İlknur Solmaz’ın ‘Yaşam Bağı’nda geleneğin çağdaş dili / Ali Ekber Ataş
Ressam İlknur Solmaz'ın resimleri bana çok tanıdık ve gelenekle bağı çok güçlü olan resimler geliyor. Büyük özen, disiplinli çalışma, fırçasına hakim, her dokunduğu renge adeta hayat veriyor. Çok renkli, çok canlı bir iç dünyanın resim dilinde coşarak anlatıyor kendini.
Ressam İlknur Solmaz’ın “Yaşam Bağı” (35X50) adlı resimleri bana çok tanıdık ve gelenekle bağı çok güçlü olan resimler. Büyük özen, disiplinli çalışma, fırçasına hakim, her dokunduğu renge adeta hayat veriyor. Çok renkli, çok canlı bir iç dünyanın resim dilinde coşarak anlatıyor kendini. İlk anda insandaki kavrama, anlayış ve anlama yetisini tetikleyen bir çağrısı var fırça sürüşünde, biçimlerinde, yüzeyde oluşturduğu motifsel dilinde. Geçmişe alıp götürüyor. İnsanın tinsel ve düşünce dünyasında gezdiren ve duygudan duyguya taşıyan bir doğallık. İnsanın algılama, düşünme, yargılama ve nesnelerin anlamının yolculuğuna çıkarıyor. Yürüdüğü yol, geçmişte iz bırakanların izini takip ederken, onları taklit ederek tekrarın tekrarına düşmek yerine, kendine özgü oluşturduğu yeni bir dil ve yorumlama biçemiyle o geleneğin çağdaş dili olarak konuşuyor bizimle. İlk bakışta bir iç dünyanın atlası gibi duruyor. Daha da yaklaştığımızda bunun yalnızca bireysel bir iç dökümünün çok ötesinde, aynı zamanda toplumsal bir birikimin, bastırılmış sözü ve çoğalan belleğin görsel anlatımıyla karşılaşıyoruz. Yumuşak hatlarla, bilinçli olarak bozulmuş, ten rengini andıran büyük biçim yalnızca bir bedeni değil—bir kabuğu, bir sessizliği simgeliyor. Biçimin içinden taşan renkli daireler, suskunluğun içindeki çoğulluğu, bastırılan duyguyu, konuş(ul)amayan düşüncenin toplumsallığını anlatıyor. Burada resim, bize şunu düşündürüyor: Arka planın koyuluğunu, aralara serpiştirilmiş beyazlarla yıldızlı bir geceye dönüştürmüş adeta. Bu iç dünyanın karşısında duran dış gerçekliği anlatıyor. Nokta nokta işlenmiş bu satıh, yıldızlı bir gökyüzü andırmasının yanında, parçalanmış bir bütün duyumsaması yaşatıyor. Sanki dünya, tek parçadan oluşan bir bütünden çok, kırıntılardan oluşmuş bir yer algısı yaratıyor bizde. Bu anlatım aynı zamanda yaşadığımız çağın dağınıklığını, yabancılaşmasını, hakikatin bölünmüşlüğünü de düşündürüyor. Resmin solunda kıvrımlarla yükselen çizgi, hem bizim dünya ile bağımız hem de anne ile çocuk arasındaki bağı gösteriyor. Üzerindeki küçük yeşil yapraklar, yaşamın ve umudun inatçı sürekliliğini anlatıyor. Bu dalın kıvrılıp dolanması bir yön arayışı. Şunu söylüyor: Hayat, özellikle gerek bizim coğrafyada ve gerekse dünyanın başka coğrafyalarında, düz bir hat üzerinde ilerlemez. Direnç dolambaçlıdır. Umut, her zaman bir mücadele biçimiyle var olur. İnsan umutlarına sarıldığı sürece vardır. Resmin merkezine doğru yoğunlaşarak artan hareketlilik, büyüklü küçüklü renkli dairelerin iç içe geçmesi, canlı bir hayatın varlığını anlatıyor. Sanki bu hareketliliğin bir çekim merkezi var. Bu merkez, insanın en derininde taşıdığı yaşama isteğidir. Ama bu istek karmaşık, katmanlı ve çelişkilerle doludur. Toplumcu gerçekçi bir gözle baktığımızda, bu resim bireyin iç dünyasını estetize etmekten çok fazlasını anlatıyor. Bireyin içi burada toplumsalın aynasına dönüşüyor. Renkli dairelerin her biri yalnızca bir duygu değil; bir sınıfsal konum, bir tarihsel deneyim, bir ortakçı, eşitlikçi, paylaşımcı bir yaşamın belleğini taşıyor bize. Bu yüzden bu iç dünya politik ve aktiftir. Burada önemli bir başka şey daha var: Resimde hiçbir şey dışarı taşmıyor gibi görünse de aslında her şey taşmış durumda. O büyük form içindekileri tutmakta zorlanıyor. Bu da bastırılmışlığın bir noktada taşacağını söylüyor. Renklerin canlılığı ile karanlık arka plan arasındaki karşıtlık bir umut–umutsuzluk gerilimi değil, bir direnç estetiğidir. Çünkü renkler karanlığa rağmen değil, karanlığın içinden doğuyor. Geçmiş–bugün–yarın döngüsü burada görünür hale geliyor. Sonuçta bu resim, içerisiyle dışarısı, suskunlukla çoğulluk, karanlıkla renk arasında kurulan bir gerilimdir. Bu yüzden “ne görüyorum” sorusu yetmez. “Ne birikmiş?”, “Ne bastırılmış?”, “Ne taşmak üzere?” soruları gerekir. Olabildiğince ayrıntısına inmeye çalıştığım, İlknur Solmaz’ın bu resmini, Türk resim sanatında hangi akımla bağını kurabiliriz? Tek bir akıma yerleştirmek zor. Ama bazı damarlarla güçlü bağlar kurar. İlk bağ Bedri Rahmi Eyüboğlu çizgisidir. Halk motiflerinin modern yüzeye taşınması burada da vardır. Dairesel formlar Anadolu’nun kilim ve bezeme geleneğinin soyutlanmış halidir. Motif burada taşıyıcıdır. Ressam İlnur Solmaz “YAŞAM BAĞI” Tuval Üzerine Karışık Teknik. İkinci bağ soyut dışavurumculukla yerel motif birleşimidir. Formlar matematiksel değil, büyüyen ve çoğalan bir yapıdadır. En belirgin bağ Neşet Günal hattıdır. Figür burada erimiştir ama mesele aynıdır: insanın içi ve toplumsal yük. Minyatür geleneğiyle de bağ kurulabilir çünkü yüzey vardır, perspektif yoktur. Bu resim yerel motifle modern soyut anlatımı birleştirir. Ama onu özgün yapan şey toplumsal hafızayı iç dünya olarak kurmasıdır. Yani Bedri Rahmi hattı, Neşet Günal hattı ve modern soyut damar arasında durur. Ama bunların toplamı değildir. Her birinden beslenerek ve figürü eriterek içini görünür kılarken dee toplumcu bir dil kurmayı başarır. İlknur Solmaz, “Yaşam Bağı” adlı tablosunda/resiminde bizi, yenilikçi yorumu ve geleneğin çağdaş diliyle buluşturuyor. Ali Ekber Ataş
İnsan dediğimiz varlık, yalnızca görünen bir suret değil. Onun içi, biriktirdikleriyle, tanıklıklarıyla, acılarıyla ve direnç biçimleriyle dopdolu. Ve bu birikim, hiçbir zaman dış dünya ile düzenli, tek merkezli ya da uyumlu değil. Tam tersine; resimdeki gibi üst üste binen, birbirine değen, kimi zaman çarpışan renkli halkaların her biri ayrı birer hikâye, ayrı birer yara olarak yaşantımızı anlatıyor.
Gercekedebiyat.com

















YORUMLAR