Atatürk’ün anlatımıyla Çağdaş Türkiye’nin ve CHP’nin kuruluş öyküsü
Atatürk, devrimleri ve uygarlaşma atılımlarını sürdürmek için, tüm ülkede örgütlenmiş, bilimi ve eleştirel düşünmeyi temel alan bir politik partinin kurulmasını gerekli görmüştür. Söz konusu nedenle, CHP kuruluş ilkelerini gerçekleştirdiği ölçüde, Atatürk’ün özlediği parti olabilir.
Atatürk, tüm halkın özgür istenci, anlatılamaz özverisi ve
etken katılımıyla kazanılan Kurtuluşu Savaşı'nın büyük
utkuyla bitimiyle birlikte, tam bağımsızlık ilkesini sağlam
temellere dayandırmak için, eğitim, ekonomi, eşit yurttaşlık
ve kadın-erkek eşitliğine dayalı çağdaş bir hukuk düzeni
kurulmasını sağlamak amacıyla yoğun ve kapsamlı bir çalışma
yürütür.
Ülkenin önemli kentlerinde halkla buluştuğu toplantılarda bir
toplumbilimci yetkinliğiyle Anadolu toplumunun yapısını çözümler.
Örneğin, Mustafa Kemal Atatürk bu kapsamda
‘İstanbul’dan Gazetecilerle İzmit Kasrında Söyleşi'nde
(16- 17 Ocak 1923), Kurtuluşu Savaşı’nın büyük bir utkuyla
sonuçlandırılmasıyla, ‘Misakı Milli’ ve 1921 Anayasası
temelinde ulusun tam bağımsızlığı ve egemenliğinin
sağlandığını vurgular. Emeklerinin gasp edilmeyeceğinden emin olan halk çalışmaya
başlamıştır Atatürk, İzmir İktisat Kongresi'nin açılışında dile
getirdiği bazı önemli düşünceleri, 'İstanbul Gazetecileri
Temsilcileri' (18 Ocak 1923) ile yaptığı ayrıntılı
söyleşide kamuoyuyla paylaşır. Atatürk'ün belirlemesiyle,
"emeklerinin gasp edilmeyeceğinden emin olan"
insanlar "güvenle ve çok büyük umutlarla"
tarlalarında ya da zanaatların başında etkinleşmiştir. Ekonomi, eğitim ve toplumsal etkinlikler somut sonuçlar vermeye
başlamıştır. Bursa, Balıkesir, İzmir, Adana ve Erzincan'da yeni
açılan beş yeni tarım okulu mevcutlara eklenmiştir. Savaştan ve
olaylardan olumsuz etkilenen Ziraat bankaları yeniden
etkinleştirilmiştir. Köylülere ve çiftçilere önemli ölçüde "tarım
araç-gereçleri" dağıtılmıştır. Ayrıca,
"araç-gereç sağlayan ve bunların onarımını"
yapan ve sermayenin %70'ine katılacağımız bir şirketle anlaşma
sağlanmak üzeredir. Atatürk'ün açıklamasıyla, ulaşım altyapısı hızla
oluşturulmakta, var olanlar onarılmaktadır. Böylece, ülkenin
önemli merkezleri kara ve demiryollarıyla kısa süre içinde
birbirine bağlanacaktır. Önemli maden hazineleri açılmaktadır.
Çalışmak ve mutlu olmak isteyen bütün halk için,
işçiler/emekçiler için geniş ve güvenli çalışma alanları
açılmaktadır. Tüccarların yüzlerini güldürecek günler
yakındır. Özellikle ekonomik etkinliklerin esasları, doğrudan
doğruya "bilgi ile birlikte", ülkenin
"topraklarını koklayan ve bu ülkede bizzat çalışan
insanların görüş ve önerileri" doğrultusunda
belirlenecektir. YENİ TÜRKİYE BİR EKONOMİ DEVLETİ OLACAKTIR! Sanayi ve ticareti geliştirmek amacıyla, "15 Şubat'ta
İzmir'de belki 5000 kişinin katılabileceği bir kongre"
yapılacaktır. Böylece, Yeni Türkiye'nin "ekonomi üzerinde
kurulmasının" ilkeleri belirlenecektir. Ülkedeki ekonomik
kalkınmayı canlandırmak amacıyla, Yeni Türkiye'nin yasaları ve
duyarlılıklarına saygılı olan yabancı şirketler
çalışabilecektir. Ulusun "sermayesi yetersizdir." Bu
nedenle, yabancı sermayeden, araçlarından ve uzmanlıklarından
yararlanmak gerekmektedir. Ulusal Kurtuluşu Savaşı ile kurulan TBMM hükümeti
ulusaldır; "tümüyle maddidir; gerçekçidir."
Hayal peşinde koşarak ulusu "bataklıklara batırmaktan ve
sonunda kurban etmekten" kesinlikle sakınan bir yönetimdir.
Ulusun istencinin özgürlüğünün güvencesi olan iki ilke vardır:
TAM BAĞIMSIZLIK VE KOŞULSUZ ULUSAL EGEMENLİK. "Egemenliğin
tek bir zerresi bile terk edilemez!" (Atatürk'ün Bütün
Eserleri, Cilt 14, s. 315- 316). Öte yandan tüm ulus çalışmalıdır; Refah ve mutluluk,
"yalnız çalışanların hakkıdır." Muhtaç
olunan tek şey "çalışmak, çalışkan olmaktır."
İlk iş, "ulusu çalışkan yapmaktır." ATATÜRK'ÜN TOPLUMCULUK KAVRAMI: YENİ TÜRKİYE BİR HALK
DEVLETİDİR Atatürk, 2 Şubat 1923'te İzmir'de halka verdiği söylevde,
bağımsızlığı ve koşulsuz egemenliği elde etmek için, mutlaka
bütün güçleri birleştirmek ve “bütün gücü halkta
aramak” gerektiğini vurgular; çünkü halk, her türlü
gücün, oluşumun ve kararın kaynağıdır.[1] Atatürk'ün
asla vazgeçmediği temel ilke, bağımsızlık ve ulusal
egemenliktir. Bağımsızlık ve ulusal egemenlik, Atatürk için
özgürleşmenin ve cumhuriyeti demokratikleştirmenin tek
güvencesidir. Bu nedenle, çok zor koşullar altında kazanılan
egemenlik hiçbir biçimde sınırlandırılamaz. Mustafa Kemal Atatürk’ün, ilke ve devrimlerinin düşünsel
temellerini, açımladığı anılan söylevdeki belirlemesiyle,
yaşam, "mücadele/savaşım demektir; çarpışma demektir.
Yaşamda başarı, ancak savaşımla kazanılabilir.” Düşünsel
derinliği açık olan bu, eksiksiz bir aydınlanmacı tavrın
anlatımıdır. Aydınlanma felsefesinde temel ilke, insanın aklını
kullanabilmesi için, öz çabasıyla “tembellikten ve
korkudan” kurtulması, özgürleşmek ve özerkleşmek için
savaşım vermesidir. HALKÇILIK İLKESİ ve HALK PARTİSİ Atatürk’ün anlatımıyla, tüm ulus için yararlı bir
programı geliştirmek için, her bireyin bilgisini ve uzmanlık
birikimini birleştirmesi gerekir. Eğitim ve ekonomi programları
başta olmak üzere, tüm ulusun refahını ve mutluluğunu
sağlayacak program mutlaka en geniş katılımla oluşturulmalıdır.
Bunun için bir politik parti gereklidir. Ancak politik parti,
toplumun bir sınıfının değil, “bütününün çıkarlarını”
savunmalıdır. Böyle bir politik parti kurulacaktır. Ulusumuzun “asli unsuru köylüdür, çiftçidir,
çobandır. O halde bunlar dayanmaya değer bir sınıftır.” Bir
politik örgüt, fırka, “bir başına bu sınıfa
dayanabilir ve onun çıkarlarını yüceltmek için çalışabilir.” O
halde buna “muhalif olacak sınıfı” aramak gerekir.
Böyle bir parti, hangi sınıfın çıkarlarına zarar verir?
Köylünün karşısında hangi toplumsal kesim olabilir? Örneğin,
“çiftlik ve büyük arazi sahipleri bundan endişelenir
mi?” Peki, ülkede “kaç çiftlik sahibi vardır
ve bunların arazilerinin büyüklüğü nedir? Arkadaşlar,
ülkemizde çıkarları zarar uğratılacak büyük arazi ve
çiftlik sahibi yoktur.” Orta halli toprak sahiplerinin
arazilerini “paylaştırmak” yerine, “köylülerin arazisinin
genişletilmesi gerekir.” Köylülerin, evlerini ve köylerini
iyileştirmeliyiz; çünkü köylü sınıfı temeldir. Bundan başka “ilçelerde ve illerde sanayici erbabı” vardır.
Sanayicilerinde çıkarlarına zarar verilmez; çünkü bunlar “köylü
için gereklidir.” Bu nedenle, sanayiciler “yükselmeye”
özendirilmelidir. Halkçılık bakımından düşünüldüğünde,
“bunların hakkı verilmek zorundadır.” Sonra kasabalarda “orta
tüccar vardır” ve bunlar da o köylü sınıf için “gereklidir.”
Bunlar da zarara uğratılamaz; bunlar da korunmalı ve ülke çıkarı
nedeniyle, zenginleşmelidir. Bunların üzerinde yer alan “büyük tüccarlar, büyük
sermaye sahipleri vardır. Bugün ülkede “kaç tane
milyoner vardır ve en zengin adamın kaç parası vardır? Üzerine
saldıracağımız kapitalistler bunlar mıdır? Hayır. Bu ülke ve
insanları daha fazla zenginleşmelidir ve bu hakkıdır.
Dolayısıyla, onların servetine göz dikilmemelidir. İnsanlarımız
çok daha fazla zenginleşmeli, bankalar, demiryolları, fabrikalar
kurmalı ve böylece ülke yabancı sermayeye muhtaç olmamalıdır.
Bu bakımdan onlar da halktır.” Geriye işçi/amele kalıyor. Tüm ülkedeki işçi sayısı
toplansa “belki 20.000’den fazla işçi” bulunmaz. Dolayısıyla,
20.000 kişiye dayanan bir politik parti, bunların “çıkarlarını”
ne ölçüde savunabilir? “İşçiye düşman olamayız. Bu ülke
işçiye muhtaçtır. Kurulacak sanayi kuruluşlarında çalışacak
insan gereksinme vardır. İşçi gereklidir ve “onu
koruyacağız, daha mutlu duruma getireceğiz. Diğer yandan, işçi
ile tarlasında çalışan köylü arasında ne fark vardır? Bunlar
aynı durumdadır. Dolayısıyla, işçiler de halktır. Başka bir
sınıf bulamazsınız.” Öte yandan, “aydınlar, ulema denilen” insanlar
vardır. Aydınlar “başlı başına kendi çıkarlarını
düşünen bir sınıf olamaz!” Eğer bunlar, “Meclis’te
yalnız bizim çıkarlarımızı temsil edenler bulunsun derlerse,
bilakis bütün umdukları çıkarları da” yitirirler. O
halde “başlı başına aydın/ulema sınıfı yoktur.” Fakat
aydınlara ve bilimcilere düşen “çok önemli görevler”
vardır. Aydınlar ve bilimciler, “halkın içine girmek,
onlara öncülük etmek, mutluluk ve refaha ulaşmaları için yol
göstermek, onları aydınlatmak, uyarmak ve başarılı” kılmak
görevini yerine getirmelidir. ATATÜRK'ÜN ÖRGÜT VE ÖRGÜTLENME ANLAYIŞI
Örgütlenme ve örgüt oluşturma, belli amaçları
gerçekleştirmek için olası bütün güçleri birleştirmenin ve
etkinleştirmenin en önemli araçlarından biridir. Bu gerçekliği yaşamı boyunca, özellikle de askerlik
görevlerinde deneyimleyen Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı da
örgütlülük ve amaçlılık ilkeleriyle başarıya ulaştırır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Söylev/Nutuk adlı
yapıtındaki anlatımıyla, 8 Ekim 1919 günü Kazım Karabekir,
Atatürk’e gönderdiği bir telgrafta, Atatürk’ün sadece
“Ulusal Meclis’te” görev almasını, burada “etkili ve
denetleyici” işlev görmesini, hükümette görev üstlenmemesini
dile getirir. Atatürk, Kazım Karabekir Paşa’nın görüşlerine
karşı şu görüşlerin altını çizer: “Her şeyden önce,
yurtta, ulusun varlığını ve istencini göstermek ve bunu
sarsılmaz bir biçimde Ulusal Meclis’te temsil etmek gereklidir.
Bu da, yurtta ulusal bir ülküye bağlı güçlü bir örgüt kurmak
ve Meclis’te bu örgüte dayanan bir grup bulundurmakla
olanaklıdır”[2] Atatürk değerlendirmelerini şöyle sürdürür: “Her
şeyden önce ülkede, ulusun varlık ve istencini ortaya çıkarmak
ve bunu sarsılmaz biçimde Ulusal Meclis’te temsil etmek
gereklidir. Bu ülkede ulusal bir ülkü çerçevesinde güçlü bir
örgüt kurmak ve örgüte dayanan Meclis’te bir grup bulundurmakla
olanaklıdır.” (Atatürk 2017, s. 209- 211). ‘Söylev’de yer alan ‘Ulusal Örgütün Düzenlenmesi’
ara-başlığı altında “Ulusal örgütün bir düzene
sokulması önemliydi. Bunun için özel önlemler alındı”
der (Atatürk 2017, s. 280). Mustafa Kemal Atatürk, 30 Ocak 1923’te Anadolu Gazetesine
yaptığı açıklamada ayrıca tam bağımsızlık ve koşulsuz
egemenlik ilkesini gerçekleştirmek amacıyla, "bütün
ulusun emek cabasını verimlileştirmeyi sağlayacak Halk Fırkası
adıyla bir siyasi partinin kurulmasını gerekli” gördüğünü
vurgular. Kurulacak Halk Fırkası'nın başlıca amacı, "bütün
sınıfların hukukunu, ilerleme ve mutluluğunu" sağlamak
için gerekli araçları ve olanakları yaratmaktır. Atatürk bu
belirlemeyi, tutarlı bir toplumcu bilimci duyarlılığıyla yaptığı
o dönemdeki Türkiye’nin toplumsal yapısının çözümlemesine
dayandırır. Ulusu oluşturan bireyler çalışmaya isteklidir; ancak "uygar
bir anlayışla, çalışmanın ürünlerini", bir başka
anlatımla üretimi ve üretkenliği artırmak gerekmektedir. Ulusun
toplumsal-kültürel gereksinmeleri ancak bir "politik örgüt"
ile karşılanabilir. Çıkarları çatışmayan bütün halkın
"ortak çıkarlarını ve mutluluğunu güvence altına almak
için 'HALK FIRKASI' adıyla" politik bir parti kurulmalıdır.
Kurulacak Halk Fırkası "tüm halkın ortak çıkarlarını
artırmayı" amaçlayacaktır. Karanlık geçmiş geride
bırakılacaktır (Atatürk'ün Bütün Eserleri, cilt 14, s. 318). OSMANLI DÖNEMİNDE ÜLKENİN DURUMU NASILDIR? Atatürk ‘İzmit Konuşması’nda[1] (19 Ocak 1923) Osmanlı
Devleti’ne ilişkin görüşlerini açımlar. Bu büyük devrim
önderinin çözümlemesiyle, Fatih Sultan Mehmet “azametli,
kudretli” ve “bütün İslam ve Türk dünyasının hakkıyla
iftihar edebileceği” bir padişahtır. Bu padişah, “kendi
büyüklüğüyle orantılı azametli bir siyaset” izlemiştir.
Doğu Roma’yı ele geçirdikten sonra “Batı Roma
İmparatorluğu’nun tacıyla başını süslemek” istemiştir.
Batı’ya doğru “geniş bir cephe üzerinde yürümüş ve
başarılı olmuştur.” Dıştaki bu başarılara uygun düşen,
“güçlü bir iç siyaset, güçlü bir iç örgütlenme, özellikle
de sağlam, esaslı bir iç yönetim” gerçekleştirememiştir.
Fatih iç politikada başarılı olabilmek için ele geçirdiği
ülkelerdeki başka dinlerden ve ulusal kökenlerden olan halkların
“her birine ayrı özerklik vererek, bunların tümünü korumak ve
bunların her birini kendi fetihlerine katmayı” yeğlemiş ve
bunda da “başarılı” olmuştur. Fatih’in izlediği bu politika “kendisine özgü, kişisel bir
siyasetti”; ancak “devlet siyaseti” değildi. Özellikle “o
devleti kuran asli unsurun gerçek refah ve mutluluğuna yönelik bir
siyaset sayılamazdı.” İzlenen politikanın “devlet politikası”
durumuna gelebilmesi için, “Fatih’ten sonra gelenlerin de aynı
siyaseti yıllarca, hatta yüzyıllarca” izlemeleri gerekirdi.
“Hâlbuki böyle olmadı”; çünkü devlet politikasının “bir
kişinin beyninden değil, asli unsurun vicdanından çıkması
lazımdı.” Böyle olmadığı için, Fatih’ten sonra gelenler
“kendilerine özgü, fakat başka başka siyasetler” izlemiştir
(Cilt 14, s. 331). Atatürk’ün belirlemesiyle, Sultan Selim, “Batı’yı
bıraktı; Doğu’ya yöneldi. Hilafeti eline aldı ve İslam
birliği siyaseti yaptı.” Kanuni, kendini ‘daha büyük bir
kişi’ olarak gördü ve “hem Doğu ve hem de Batı’da fetihler
yaparım dedi.” Atatürk, Fatih, Selim ve Kanuni’yi ‘büyük
yetenek ve güce’ sahip padişahlar olarak niteler. Daha sonra
onlarla karşılaştırılabilecek padişahlar gelmemiştir; gelenler
“kişisel keyifleri, arzuları ve hırslarını” öne
çıkarmış ve ‘zorba, mutlak yönetim’ uygulamıştır.
Bu zorba ve tek kişi yönetimi, Osmanlı Devleti’ni yıkıma
götürmüştür (cilt 14, s. 331). Atatürk’ün deyişiyle, ‘hükümet şeklinde amaç, ulusun ve
ülkenin korunması, refah ve mutluluğunun sağlanmasıdır.’
Osmanlı yönetiminin yola açtığı durum şudur: Ülke, Anadolu
baştan sona haraptır; ‘memlekette yol yoktur; hiçbir uygar kurum
yoktur.’ Ülkenin durumu ‘acı’ vermektedir. Halk ‘yoksul,
sefil ve çıplaktır.’ ÇAĞDAŞ TÜRKİYE'NİN İZLEYECEĞİ YÖN ve İLKELER
NELERDİR? Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması, bağımsız yeni Türkiye
devletinin kurulaması sonucunda, yoksulluğu ve ilkelliği ortadan
kaldıracak devrimler başlatılmıştır; ulus ‘mutlu olabileceği’
konusunda ‘büyük umutlar’ taşımaktadır; çünkü
bağımsızlığını ve egemenliğini eline almıştır. Atatürk
aynı söyleşide ekonomik gerilemenin nedenlerini şöyle açıklar:
Ulusumuzun ‘çoğunluğu çiftçidir, çobandır.’ Bunlar
‘çalışkandır, girişimcidir; her türlü sıkıntıya
katlanırlar.’ Ancak çiftçilerimiz bütün bu seçkin
niteliklerini ‘tarlasında çalışmakla ürüne’
dönüştürememiştir; çünkü engellenmiştir. Üretmek yerine
‘seferlere’ gönderilmiştir. Sürüp giden savaşlar,
‘çiftçilerimizi geri bırakmıştır.’ Bundan sonra bu tür
yanlışlıklardan sakınarak, çiftçiler etkinleştirilecektir.
Ulus, halk ve çiftçiler ‘yalnız ulusal sınırlar içinde yaşam,
bağımsızlık ve egemenlik için’ silaha sarılacaktır. Yeni
Türkiye’nin askeri politikası, ‘savunma’ olacaktır.
‘Fetihler sevdasında bulunmayacağız’ (s. 340). Bu geniş ve verimli ülkeyi işletmek ve onun ‘cevherlerini,
ulusun mutluluğunu sağlayacak servet durumuna getirmek’
zorunludur. Bu bakımdan nüfusun azlığı, ‘makine’ ile
giderilmek zorundadır. Hemen yapılması gereken şey, tarımın
makineleşmesidir; ‘bütün çiftçilerimizin makine sahibi olması,
makine kullanmasını bilmesi ve makine yapmaya özgü kurumlara’
sahip olmasıdır. Üretimi artırmak ve çeşitlendirmek gerektiğini
sürekli vurgulayan Atatürk’e göre, elde edilen ürünün verime
dönüştürülmesi için, ‘yollar ve şimendiferler, otomobiller,
motorlu taşıtlar’ olması gerekir. Ülkede tarım alanları
vardır; çalışmak ve üretmek isteyen insan vardır. Üretim, ülke
gereksinmelerini karşıladığı gibi, yurtdışına da satılabilir.
Ancak ne yazık ki, ürün, ‘yol ve uygar taşıt araçları’
olmadığı için bir kentten öbürüne taşınamamaktadır.
Ekonomik kalkınmanın önündeki en büyük engel, en büyük eksik,
‘yolların ve taşıma araçlarının’ olmamasıdır. Ülkede
kağnı ve deveden başka taşıt yoktur (cilt 14, s. 340- 341). ÇİFTÇİYİ KALKINDIRMAK ZORUNLUDUR Üretimi artırmak için, alınması gereken önlemlerden biri,
‘doğrudan doğruya köylüye nakden yardım etmektir.’ Bunun
için de Ziraat Bankaları gerekmektedir. Var olan bu bankalar
canlandırılmaktadır; ancak sayıları yetersizdir. Bunları
genişletmek gerekmektedir. Hükümetin yanı sıra, halk da küçük
sermayeleri birleştirmek suretiyle ‘birtakım küçük yerel
bankalar’ kurmalıdır. Bunlar, köylüye yardımı temel
almalıdır. Bunun yanı sıra, üretimi artırmak için, çiftçilere,
köylülere tarımın önemini anlatmak için, ‘onu eğitmek, ona
bilgi ve bilim’ vermek gerekir. Bunun için ise, tarım okulları
gerekir. Bu amaçla, var olanlara ek olarak ‘Bursa, Balıkesir,
İzmir, Adana ve Erzincan’da’ yeni tarım okulları açılmaktadır.
Halkın çoğunluğunun çiftçi ve çoban olması nedeniyle,
ülkemizde ‘hayvan yetiştirilir ve bu çok verimlidir.’ Ancak
ülkede hayvan varlığı çok azalmıştır. Yapılması gereken ilk
iş, hayvan sayısını ve niteliğini yükseltmektir (s. 341). Ayrıca, tarımın olduğu yerde zanaat olmak zorundadır.
Ulusumuzun çok nefis sanatları vardı; bugün ne yazık ki o da
bitmiştir.’ Yabancılara verilen ayrıcalıklar sonucunda, ‘küçük
tezgâhlar’ yok olmuş, ‘ayrıcalıklı ithalat sonucunda
sanayimiz sönmüş, yok olmuştur.’ Dış ayrıcalıklar
kaldırılmıştır; artık sanayimiz canlandırılmalıdır. Ulusun
gereksinmelerini karşılayabilmek için, küçük tezgâhların
üretimi artırmanın yanı sıra, ‘büyük sanayi kurumları,
fabrikalar’ kurmak zorundayız. Tarımda ve sanayide üretim
artırmak ve çeşitlendirmek ve niteliğini yükseltmek için,
ürünlerin ve paranın dolaşımı gerekir. Dolaşımı sağlamak
ise, ticaret demektir. Bu nedenle, tüccarları etkenleştirmek için
gerekli önlemleri almak zorunludur. Kara ve demir yollarını, limanları ve gemileri yapmak için,
‘para ve uzmanlık’ gerekir. Bizde olmayan da budur. Bu durum,
‘üzüntü ve acı vericidir.’ Ancak asla umutsuz olmamak
gerekir. Bu denli geniş ve çok doğal olanaklara ve insan gücüne
sahip bir ülke ve ulus, ‘ulusal bağımsızlığını ve
egemenliğini’ elinde tutarak sermaye de, uzmanlık da bulur (s.
342). YAŞAM EKONOMİ DEMEKTİR Atatürk’ün belirlemesiyle, “çalışarak kısa sürede
uygarlaşacağız.” Bunun için ulusu oluşturan bütün
öğelerin katılımıyla, Şubat’ın 15’nde İzmir’de bir
kongre düşünülmektedir. Bu kongreye, köylü, çiftçi
gelecektir, ‘her türlü sanayi erbabı ve tüccarlar’
katılacaktır. ‘Yaşam, ekonomi demektir.’ Yaşayabilmek için
bol üretmek ve tutumlu olmak gerekir. Bu ulus, “imparatorluklar
kurmuştur; cihangirler yetiştirmiştir”; fakat “iktisadi devlet
olamamıştır.” Ekonomiyle, sanat, zanaat ve ticaret ile uğraşmayı
küçümsemiş ve bunları yabancılara bırakmıştır. Bunun sonucu
olarak da “o yabancı unsurlar, asli unsurun efendisi olmuş, bütün
ülkeyi sömürge olarak, kendi evladıyla, kendi parasıyla
yönetilir bir sömürge” olarak görmüştür. Dolayısıyla,
yaşamak için ekonomi esastır. Bu nedenle, “bütün çalışmalar,
ekonomide başarılı olmaya” yoğunlaştırılmalıdır. Söz
konusu çalışmalar, “bir programa” dayandırılmalıdır.
Örneğin, bir “eğitim programı” olmalıdır ve verimli olmak
için, “çiftçi, çoban, tüccar, kunduracı, güzel iş yapanlar”
onu izlemelidir. Eğitim programı, ekonomi programını, ekonominin
temellerini ve kurumlarını öğretmelidir. Eğitim ve ekonomi
programı, çokbilmişler tarafından değil, “özünü, yaşamı,
gereksinmeleri”, yaşamak için gerekli olanı bilen insanlarca
yapılmalıdır. Bu nedenle, bu ülkede “aydın olmak demek, okumuş
olmak, çokbilmiş olmak” demek değil, “yoksulluğu ve sefaleti”
ortadan kaldırmaya çalışmak demektir. Dolayısıyla, toplum önce
“genel olarak bulaşıcı ve yayılmacı cehaletten, gafletten”
kurtarılmalıdır ve böylece gerçek dışı şeylere inanmaktan,
aldanmaktan” kurtarılmalıdır (cilt 14, s. 343). HALKI EĞİTMEK UYGARLAŞMANIN ZORUNLU ÖNKOŞULUDUR Atatürk’ün çözümlemesiyle, bu amaçlara, yalnızca
çocuklar eğitilerek ulaşılamaz; onları yararlı yurttaşlar
olarak yetiştiren “analar, babalar, kardeşlerin tümü
aydınlatılmalıdır.” Bunun için gazete ve benzeri yayınlar
köylere değin ulaştırılmalı, köylerde okuma bilenler,
bilmeyenler için bunları okumalıdır; çünkü mutluluk, tüm
ulusun mutluluğuyla olanaklıdır. Azınlık, “çoğunluğun
bilgisizliğinden yarar çıkarmaya” uğraşırsa, “felaket
kaçınılmazdır.” Şimdiye değin izlenen yol/yöntem, ne yazık
ki “azınlığın refahına” yönelik olmuştur. Ulus ve ülke,
“beş on kişinin mutluluğu ve serveti” yüzünden bu duruma
gelmiştir (cilt 14, s. 344). Eğitimin her aşaması “mutlaka insanlığın ve uygarlığın
gerektirdiği bilimi ve tekniği” kazandırmalıdır. Bu bilim ve
teknik, yalın ve işe yarar olmalıdır; “üstün mesleki
nitelikler “kazandırmalıdır”: Çocuk okulu bitirdiğinde, “aç
kalmayacağını” bilmelidir. Uzmanlaşmış insan gücüne
gereksinme vardır. Bugün madenlerimizi yabancılar işletmektedir.
Ulusa “yaşam ve sağlık” gerekli olmasına karşın, öldürücü
ve bulaşıcı hastalıklar, ulusu tehdit etmektedir. Bu tehlikeyi
gidermek için, bilimsel anlayışla yetiştirilmiş uzmanlar
gereklidir. Eğitimde “var olanı iyileştirmeye çalışma”
anlayışı hemen terk edilmelidir. Ülke ve ulus için yapılması
gereken kararlılıkla “pervasız” yapılmak zorundadır. TOPLUM YAŞAMINDA ADALET EGEMEN OLMALIDIR Öte yandan, bütün bunların yapılabilmesi için, “insanların
huzur ve vicdan özgürlüğü” gereksinmesi vardır. Devlet ve
toplum yönetiminde “adaletin mutlak egemen olması” zorunludur.
Adaleti sağlayacak kurum ise, yargıdır. Adaletin olmadığı yerde
keyfilik ve anarşi olur; orada “hükümet yoktur, orada hiçbir
şey yoktur.” Adalet yasalarla dağıtılır. Bu nedenle, ülkenin
yasalarının adaleti “hızla ve güven ile” dağıtmalıdır.
Adalet dağıtımı, “bağımsızlığı temel direğidir.”
Ulusun adalet ve merhamet duygusu yüksektir; ancak uygulama zaman
zaman bunu zedelemektedir. Zamanın değişmesiyle, hukuk da değişir; “hükümler de
değişir ve değişmelidir.” Toplumsal gereksinmeler, koşullar
gözetilerek ve ileri dünya ile karşılaştırılarak hukuk
birikimi, çağdaşlaştırılmalıdır. UYGAR DÜNYAYLA BÜTÜNLEŞMEK GEREKİR Atatürk’ün deyişiyle, “Türkiye halkı, insanlık
dünyasından soyutlanarak başlı başına yaşayamaz.” Türk
ulusu, “bütün dünya ve bütün insanlık ile beraber yaşar ve
yürür. Hiç olmazsa onlarla birlikte yürümeye zorunludur.”
Yargı ve hukuk düzeni, bu ilkeye göre kurulmalıdır. Kurtuluş
Savaşı’nı kazanma ve bağımsız Türkiye’yi kurma,
başlangıçtır, “elif demek için, ilk adımı atmak” için
fırsat vermiştir. Dolayısıyla “asıl yapılacak şeyler
barıştan sonradır.” Şimdiye değin aydınlar, bilimciler ve yöneticiler bir şeyler
yapmak için didinmiştir; ancak “başarı” sağlanamamıştır.
Bunun nedeni, “kişisel programlar” izlenmesidir. Artık kişisel
program bırakılacak, “bir devlet politikası, bir devlet
programı” uygulanacaktır. Devlet programının “kapsayıcı,
olumlu ve bağımsız biçimde herkes tarafından ileriye
götürülmesi” zorunludur. Zaman, böyle bir programın temel
ilkelerini geliştirme zamanıdır. Zaman bütün ulusun ortak
çalışmasıyla böyle bir program oluşturma zamanıdır (cilt 14,
s. 346). PARTİNİN ADI 'HALK FIRKASI' OLACAKTIR! Atatürk’ün çözümlemesiyle, “bütün halkımızın, bütün
üyeleri bir diğerinin yardımcısı ve destekçisidir.”
Diğerlerinin çalışmasına muhtaçtır. Bütün halkın
“mutluluğunu sağlamak ve bunun düzeyini sürekli yükseltmek,
ileri götürmek için, gerekli politik örgütün adına ‘Halk
Fırkası’ demeyi uygun gördüm.” Şimdiye değin, “girişimcilerimizin, aydınlarımızın ve
özellikle bilgin ve bilimcilerimizin en büyük günahı, namuslu
olmamaktır.” Ulusun karşısında “namuslu olmak, namuslu
hareket etmek” gerekir. Biz ulusu “aldatmayacağız; ulusa
daima hakikati söyleyeceğiz. Belki hata ederiz; hakikat sanırız;
fakat ulus onu düzeltsin.” Kendimizi “kimsenin üzerinde
görmeye hakkımız yoktur.” Bu politik partinin adına ‘ulusal
emek birliği (heyeti)’ diyebilirdim; fakat efendiler, “radikal
yürümek ve esaslı olmak gerekir.” Yapılacak işin, kurulacak bir kurumun bir “anlamı”
olmalıdır. Bütün dünya, Yeni Türkiye’nin ne yaptığını ve
hangi ilkelere göre yürüdüğünü bilmelidir. “Hakikatte
aldatmak kolay değildir. Hiçbir zaman uygar dünyayı
aldatabileceğimizi” sanamayız. Böyle bir sanı, yalnızca
“dünyanı en büyük gafleti” içinde olduğumuzu gösterir. Bu
bakımdan ‘halk Fırkası’ denildiği zaman, uygar dünya,
örneğin İngiltere, Fransa, Almaya, İtalya anlamını
anlayacaktır; çünkü bu “bilimsel e toplumsal” anlatımdır.
Yeni bir aşamaya girilmektedir ve yeni gereksinmelere göre yeni bir
program hazırlanmaktadır. “Bu yenilikler karşısında bütün
ulus”, Atatürk’ün gözünde eşittir. Önemli olan, bu
ülkeyi, bu ulusu “kurtarabilecek beyinlerin, yurtseverlerin bir
araya gelmesini” sağlamaktır. Bu erdemleri taşıyanları
bulup çıkarmak ve “ulusun yazgısını belirleyen Meclis’in
içine koymak” gerekir. “Akıl, bilim ve deneyim”
hareket hattının belirlenmesinde egemen olmalıdır[3] (cilt
14, s. 347- 350). [1] Mustafa Kemal Atatürk (2024): “Türkiye’nin
Geleceği”; 5. Basım, Can Yayınları İstanbul [2] Mustafa Kemal Atatürk (2017): “Nutuk/Söylev”;
Hazırlayan: Kemal Bek, Doğa Basım İleri Matbaacılık, İstanbul ‘Söylev’ ile ilgili alıntılar ve göndermeler, bu
basımdandır. [3] ‘Atatürk’ün Bütün Eserleri’ (2007); Yayıma
hazırlayanlar: Nevzat Kaymaz vd, cilt 14, s. 321- 351, Kaynak
Yayınları, İstanbul. [4] Türkiye Büyük Millet Meclisi (1938): “Cumhuriyet
Halk Partisi- On Beşinci Yıl Kitabı”; Ankara Prof. Dr. Onur Bilge Kula
Gercekedebiyat.com














