahasına siparişi yetiştirdiklerinde kapıyı açan müşterinin birazdan yiyeceği pizzanın sıcaklığını kaç aracın hatalı sollanması ve ışık ihlali karşılığında muhafaza edildiğini bilse yaptıkları bu iş belki daha fazla çekilebilirdi. Siparişleri alan kızın sinir katsayısı her sipariş sonrası artmış olacak ki yerini sabaha kadar alacak olan arkadaşına yirmi dakika erken bırakmıştı. Hiç susmayan telefonlardan alınan siparişler paket servisine oradan da kuryelere teslim ediliyordu. Sıradaki sipariş lokantanın müdavimlerinden Tolga Bey'den geliyordu. Lokanta dışında sırasını bekleyen tek bir kurye kalmıştı. Sigarasını yeni yakmıştı ki içeriden gelen bir sesle yanan kısmı koparıp attı. “Acele et Selim, Tolga Bey’e!“ 3. Tolga Bey belli başlı bir işi olmamasına rağmen varlıklı bir insan gibi yaşamını sürdürüyordu. On beş yıl süren evliliği ayyuka çıkan bir gönül macerası yüzünden bitmişti. Orta yaşlarda olmasına rağmen kendini bırakmamıştı: kondisyon salonunda ter atıyor, yediğine içtiğine dikkat ediyordu. Bütün bu gayreti onu yaşından daha genç gösteriyor ve elbette karşısına çıkan her fırsatı değerlendiriyordu. Evden çıkmadığı bazı akşamlarda yemeğini Yakamoz Restaurant’tan istetiyordu. Çocuklarıyla arası hemen hemen hiç yoktu. Aslında kimseyle yoktu. Oturduğu apartmanda kimseyle selamlaşmıyor, aidatını yöneticiye havale ile gönderiyordu. Bina sakinleri de onunla yüz yüze gelmemeye çalışıyordu. Kazara asansörde karşılaşacak olsalar kuru bir günaydın ve iyi akşamlarla yetiniliyordu. Kapısını açtığı tek kişi haftanın üç günü lokantadan siparişleri getiren kurye Selim'di. Kapı önündeki hızlı teslimatın yerini zamanla kısa sohbetlere ve gereksiz sorulara bırakmıştı; İşinden memnun muymuş, ailesinin yanında mı yoksa tek mi yaşıyormuş, okumayı neden düşünmemiş, müşteriler ona zorluk çıkarıyor muymuş? Selim de bu soruları fazla düşünmeden ve pek de doğru olmayan cevaplarla geçiştirirdi. Ta ki Tolga Bey'in neşeli tavırları ve cömertçe bahşişleri Selim'in çekingenliğini kırana kadar. Lokantanın sakin ve siparişlerin seyrekleştiği zamanlarda Tolga Bey'in küçük ikramlarını bile reddetmiyordu. Gözü pek kişiliğine yakışan sağlam fiziği ve ergenlik yıllarında başından sıkça geçen ilkin hem cinsleriyle ve sonra yurttan arada kaçan kendinden büyük kadınlarla yaşadığı yakınlıklar Selim’i bu hayatta fazlasıyla umursamaz yapmıştı. ‘Ne olacak ki? Çok kaşınırsa vurur geçerim.’ Diyordu hınzır bir gülümsemeyle. Yine bir akşam vakti Tolga Bey çayları tazeleyip konuya girdi. “Bak Selim sen iyi bir delikanlısın, yüreklisin de.” “Eyvallah abi.” “Ama artık büyüdün ve yıllar çok çabuk geçiyor. İleride sorumlulukların da artacak, hem bir kız arkadaşın da var sanırım.” “Nasıl bildin abi, söylemedim ki?” “Kitapları karıştırıp şiirlerden alıntılar yaptığını biliyorum.” “Evet var abi, ama bizim iş biraz zor.” “Niye zor olsun ki, Selim?” “Kızın babası mesleğimi sormuş. Ailemi de. Sonra kızmış işte. Olmaz diye kestirip atmış.” “Bir fikrim var Selim. Gel seni bir bankaya güvenlik görevlisi olarak alalım. Tanıdığım bir banka müdürü var. Önce seni bir kursa yazdırmak gerekiyor, sertifika şart. Gerekli evrakları hazırla.” Tolga Bey'in evde olduğu zamanlarda uzun sohbetler yapıyorlardı. Sağlık raporunun özel bir hastaneden alınmasına yardım etmişti. Sonuç beklediğine değmişti. Selim içtiği onca sigaraya rağmen sapa sağlamdı. O kadar detaylı bir taramadan neden geçtiğini anlayamamıştı ama sormak da istemedi. ‘İşler böyle yürüyor’ diye geçirdi içinden. Kursun bitimine altı hafta kalmıştı. Tolga Bey'in şehir dışına yaptığı geziler sıklaşmıştı. Çoğu zaman İstanbul'a gidiyor, iki üç gün kalıp dönüyor, hemen ardından da Hatay ve Mardin'e geçiyordu. Uğradığı şehirlerden eli boş dönmüyor Selim için ya bir şiir kitabı ya da oranın şekerlemesinden getiriyordu. Yine bir seyahat dönüşünde Selim'i aradı ve önemli bir konuda konuşmak istediğini söyledi. Meselenin zaman yitirmeden halledilmesi gerekiyordu. Sesinde alışık olmadığı bir tedirginlik fark ediliyordu. Selim lokantadan iki saat erken çıkabileceğini söyledi. O akşam ilk kez İstanbul'da ayrı yaşadığı oğlundan ve onun dört yıldır süren böbrek yetmezliğinden bahsetti. Sürekli diyalize girdiğinden ve donör bulunmazsa gencecik bir insanın hayatının kararacağından da. Derin bir nefes alıp vermesiyle omuzlarının çökmesi bir oldu. Selim'den kendisine yardım etmesini, tek böbreğini vermesi karşılığında çok ama çok yüklü bir miktar parayı hemen yarın kendisine vereceğini söyledi. Selim donup kalmıştı. Ne diyeceğini bilemedi. Sadece ‘yarın’ diyebildi. ‘Yarın akşam uğrasam olur mu?’ Eve vardığında gece yarısını çoktan geçmişti. Üzerindeki ağırlıktan kurtulmak için duş almak istedi. Vazgeçti. Paketteki tek sigarayı yakabildi sadece. Bir an önce uyumak istiyordu. Ertesi sabah her zamankinden daha erken uyandı. Yatağını topladı ve duşa girdi. Neredeyse bir haftadır üşendiği sakal tıraşını oldu. Gözleri aynadaki yüzüne takılı kaldı. Kendisini yaşıtlarından daha erken büyüten kaderinin neden acele ettiğini anlamaya çalıştı. Önce iş yerine uğramalıydı. Tecil için Askerlik Şubesine gitmesi gerektiği türünden bir mazeretle o gün için izin kopardı. Acıkmıştı. Hiç vakit kaybetmeden yıllar önce yurt arkadaşlarıyla izinli olduğu günlerde, kapılar kapanmadan son bir kez oturup çay içtikleri kafeye gitti. Vereceği kararda yalnız olmak istemiyordu. Karışık tostunu ve çayını ısmarladı. Tolga Bey'in teklif ettiği parayı ömründe göremezdi. ‘Ev alırım, bir de araba, belki taksicilik yaparım. Ya da bir kafe açarım. Annemi çağırsam gelir miydi acaba, Fatma Teyze’yi de alırdık yanımıza üçümüz yaşardık, çalışır bakardım onlara, ayrılmazdık bir daha.’ Hayalleri arasında evlilik yoktu. Tolga Bey sadece duymak istediklerini duymuştu. Bütün şiirler annesi içindi. ‘Evlilik, sevdiğimiz insanların mağduriyetine yol açmamalıydı.’ ‘Önce onların hayatları’ diyordu. ‘Önce onların hayatlarını yoluna koymalı, iyileştirmeliyiz’ diyordu. Öte yandan gencecik bir insanın hayatı söz konusuydu. ‘Ona yeniden sokaklarda yürüme şansı verebilirim, belki çok da yorucu olmayan bir iş bulur ve belki evlenir’ diye düşündü. Ama bir an için hayatın da kendine ait planları olduğunu hatırladı. Bunu en iyi kendisi bilmeliydi. O halde hayallerin dizginleri elinde olmalıydı. Kalkmadan önce bir çay daha söyledi. Arkasına yaslandı. Yüzünde verdiği kararın rahatlığı vardı. Kafenin karşısındaki Çocuk Esirgeme Kurumunun soluk rengi bile keyfini kaçıramadı. Birkaç gün sonra annesi bankadan gelen bir ihbarla adına yüklü bir miktarda hesap açıldığını öğrendi. Bunun hep beklediği ikinci şansı olduğunu düşündü. Titreyen elleriyle kendine kahve yapan Fatma Kadın ömrünün sonunda gelen bu paraya küfretti. Selim'e gelince ondan bir daha haber alan olmadı. Kimi evlenip çoluk çocuğa karıştığını, kimileri de uzak bir şehirde kafe işlettiğinden bahsetti. Edirne- Keşan yolunda bir arazide artık tanınmayacak hale gelen ve göğsünde dikiş izleri olan, bütün iç organları sökülüp alınmış biri ise unutulup gitti. Ahmet Kulaklı [SE1]İşaretli kısım cümlenin diğer kısmıyla ilgisi yok gibi görünüuor. Uzun ve kompleks cümlelerden mümkün olduğunca kaçın!
Gercekedebiyat.com
















YORUMLAR