necdet-calp-ozal-20260414131357058.jpg


6 Kasım 1983 günü…

On iki eylül darbesinin üzerinden üç yıl geçmişti. Yeni bir anayasa yapılmış, yeni partiler kurulmuş, eski siyasilerin büyük çoğunluğu konseyden veto yemiş, siyasi yasaklı olmuşlardı. Bu durumda yeni bir seçime gidiliyordu.

Üç siyasi parti vardı:

Darbecilerin kurdurup desteklediği Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), solcuların oluşturduğu Halkçı Parti (HP) ve merkez sağdaki Anavatan Partisi (ANAP)…

ANAP lideri Turgut Özal, yeni bir siyasetçi, yeni bir liderdi. Partisinde mimarlar, mühendisler, şirket yöneticileri, tanınmış maliyeciler, planlamacılar ve takunyalı bilinen kişiler vardı. Propaganda gezilerinde en rahat olan oydu. Yumuşak üslubu, ülke sorunlarını en iyi bilen uzman görüntüsü ve partisinin kısa adının Adalet Partisi’ni andırması büyük avantajdı.

MDP devlet partisi idi.

Halk bu partiye “Asker partisi…” ya da “Paşaların partisi…” adını vermişti. Genel Başkanı emekli Orgeneral Turgut Sunalp, Genel Sekreteri TRT eski Genel Müdürü Doğan Kasaroğlu’ydu. Ama genel başkana istikamet belirleyen yardımcısı Yılmaz Hocaoğlu idi. “Paşam sağda…” diye uyarır, Paşa bakmadan elini kaldırıp sağ tarafı selamlardı. “Solda Paşam” dediğinde sola el sallardı. “Paşam puronuz” der, bir partili Paşa’nın puro’ sunun ucunu makasla keser yakardı.

Paşa bulut gibi üflerdi dumanı...

“Paşam viskiniz!” dediğinde, buzlu viski bardağı masaya konurdu. Paşa, ‘paşa paşa’ viskisini yudumlardı. Yılmaz bey heyecanla seslenirdi: “Paşam sağda kalabalık var…” Turgut Paşa o yana döner, sekiz on büyük baş hayvan ve köpeği ile tek başına bir Sığırtmaç’ı selamlardı.

Geziyi izleyen gazeteciler çok eğlenirlerdi.

Komikti, bir tuhaftı Sunalp Paşa’nın MDP’si…

Başlamadan bitmiş gibiydi…

Necdet Calp Başkanlığındaki Halkçı Partiyi ise gittikleri yerdeki CHP’lilerin çoğu tanımaz, bilmezdi.

Kısaca…

Seçim kampanyası başladığında topumda bir tedirginlik vardı. Halk, tek televizyon kanalı, TRT ekranlarından yapılacak bir açık oturumla görüş sahibi olabilirdi. Bugün gelişmiş ülkelerde uygulanan ve özellikle seçim dönemlerinde geçerli bir yöntem olan açık oturumlar, o günlerin Türkiye’si için de geçerliydi. Parti liderleri gerek seçimlerde gerekse diğer zamanlarda yalnız TRT’nin olduğu ve daha sonra özel televizyon kanallarının kurulduğu yıllarda ekranlara çıkarak memleket meselelerini tartışmışlardı.

Seçimlere kısa bir süre kala…

22 Ekim 1983 günü akşamı Milliyetçi Demokrasi partisi genel başkanı Turgut Sunalp, Halkçı parti genel başkanı Necdet Calp ve Ana Vatan genel başkanı Turgut Özal TRT televizyonunda bir araya geldiler.

Açık oturumu Hüsamettin Çelebi yönetiyordu.

Program sona erdiğinde konuşulan konular değil de Necdet Calp-Turgut Özal tartışması kalmıştı belleklerde…

Boğaz köprüsünü satarım, sattırmam tartışması…

Necdet Calp, “Ben köprüyü sattırmam” diyerek konuyu ateşlemiş; Özal ise “satarım…” diye tutturmuştu. 12 Eylül darbecilerinin desteklediği Orgeneral Turgut Sunalp ise, hiçbir varlık gösteremeyerek halkın gözünden düşmüştü.

Seçimler öncesi, “5’i Bir Yerde” adıyla anılan Kenan Evren (Genelkurmay Başkanı), Nurettin Ersin (Kara Kuvvetleri), Tahsin Şahinkaya (Hava Kuvvetleri), Nejat Tümer (Deniz Kuvvetleri) ve Sedat Celasun’dan (Jandarma Genel Komutanı) oluşan Milli Güvenlik Konseyi’nin (MGK) vetoları nedeniyle sıkıntılı günler yaşayan ANAP, aday belirlemede güçlük çekmiş, bu nedenle, 3 milletvekili seçilecek Bingöl ilinde üçüncü bir aday gösterememişti. Birçok ilde de kamuoyunun tanımadığı adaylarla seçimlere girmek zorunda kalmıştı. Ama, parti lideri Turgut Özal’ın özellikle ekonomik konulara olan hâkimiyeti bir an önce sivil yönetime geçilmesini arzu eden seçmenin tercihleri, ANAP’ı %45,1 oy oranıyla birinci parti yapmıştı.

ANAP, kazandığı 211 milletvekiliyle tek başına iktidara geldi.

Bu seçim zaferinde, seçimlerden iki hafta önce, TRT ekranlarında yayınlanan açık oturumun büyük etkisi oldu. MDP Genel Başkanı Turgut Sunalp’in son derece silik kaldığı bu oturum, ANAP Lideri Turgut Özal ile HP Genel Başkanı Necdet Calp arasında yaşanan Boğaz Köprüsünün satılması tartışmasıyla gündeme damga vurmuştu.

Ve o Turgut Özal, “Bizim iki gömleğimiz var; biri bayramlık, diğeri kefenlik… Biz bu yola kefenimizi giyip çıktık!” demiş, Sunalp ve Calp’e üstünlük sağlamıştı.

24 yıldır iktidarda olan AKP’nin genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da 2011 seçimleri öncesi, Amasya mitinginde aynı şeyi söylemişti:

“Biz bu yola kefenimizi giyip çıktık.”

Demek ki…

Ülkemizde demokrasi yoluna (!) “kefen” giyilerek çıkılıyordu. Eee, Türkiye burası... Parti lideri halka refahı, huzuru, barışı anlatacağı, insanlara umut ve moral vereceği yerde “Kefen giymek” gibi ölümü akla getiren sevimsiz bir ifade kullanarak iktidar olabiliyor.

Belki de haklılar…

Kefen edebiyatı hiç de sebepsiz değil… Osmanlı tarihine baktığımızda, birçok sadrazamın cellat elinde can verdiğini görürüz. 622 yılda tam 218 sadrazam görev yapmış Osmanlıda. Bunların 42’si padişah fermanıyla idam edilmiş. Sonra Cumhuriyet gelmiş, sadrazamın yerini başbakan almış, o da idam edilmiş.

Kefen deyince:

Pargalı İbrahim Paşa’yı anmamak olmaz… Kanuni’nin çocukluk arkadaşı ve en yakın dostuydu. Devrinin en önemli kişilerindendi… Adriyatik kıyılarındaki Parga kentinden Manisa’ya köle olarak getirilmiş ve Şehzade Süleyman’a satılmıştı… Süleyman, babası Yavuz Sultan Selim’in ölümünden sonra tahta geçince, Pargalı İbrahim’i önce paşa, sonra sadrazam yapmıştı. Daha da ileri giderek kız kardeşi Hatice Sultan ile evlendirerek onu damatlığa kabul etmişti. Kanuni, Pargalı için, “Bana kardeşimden de yakın” diyordu. Pargalı rüya gibi, masal gibi, inanılmaz bir şekilde yükselmişti.

Çok kudretliydi.

Ama Padişah’ın gözdesi Hürrem Sultan onu yok etmek istiyordu. Ateşli bir aşk gecesinde Kanuni’ye, “Sultanım size bir haberim var” dedi:

“İbrahim Paşa, sultanlığını ilan etmek üzereymiş Hünkârım! Bunca iyiliğinize karşılık sizin tahtınıza göz dikmiş ahlaksız… Hem ekmeğinizi yiyiyor, hem kuyunuzu kazıyor! Yeniçerileri ayaklandırıp tahta çıkmak için Sultanımın mübarek canına kastetmiş!”

Kanuni’nin canı sıkılmış, aklı bulanmış, öfkesi göğsünü sıkmaya başlamış. Pargalı’yı azletecek amma… “Onu sadrazam yaptığında, kendisini hiçbir zaman azletmeyeceğime yemin etmiştim… Bu yemini beni engelliyor” deyince, şeytan Hürrem gülmüş:

“Düşündüğünüz şeye bakın Sultanım. Siz onu sadrazamlıktan azletmeyeceğinize yemin ettiniz. Kölelikten adam ettiğiniz bu nankörü, kafasını keserek öldürmeyeceğinize ya da yağlı kementle boğdurmayacağınıza yemin ettiniz mi?”

“Hayır, böyle bir yeminim yok!”

“İyi ya, o zaman İbrahim Paşa’yı boğdurtur ya da kellesini uçurtursunuz! Böylece, yemininizi de bozmuş olmazsınız!”

Padişahın neşesi birden yerine gelmiş, gözleri parlamış.

Haykırmış:

“Hay aklınla bin yaşa be Hürrem… Yüreğimi ağır bir yükten kurtardın!”

Şimdi tarih…

Paşa olan, vezir olan, sadrazam olan, Kanuni’nin kız kardeşi ile evlenip “Makbul Damat İbrahim Paşa” unvanını kazanan Rum köle Pargalı İbrahim’i “Maktul İbrahim Paşa” olarak anacaktı.

Cellatlar o gece sadrazamı yatağında boğup öldürdüler. 29 yaşında sadrazam olmuş, 13 yıl Osmanlı devletini yönetmişti. 42 yaşındaydı. 15 Mart 1536 günüydü.

Kefenlendi…

Selim Esen
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler