Basın özgürlüğü fikirleri de o tarihlerde gene de İngilizlerden çıkıyor. John Milton, Areopagitica adlı eserinde basın özgürlüğünü savunuyor. Basında özgürlük havası yayılmaya başlıyor ama gene de eleştirileri dolayısıyla hapse atılan gazeteciler var. Bunlardan biri hapis cezasından sonra Amerika'ya sürülen Benjamin Harris. Bu cesur gazeteci Amerika'nın ilk gazetelerinden birini çıkarıyor. Ancak  gazetenin ilk sayısı aynı zamanda son sayısı da oluyor. O devir Amerika'da hâlâ İngiliz kolonilerinin bulunduğu devir. Harris, İngiltere'ye karşı Katoliklerin komplo yaptıkları yolunda sansasyonel bir haber yayınlayınca büyük tepki oluşuyor ve gazete kapatılıyor.

O devirdeki gazeteler sömürge makamlarını rahatsız edecek haber ve yorumlar yayınlamaktan özenle kaçınıyorlar. İngilizcedeki ünlü “Kral daima haklıdır” sözü herhalde o zamanlardan kalma. Gazetelerin dikkatli davranmak zorunda kalmaları sebepsiz değil. Gene Boston'da 1721 yılında yayınlanmaya başlanan başka bir gazete The New-England Couran'ın sahibi James Franklin, hükümetin halkı korsanlara karşı yeterince koruyamadığını yazınca hemen yargılanıp hapis cezasına çarptırılıyor. Amerikan basınının ilk yıllarında bunlar yaşanıyor.

Amerikan basın tarihinde başka ilginç örnekler de var. 24 Nisan 1704 tarihinde, yani Amerika'nın bağımsızlığından 72 yıl önce yayın hayatına atılan Kuzey Amerika'nın ilk gazetelerinden The Boston News-Letter'in büyük ölçüde İngiliz Hükümeti'nin finansmanıyla yayınlandığını görüyoruz. Paranın kaynağını elinde tutan hükümet, kuşkusuz gazetenin yayın politikasını da yönlendiriyordu.

Amerika'da basın özgürlüğünü kısıtlama girişiminin ilk örneklerinden biri 1734-35 yıllarında New York'ta yaşandı. O yıllarda New York Valisi William Cosby aleyhindeki yolsuzluk iddialarını yayınlayan ve kuvvetli eleştirilerde bulunan gazeteci John Peter Zenger yargılanarak 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. O tarihlerde bir gazetecinin 8 ay hapis cezası alması bile tepkiyle karşılanıyordu. Oysa daha Amerika bağımsız olmamış, dolayısıyla düşünce özgürlüğünü güvence altına alan Amerikan Anayasası da doğal olarak kaleme alınmamıştı. Zenger'in avukatı Andrew Hamilton duruşmada şunları söylüyor: “Ülkemizin yasaları yazılı ve sözlü olarak keyfi yönetime karşı çıkma hakkını bize veriyor. O yüzden gazeteci Zenger'i mahkum edemezsinız.” Bu savunmayı dikkate almayan mahkeme mahkumiyet kararında ısrar ediyor, ancak jüri savunmayı geçerli bularak Zenger'i beraat ettiriyor. Yani o tarihte eleştiriye tahammül edemeyen yönetimler ve onların suyundan giden yargıçlar olsa da, jüri sistemi adaletin yerini bulmasını sağlayabiliyordu.

Bağımsızlık savaşına giden yıllarda Amerika'da basın yaygın bir propaganda aracı olarak kullanıldı. 1740 yılında İngiliz sömürge idaresinin gazetelere vergi uygulama kararı alması şiddetli tepkilere yol açtı. Bağımsızlık savaşının başladığı 19 Nisan 1775'te Amerika'da 37 gazete yayınlanıyordu. Bu karara uymayan 8 gazete kapatıldı. Diğer gazeteler siyah başlıklarla bunu protesto ettiler. Basına baskı vardı.'*

Amerika bağımsızlığını kazandıktan, modern demokrasilere örnek sayılan, insan haklarına, özgürlüklere saygılı bir anayasa kabul edildikten sonra basın ve ifade özgürlüğü tam olarak sağlanabildi mi? Amerikan başkanları basın özgürlüğüne her zaman saygı gösterdi mi?

İlk Başkan George Washington, basında çıkan yalan haberlerden çok rahatladı. Basından gelen eleştirileri “ahlaki değerlere saldırı olarak” nitelendiriyordu. Hatta başkanlığı sona erince yayınlayacağı veda mesajında basına yönelik sert eleştirilere yer vermiş, ancak son dakikada Başkan Yardımcısı Alexander Hamilton'un önerisiyle bu bölümü metinden çıkarmıştı. Washington'un tepkisi bugün de bazı siyasetçilerin basına gösterdikleri tepkilere çok benziyor.

O zamandan beri pek çok siyasi lider basını yalan haber yazmakla,  gerçekleri görmemekle suçlamıştır. Bu suçlamalar çoğu zaman aynaya kızmak gibi olmuştur. Basını başka amaçlarla bir mücadele aracı olarak kullanmak isteyen gazete sahipleri ve yazarlar bir yana bırakılacak olursa, gerçekleri yazmayan, halkı aldatmaya çalışan gazeteler kısa süre içinde güvenirliklerini kaybetmişler ve okunmaz olmuşlardı. Hitler döneminde bütün basın Nazi Partisi'nin eline geçtikten sonra gazeteler halkın büyük kesimi tarafından okunmaz olmuş ve tirajları düşmüştü. O nedenle bilinçli olarak yalan haber yazmayı, ucuz propaganda yapmayı âdet haline getiren gazetelerin uzun vadede basın piyasasında tutunmaları mümkün olamıyor.

Basına kızarak sansür uygulamaya çalışmak birçok ülkede hükümetlerin uzun yıllar boyunca uyguladıkları bir politika olmuştur. Bazı ülkeler basına sansür konulmasını önlemek için anayasalarına hükümler koymuşlardı. Örneğin 1787 tarihli Amerikan Anayasası'nın 1. maddesi düşünce özgürlüğünü güvence altına aldığı için, başkanlar ne kadar kızarlarsa kızsınlar ilke olarak basına sansür koyamıyorlardı.

Buna rağmen Amerikan Anayasası'nın kabulünden hemen sonra bu anayasanın özüyle pek de bağdaşmayan bazı yasalar çıkartıldı. Bunlardan biri 1798 tarihli “Amerika Birleşik Devletlerine Karşı İşlenen Bazı Suçların Cezalandırılması”yla ilgili yasaydı. Başkan John Adams'ın döneminde çıkarılan bu yasaya göre, hiç kimse, mahkeme önünde haklılığını kanıtlayamadıkça bir hükümet görevlisini eleştiremeyecekti. Bu yasa uyarınca 25 kişi tutuklandı. Ayrıca, herhangi bir yasaya karşı çıkmak iki yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılabilecek bir suç oluşturuyordu. Cumhurbaşkanına veya kongreye karşı yanlış, kötü niyetli, skandal nitelikli yazılar yayınlanması da yasaklanıyordu.

Bu anti-demokratik yasa 1801 yılında Thomas Jefferson'un başkanlığa seçilmesinden sonra yürürlükten kaldırıldı.

Amerika'nın ilk başkanlarından Thomas Jefferson, basın özgürlüğüne çok önem veriyordu. Şu sözler Thomas Jefferson'a aittir: “Bana basınsız bir hükümetle hükümetsiz basın arasında bir seçim yap deseniz, ben hiç duraksamadan ikincisini seçerim.” Jefferson'un döneminde Amerika'da yaklaşık 200 gazete yayınlanıyordu. Jefferson bunu yeterli bulmuyor, bütün Amerikan vatandaşlarının gazetelere ulaşacak ve onları okuyabilecek duruma gelmelerinin önemli bir hedef olduğunu söylüyordu.

1830'lu yıllarda Amerika'yı ziyaret eden Fransız yazar Alexis de Tocgueville, 1835 yılında yayınladığı Amerika'da Demokrasi adlı eserinde Amerikan basınından hayranlıkla söz ediyor ve Fransız basınıyla yaptığı kıyaslamalarda çoğu zaman Amerika'daki özgürlüğün Fransa'dan çok ileri olduğunu söylüyordu. Tocgueville, “Egemenliğin halka ait olduğu ülkelerde sansür yalnız tehlikeli değil, aynı zamanda da anlamsızdır,” diyordu. Amerika'da gazetelerin ön izin alınmadan yayınlanabilmesini, kendi ülkesindeki durumla kıyaslayıp şaşkınlıkla karşılayan Tocgueville, Amerikalıların köşe yazarlarının düşüncelerinden çok haberlerin içeriğiyle ilgilendiklerini belirtiyordu.   

Amerika'da seçilen başkanların hepsi Thomas Jefferson gibi değil. Basına karşı çok olumsuz düşüncelere sahip olanlara da rastlanıyor. Örneğin Jefferson'dan yaklaşık 150 yıl sonra başkanlığa gelen Harry S. Truman basından gelen eleştirilere o kadar kızıyordu ki, “Haksız suçlamalarda bulunan muhabirlerin burnuna birkaç yumruk indirmemek için kendimi zor tutuyorum,” diyordu. Daha sonraki başkanlardan John Kennedy'nin ve özellikle Richard Nixon'un da basına karşı sıcak duygular beslediği söylenemez. Özellikle Nixon kendisini eleştiren gazetecilerin listesini tutuyordu. Görevden ayrılmak zorunda bırakılmasına da Nixon'un rakip partinin genel merkezine dinleme aletleri koydurduğunu belgeleyen ve böylece Watergate Skandalı'nın dünyaya duyurulmasını sağlayan iki cesur gazeteci sebep oldu. Nixon'un döneminde bazı haber ajanslarının partizanca yayın yaptıklarına ilişkin belgeler Amerikan kütüphanelerinde yer alıyor. Bu belgelere göre, Başkan Nixon'u destekleyen televizyon haberleri ve yorumları paket programlar halinde belirli ücretler karşılığında bazı medya uzmanları tarafından hazırlanıyor ve yerel televizyonlara gönderilerek, Amerika'nın çeşitli bölgelerinde yaşayan halka Nixon'un propagandasının yapılması sağlanıyordu.

Jimmy Carter basının önemli konularla ilgilenmediğini söylüyordu. Ronald Reagan özellikle İran-Kontra Skandalı'ndan sonra hemen hemen hiç basın toplantısı yapmama yolunu seçmişti. Bir defasında mikrofonun açık olduğunu fark etmeden muhabirler için ağıza alınmayacak bir küfür savurmuştu.

Amerika'da Tocgueville'in evvelce yazdığı gibi, basın Avrupa'dan daha özgürdü ama ülkede tam bir özgürlük rejimi olduğu söylenemezdi. Bir kere kölelik sistemi bu “özgürlükçü” anayasaya rağmen 1865 yılına kadar sürdü. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, köleliğin devam ettiği dönemde buna cesaretle karşı çıkan gazeteci ve yazarlar da vardı. Bunlardan biri olan siyah yazar Frederick Douglass, 1847 yılında The North Star gazetesine yazdığı yazılarda, “Artık başkalarının bizim hakkımızı korumaya çalışmasından bıktık, biz kendi hakkımızı kendimiz koruyacağız,” diyor ve köleliğin her şekline karşı güçlü bir mücadele yürütüyordu. Douglass şöyle diyordu: “Önümde davalarla, duruşmalarla dolu bir hayat görüyorum... Ancak adalet yerini bulmalıdır, gerçekler anlatılmalıdır. Sessiz kalmayacağım.” Amerikan basınında sadece köleliğe karşı mücadele edenler yoktu. Köleliği savunanlar da vardı, İçsavaş sırasında ve köleliğin kaldırılması sürecinde her iki görüşü savunanlar da basını bir propaganda aracı gibi kullandılar.

Artık basın gideren yaygınlaşan ve etkisi artan bir iletişim aracı olmuştu. 1870 ile 1900 yılları arasında Amerika'nın nüfusu iki katına çıkmış, şehirlerde oturanlar ise üç kat artmıştı. Aynı dönemde gazetelerin sayısı dört, tirajı altı kat arttı. Amerika'nın en ünlü gazetecilerinden Joseph Pulitzer, 1878 yılında Lowis Post-Dispatch gazetesinde ve daha sonra 1883'te New York World'ta işçiler, göçmenler ve fakirlerin haklarını korumak için büyük bir mücadele yürütüyordu.

Amerika'da bağımsızlığın ilanından 120 yıl sonra bile özgürlükleri kısıtlayan yasalar çıkartılabiliyordu. Örneğin 1897 yılında bazı sinema filmlerinin oynatılması önce Maine eyaletinde, daha sonra da başka eyaletlerde çıkartılan yasalarla yasaklandı, Mahkeme kararlarına göre film bir sanat eseri değil, ticaret metasıydı. Sinema sektörünün anayasanın 1. maddesindeki özgürlüklerin kapsamına alınabilmesi ancak Yüksek Mahkeme'nin 1952 yılında aldığı bir kararla mümkün olabildi.

Kaynaklar:

Mitchell Stephens, “History of Newspapers”, Collier's Encyclopedia.

 GarthS.JowettVictoria O'Donnell, Propaganda and Persuasion, SAGE Publications, Londra, 2006, 8. 77.

 Alexis de Tocgueville, Democracy in America, Wordsword Classics of World Literature, Herd Forshare, 1998, s. 78-80.

Malek Abbas,ed. News Media & Foreign Relations, Ablex Publishing Corporatilon, Norwood, New Jersey, 1997, 6. 102. (7) William S. McFeely - Frederick Douglass, New York: W. W. Norton and Company, 1991, s. 146-147.

Bir Propaganda Silahı Olarak Basın

Onur Öymen
(Bir Propaganda Silahı Olarak Basın, Remzi Kitabevi, 2014. S. 26 – 31)
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)