nadir-avsaroglu-monna-ros-20260522092704931.jpg


Edebiyatımızın en çok anlatılan,

En çok efsaneleştirilen hikâyelerinden biridir bu

Gençlik yıllarında aynı iklimde soluk alan üç kalp…

Şair Sezai Karakoç'un adına Mona Roza şiirini yazdığı,

Cemal Süreyya'nın uğruna soyadından bir harf eksilttiği

Muazzez Akkaya.

 

Bir yanda zarafetiyle hafızalara kazınan

Muazzez Akkaya, öte yanda kelimeleri

İç yangınından doğan iki genç şair;

Sezai Karakoç ve Cemal Süreyya.

 

Bu hikâyenin ne kadarı hakikattir,

Ne kadarı zamanın şiire dönüştürdüğü

Bir hatıradır, kesin bilmek güç.

Fakat bazı olaylar belgelerden çok

Söylencelerle yaşar, çünkü onların

Doğrusu arşivlerde değil,

İnsanların kalbinde saklıdır.

 

Ankara’nın öğrencilik yılları…

Koridorlarda yankılanan ayak sesleri,

Kahvehanelerde tüten sigara dumanı,

Defter aralarına saklanan şiirler…

O yıllarda Muazzez Akkaya,

Yalnız güzelliğiyle değil, vakarı, mesafesi

ve zarif duruşuyla da dikkat çeken bir genç kadındı.

Ona bakanlar sadece bir yüz görmüyor,

Erişilmez bir zarafet ve birikim de görüyordu.

 

Türk edebiyatının efsanelerinden biri,

Cemal Süreyya’nın soyadındaki

İkinci “Y” harfinden vazgeçmesinin hikayesi

Bu konuda yıllarca çeşitli rivayetler dolaştı,

Ancak en yaygın olan söylenti

Muazzez Akkaya hakkında olandı.

 

Cemal Süreya ve Sezai Karakoç

Mülkiye’de okudukları yıllarda

Bir iddiaya girmişler, iddiaya göre

İkisi de Muazzez hanımı beğenen

Şairlerden kim daha ileri giderse

Diğeri soyadından bir harfi silecektir

Muazzez Akkaya bu olayı anlatıyor;

Bu olay olduğunda Mülkiye’nin kafesinde

Arkadaşlarımızla oturuyorduk. Arkadaşlarım

Yanlarında Sezai Karakoç’la gelmişti.

Aynı masadaydık. Sonra diğer arkadaşlar

Kalkıp gidince ve masada sadece

Sezai Karakoç’la benim kaldığımı görünce

Cemal Süreyya, soy isminden bir harfi sildirmiş.

 

Cemal Süreya’nın soy ismindeki

İkinci “Y”yi atma hikâyesi ise

Sezai Karakoç ile Muazzez Akkaya

Üzerine girdiği iddia ile ilgili değildir.

Elma şiirinin ve soyadından harf atması

Hikayesinin aslı ise Cemal Süreya’nın

İfadeleriyle şöyledir:

“O zaman çok güvenirdim belleğime.

Telefon numaralarını falan kaydetmezdim.

Belki de kaydetmediğim için kalırdı.

Ona dedim ki, eğer bu böyleyse,

İsmimden bir harf atarım dedim.

Kaybedince, ismimde harf aradım,

İki tane olandan birini attım.”

 

Sezai Karakoç, içine kapanık, derin bir ruh.

Sevgiyi yüksek sesle değil,

Sessizliğin içinde yaşayan adamlardandı.

Hisleri gösterişsizdi, fakat kökleri

Toprağın altına inen ağaçlar gibi derindi.

Muazzez Hanım’a duyduğu ilgi,

Bir gençlik hevesinden çok,

Ruhunda açılmış bir pencere gibiydi.

 

Cemal Süreyya ise daha dışa dönük,

Daha oyunbaz, daha dünyaya

Karışık bir şair, bir yaradılıştı.

Kelimeler onun elinde gülümser,

acı bile zarafet kazanırdı.

O da aynı kadına ilgi duyduğunda,

Kader iki şairi aynı duygunun

Kıyısına getirmiş oldu.

 

Muazzez Akkaya için yazılan

Mona Rosa (Tek Gül) şiiri.

Mona Roza, edebiyat tarihimizde

Yalnızca bir aşk şiiri değildir,

Aynı zamanda suskunluğun,

Ulaşılmaz güzelliğin ve

İçe gömülmüş bir kalbin yankısıdır. 

Sezai Karakoç bu şiirde sevdayı

Yüksek sesle değil,

Titreyen bir fısıltıyla anlatır.

Çünkü bazı aşklar bağırmaz,

İnsanın içinde sessizce büyür.

 

Bu şiiri okuyan herkes önce

Bir kadın adı duyar gibi olur,  

Fakat biraz ilerleyince anlar ki

Mona Roza yalnız bir kişi değildir.

O, gençliğin kaybedilmiş zamanı,

Erişilemeyen güzellik, insanın

El uzatıp dokunamadığı bütün hayallerdir.

Şairin gözünde sevgili,

Etten kemikten bir varlık olmaktan çıkar,

Neredeyse bir efsaneye,

Bir bahar sabahına, bir rüyaya dönüşür.

 

Sezai Karakoç ve Mona Rosa

 

Şiirin en güçlü tarafı,

Açık bir aşk itirafı gibi görünmesine rağmen

İçinde derin bir hüzün taşımasıdır.

Çünkü burada sevgi kadar imkânsızlık da vardır.

Seven kalp konuşmak ister, fakat gurur sus der.

Yaklaşmak ister, fakat kader mesafe koyar.

İşte bu yüzden şiirin her dizesinde

Bir yaklaşma ve geri çekilme hâli hissedilir.

 

Şiirin akrostiş olduğu, ilk yayınından

Tam 30 yıl sonra fark edilir.

2000’li yıllarda internetin yaygınlaşmasıyla

Şiir yeniden keşfedildi.

“MUAZZEZ AKKAYAM” ismiyle akrostiş

Edilen şiir internet ortamında paylaşıldı.

Şiir çok beğenildi, dillerde, gönüllerde yer etti,

Hikayeler, efsaneler anlatıldı.

Bu dönemde şiir, sadece edebiyat çevrelerinden

Çıkıp geniş kitlelere ulaştı. Muazzez Akkaya ise

Esin kaynağı olduğu Mona Roza şiirinden

Uzun yıllar boyunca haberdar olmadı.

Şiirin kendisi için yazıldığını öğrenmesi,

Büyük bir sürpriz olmuştu. 70 yıl boyunca

Bu gerçeği bilmemesi, o dönemin iletişim

Koşullarını da gözler önüne seriyordu.

 

Belki de tüm hikayenin en dokunaklı bölümü,

Muazzez’in Sezai Karakoç’u vefatından

Bir ay kadar önce Fenerbahçe sahilinde

Görmesi ama tanıyamamasıydı.

İnsanın yüreğine bir kağıt kesiği gibi

Çizik atan bu sahne, zamanın ne denli

Acımasız olduğunu gösteriyordu.

 

Muazzez Akkaya’nın 2025’te vefatıyla,

Türk edebiyatının en büyük aşk

Hikayelerinden birinin son tanığı da

Dünyaya gözlerini yumdu.

Onun vefatıyla, sadece bir kadın değil,

Aynı zamanda bir dönemin, bir aşkın

ve bir şiirin son tanığı da kaybedildi.

 

Hayat üç insanın kaderlerinin

Bir araya getirerek birbirlerinden

Bağlantısız ama ilişkili tarihin en etkileyici

Aşk hikayelerinden birini yaşatmıştı

ve ömürleri boyunca bu aşkın aziz hatırasına

Zerre kadar leke sürmeden yaşadılar

ve sıkıcı bir filmden çıkar gibi,

Sır vermeden,  sessizce çekip gittiler.

 

Sezai Karakoç, karşılıksız aşkını

Sanatsal bir zafere çevirdi.

Aşk cellâdından ne çıkar mademki yar vardır

Mısrasında özetlediği anlayış,

Tüm şiir serüveninin temelini oluşturdu.

Cemal Süreya, iddiayı kaybetmesine ve

Soyadından bir harf çıkarmasına rağmen,

Bu deneyimden güçlenerek çıktı.

“Süreyya”dan “Süreya”ya dönüşen ismi,

Aslında onun sanatsal kimliğinin de

Dönüşümünü simgeliyordu.

Muazzez ise sadece iki şairin

İlham perisi olmakla kalmadı,

Aynı zamanda kendi döneminin

İleri görüşlü kadınlarından biri oldu.

Bu hikayenin vereceği en büyük ders,

Hiçbir duygunun boşa gitmediği olsa gerek.

 

Sanat böyle bir şeydi işte,

Sonsuzluğa silinmez bir şekilde yazı yazmak

Acılar sanata, hayal kırıklıkları güzelliğe,

Karşılıksız aşklar ölümsüz eserlere dönüşüyor

Mona Rosa hikayesi, aşkın en güzel

Paradoksunu da içinde barındırıyor

Kavuşamayan aşk, kavuşandan daha

Ölümsüz oluyor her seferinde

 

Bu aşk üçgeni, bir beraberlik

Hikâyesinden çok bir eksiklik hikâyesi

Kimsenin tam kazanmadığı,

Kimsenin tam kaybetmediği

Bir gençlik hatırası…

 

Ama edebiyat bazen mutlu sonlardan değil,

Yarım kalmış duygulardan doğar.

Belki de bu yüzden yıllar geçse de

İnsanlar bu hikâyeyi konuşur.

Çünkü bazı aşklar yaşanmaz,

Yalnızca şiir olur.

 

Monna Rosa…
Belki bir aşk şiiriydi…
Belki de içinde kaybolan bir aşkın sessiz çığlığıydı.

Kim bilir…

 

Nadir Avşaroğlu
Gercekedebiyat.com

 

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler