Çocukluğumun kırmızı lekesi
Çocukluğumu iki kelimeyle anlatmam gerekse, Hiç düşünmeden söylerdim: salçalı ekmek. Ne dondurma, ne çikolata, ne hamburger… Onların hiçbiri çocukluğumun geçmişindeki Salçalı ekmeğin tahtına oturamaz. Çünkü salçalı ekmek yalnızca karın doyuran bir yiyecek değildi. O, okulun tatil olduğunu, havanın kavrucu olduğunu, Mahallede bütün gün top peşinde koşulduğunu, Dizlerin yara bere içinde kaldığını ve akşam ezanına kadar Eve dönmenin akla bile gelmediğini Haber veren bir çocukluk işaretiydi. Tarifi de öyle yemek kitaplarına girecek cinsten değildi. Ekmek, bir dilimi alınır, üzerine ev yapımı Domates salçası, bir tabaka halinde yayılırdı. Üzerine kafi miktarda zeytinyağı gezdirilir, Belki üzerine ince bir dilim peynir konurdu. Hepsi bu. Salçanın içine biraz maydanoz, azıcık sarımsak ve birkaç tutam baharat girerse, o basit tarif Bir anda sınıf atlar, adeta salçalı ekmekten Gastronomik mucizeye geçiş yapılırdı. Çocuk aklımızla bunu bilmezdik elbette. Bizim bildiğimiz tek şey, o ekmeğin İnanılmaz lezzetli olduğuydu. …….. Salçalı ekmek biraz da yaz demekti. Okullar tatil olmuş, sabahın erken saatlerinden itibaren Mahalle çoktan çocukların işgaline uğramış. Bilyeler, misketler, topaçlar, bisikletler, mahalle maçları… Kimin ne oynadığı belli değil, herkes bir oyunun içinde. Güneş tepede, biz sokaktaydık. Kızgın güneşten yanmış yüzler, Toz, toprak içinde kısa pantolonlar, Sandaletlerin arasına dolmuş kumlar… Sokak çeşmesine bir koşu gidilir, Kana kana su içilir, Sonra tekrar oyuna dönülür. Bu yiyeceği anneler mi icat etti, Yoksa oyunu bölüp eve gelmek istemeyen Çocuklar mı, hala bilmiyorum. Hele annelerin meşhur “Hadi oğlum, yemek hazır!” çağrıları… Bu cümle, çocukluğumuzun en çok duyulup En az dikkate alınan cümlesiydi. Maçın ortasında gelinir mi? Takım eksik, gol atılacak, rakip bastırıyor. Mahallenin en iyi futbolcusu sensin. Dolayısıyla annenin mutfakta hazırladığı yemek, Dünyanın en önemsiz meselesidir. Bir süre sonra annenin sesi ikinci kez duyulur: “Oğlum, yemek hazır!”, “Tamam anne!”, yine gidilmez. Üçüncü çağrıda ses tonunda hafif bir kırgınlık, Dördüncüde ise annenin sabrının son demlerine Ait o meşhur “eşşek sıpası” vurgusu belirir. Sonunda anne de çocuğun gelmeyeceğini anlar. ve işte o zaman tarihe geçen bir operasyon başlar. Balkondan aşağıya bir sepet sarkıtılır. İçinde salçalı ekmek vardır. Sepet aşağı iner, ekmek teslim alınır, Yukarı gönderilir ve maç kaldığı yerden devam eder. Bir elinde top, diğer elinde salçalı ekmek… Bazen hayatın bütün meseleleri bu kadar basittir. Hatta gol attığımı bile hatırlıyorum Salçalı ekmek elimdeyken. Bugünün futbolcuları elleri ile formalarını öper, Tribünlere koşar, takla atar, şov yapar. Bizim kutlamamız ise çok daha mütevazıydı. Golü atarsın, elindeki salçalı ekmeği Düşürmeden arkadaşlarına bakarsın. Çünkü ekmeği düşürmek, Gol yemekten daha büyük bir felaketti. Bir dilim ekmek, biraz salça, Biraz zeytinyağı, peynir… ve yeniden özgürlük. Belki de bu yüzden salçalı ekmeğin Lezzetini bugün hiçbir tarif yeniden veremiyor. Çünkü eksik olan malzeme bunlar değil. Çocukluk. Mutfakta salça kavanozu ile Ekmeği yan yana gördüğümde, Yıllar bir anda geriye doğru akıyor. Birden çocuk oluyorum. Güneş yine tepemde. Ayaklarım yine toz içinde. Dizlerim yara bere. Sandaletlerim ayağımı sıkıyor. Mahallenin çocukları yine bağırıyor. Bir yerlerde top yuvarlanıyor. Annem balkondan sesleniyor: “Hadi oğlum, yemek hazır!” Ben yine duymuyorum. Çünkü maç devam ediyor. Sonra yukarıdan bir sepet iniyor. İçinde bir dilim salçalı ekmek… Hiçbir şeyin bitmeyeceğini sandığımız O güzel günlerin sessiz tanığı… Bugün geriye dönüp baktığımda, Çocukluğumun aslında ne kadar Az şeye ihtiyaç duyduğunu görüyorum. Bir parça ekmek. Biraz salça. Biraz zeytinyağı. İncecik bir peynir. ve annemin sesi. Özlüyorum. Nadir Avşaroğlu
Gercekedebiyat.com














