alacati-mehmet-buyukcelik-20260516103207986.jpg


"Kitaplarınızı sizin için hazırlanan  Yaahane'de imzalayacaksınız" denilmişti. Yaahane eski bir taş yapı. Zamanında zeytinyağı üretilen bir binaymış. Ama bu bildiğiniz gibi değil, yaahane diye yazılıyor. Yağ değil, Yaa... Aynı sesi veriyor ama tuhaf...

Oraya nasıl ulaşırız, ilk kez göreceğiz. Ara sokak ve caddelerde trafik kesilmiş, aracımızı uzak ve bilmediğimiz bir yerde bırakıp yürüyoruz. Hiç görmediğimiz sokaklarda yönümüzü, coğrafyamızı kaybederken önce sağa, sonra sola dönün dediler. Ama sağ yok, sol var! İçimden ne güzel diyorum.

Doğu ne tarafta kaldı hangi yönde ilerliyoruz kestiremiyorum. Şaşkınlık işte, navigasyon hiç aklımızda yok. Uzun uzun yürüdük eşimle, hemen bulacakmışız beklentisiyle. Elimizdeki kitaplar gittikçe ağırlaştı.

Uzun uzun ağ gibi örülü bu güzel sokaklar Alaçatı Hacımemiş bölgesiymiş. Dakikalarca dolaştıktan sonra yolun sonunda uzun ve eski bir taş bina önünde rengarenk bayraklar görüyoruz. "Mutlaka orası olmalı"  diye merakla yaklaşıyoruz. Doğruymuş...

İşte, Yaahane'nin kapısından giriyoruz. Emin Özdemir bize gülümseyerek "hoş geldiniz" diyor. Yüzü sanki tanıdık gibi... O da benim gibi kitaplarıyla gelmiş. İsimliklerimiz önceden masalara konulmuş. Ben masama ilerlerken ismimle seslenenler oluyor, sanki çok önceden tanıyorlarmış sanıyorum o an.

Şimdi merakla Yaahane'yi inceliyorum. Kitapları sonra dizerim. Büyük bir dikdörtgen salondayız. Kenarda eski bir yağ sıkma aleti müze havası yaratıyor. Taş duvarlar çok özenli yapılmış. İkinci bir salon söyleşiler için hazırlanmış. Birkaç da oda var.

Karşı binada bahçeli güzel bir kafeteryası bulunan Gülay Hanım bizim için düzenlemiş bu tarihi taş binayı. Gülay Hanım bizleri konuk olarak sayıyor, masalara sürekli çay, kahve ve su gönderiyor. Güleryüzlü yardımseverliği ile etkinliği gönüllü destekliyor.

Şehir dışından gelen bazı yayınevleri ve yazarlar da şehir merkezinde konumlanmış. Biz de her gün iki saat orada imza için bulunuyoruz.

Şehrin biraz kenarında yer alan bu eski binaya kim uğrar ki diye düşünürken kapıdan birkaç kişi tavana ve duvarlara merakla bakarak içeri dalıyorlar. Sevinerek "hoş geldiniz" diyoruz. Kitaplara doğru yönelirlerken, ben geçmişte pazarlamacı tavrı sergileyen bir yazarı anımsıyorum. Aman...aman diyorum içimden. Gelen ziyaretçiler birer ikişer kitap seçip alıyorlar, ilgi büyük... Eşim bu konuda beni alışverişe karıştırmıyor, seviniyorum. Masal, öykü, anı, şiir, roman; rengarenk masalarımız.

Yan masada uzun boylu genç bir şairle tanışıyoruz: Ege Savaş... Dedesinden esinlenerek yazmaya başlamış. Biraz dedesinden söz etmesini istiyorum. "Adı Cevat Şakir" diyor. Aha... Birden şaşırıyorum. "Yani Halikarnas Balıkçısı mı?"  diyorum sevinçle. Güney Amerika'dan rengarenk begonvilleri getirtip Bodrum'un sokaklarını çiçekleyen Cevat Şakir... Sürgünlük yaşamı bittiğinde bile Bodrum'u asla terketmeyen...

Öte yanımdaki masada tekerlekli sandalye ile bize katılan genç ve yetenekli yazar arkadaşımız Ece Beşer yer alıyor. Üniversiteyi dereceyle bitirmiş. Anı ve roman yazmayı sevdiğini söylüyor. Yazı dili de çok akıcı Ece'nin.

Biraz sonra salona tanıdık bir dost yazar Nurdan Aladağ geldi. Nurdan iyi bir öykü yazarı olarak oldukça iyi tanındı. Çocuk kitapları ve anı da yazıyor. Kitaplarını masaya özenle diziyor, sonra onları  fotoğraflıyor. Yaahane, anılarımızda fotoğraflarımızla kalacak elbette.

Gülay Hanım'ın karşıdaki kafeteryasını merak ediyorum. Burası müthiş... Arkaya doğru güzel ve büyük bir bahçeye açılıyor. Salonlar çok seçkin ve özenli pırıl pırıl eşyalarla donatılmış. Upuzun bir bar yer alıyor. Görevliler temiz ve kibarlığı ile dikkatimi çekerken içimden Bravo Gülay Hanım'a diyorum.

Saat 17.00'de bir (söyleşi) sunumum var. Konu "şiir dili." Hay aksi! Sunum notlarımı evde unutmuşum. Bir konuşmacı için sunum notlarının önemi büyüktür. "Ya bazı konuları unutur geçersem" endişesi oluşur. Bazı büyük salonlarda yansı ile sunum yaparken el notu gerekmiyor. Çok uzağa bıraktığım aracımla eve koşturuyorum, notları getirmeye.

Saat 17.00...

Salonda yerimi alıyorum.

Ama sadece dört kişi var! Az sonra boş koltuklar doluyor. Salon düzeni bildiğimiz salonlar gibi değil. Bir evin oturma salonu gibi koltuk ve sandalyelere düzenlenmiş. Rahat bir havası var. Konuya "dil" üzerinden giriyorum. Her sanatın kendi dili olduğunu, öylece anlaşabileceğimizi anlatırken, "siz dilini bilmediğiniz yabancılarla nasıl anlaşabilirsiniz?" diye ortaya bir soru atıyorum. "Onlar da sizi anlamaz zaten. Eğer şiir de size anlaşılmaz gelirse dil yüzündendir" diyorum. Söz sanatlarını konuşuyoruz; geniş anlamda imge, mecaz ve benzetmelerle sürdürüyoruz söyleşiyi. Konuşulan dil şiire yakınlaşsa da yazmaya ve anlam çağrışımına yetmez noktasında buluşuyoruz.

Üç günlük koşturmaca ile iyice alıştığımız güzel ortam sona doğru yaklaşırken "hiç bitmese" diyoruz.

Son günün sürprizi de bizim etkinlik düzenimizi kuran Edebiyat Dostları Derneği Başkanımız ve değerli yazar Hande Baba'nın aramıza geç de olsa katılması oldu. Biz " nerede kaldın?" demeden, o "Manisa kitap günlerindeydim arkadaşlar" deyiverdi. Orada da görev üstlenmişti...

Yaahane'de üç günde 14 söyleşi yaptık.

Yıllardır merak ettiğim bir konuda unutamayacağım bir söyleşiyi yapan Sayın (sosyolog) Engin Önen, Alaçatı ve Çeşme'nin yerel halkının birkaç kez nasıl değişime uğradığını, boşalan yerlere sonradan gelenlerin bağcılıktan anlamadıkları için bölgenin üzüm bağlarını nasıl yok ettiklerini anlattı. Balkanlarda Türklerin kazandığı bir savaş sonunda paniğe kapılan Rum halkın yerlerini terk edince boşalan evlere Boşnak ve Arnavutların yerleştirildiği; İzmir'in işgali yıllarında yeniden yerleşmeye başlayan Rumların 9 Eylül zaferinden sonra tümden bölgeyi Türklere bırakıp kaçtıklarını anlattı.

Önemli bir anı sunumu yapan Alaçatı'nın tek kitapçısı Ömer Önal'ın anlattıkları da unutulmaz cinsten. Söyleşisinde bizleri zaman zaman renkli kişiliğiyle güldüren, bazan da hüzünlendiren Ömer Bey'i zevkle dinledik. Gençliğinde her türlü işi yapmış, gömlek değiştirir gibi iş değiştirmiş. Böylece birçok farklı Usta'dan çok şey öğrendiğini söylüyor. "Anne artık ben terzi olacağım" diyerek çok merak ettiği terziliğe başlamış. Alaçatı'nın aranan terzisi olmuş. "Ancak hazır giyim yaygınlaşınca işler tıkandı" diyor. "Öğrencilere kağıt kalem satarım"  diyerek kırtasiyeciliğe başlıyor. İş ilerledikçe raflar kitaplarla doluyor. " Bu son işimi çok sevdim, birçok ünlü yazarı Alaçatı ya getirdim, imza günleri düzenledim" diyor. Gelen ünlü yazarlardan birisi de büyük yazar Aziz Nesin... 5 Temmuz 1995'de Aziz Bey ağır temmuz sıcağında nefes nefese 300'e yakın kitap imzalıyor. Ömer Bey: "Aziz Abi çok yoruldun, ben yazayım da sen imzala" diyor. Aziz Nesin gülüyor. Yorgun akşamı mutlu bir şekilde noktalıyorlar. Aziz Bey oteline dönüyor.

Ancak beklenmedik bir şey oluyor. Gece yarısı Ömer Bey'in kapısı çalınıyor. İki jandarma!.. Ömer Bey'i alıp gidiyorlar. Bir soruşturma için bilgisine başvurulacağını öğreniyor. O anda şok edici haberi yolda veriyorlar: Aziz Bey o gece otelinde hayatını kaybetmiş...

Ömer Bey olayı anlatırken burada durdu, gözleri doldu, o anı yeniden yaşıyordu.

Bizde hoş bir alışkanlık yaratan kitap günlerinin sonuna gelmiştik. Masalar toparlandı. Veda sözleri doldurdu Yaahane'nin salonunu. Gelecek yıl buluşma dileklerimizle ayrıldık salondan. Ayrılırken, o güzel ortamı başka kitap fuarlarında da bulacak mıyız diye düşündük.

Mehmet Büyükçelik 
Gercekedebiyat.com

 

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler