roman-elestiri-oya-baydar-20260722115517318.jpg


Edebiyatta ideal ve umut çöküşünün, intihara kaçışın iki boyutu vardır.

Birinci boyut, aydın ve sanatçının, özellikle küresel karşıdevrim sürecinde yitirdiği toplumsal ve siyasal ideallerinin ve umudunun yarattığı derin boşluğu, çöküşü, “sanata kaçarak ya da sanat ve estetiğe sığınarak” doldurma yanılgısıdır, ya da kendini kandırmadır. Nietzsche'nin “klavuz” sözüne uyarak onlar bunu ne kadar teorileştirip olumlarsa olumlasın, buradan, gerçek bir sanat eserinin çıkmadığı, çıkmayacağı kesindir; çünkü insan vicdanında bunu onaylayan temiz, duru yüce bir yargı merkezi yoktur. Aslında ideolojik nitelikte bir kişilik intiharı olan, iç hesaplaşmadan bu içtenliksiz kaçışı, terk ediş yöntemini, ideolojik ve siyasal düşüncelerindeki değişim ve kırılmaları romanlaştırarak sanat ve estetiğe sığınan Oya Baydar'da görüyoruz.

İkinci boyut ise, görünüşte ideolojik ve siyasal bir manevra ve kaçış olmayan, ama sanatın, romanın bizzat içinden, hikaye ve kurgusundan çizilen kahramanların intiharıyla sonuçlanan bir intihara kaçış olayıdır. İkisi de başarılı romancı olarak değerlendirilen Mehmet Eroğlu (Geç Kalmış Ölü, Yarım Kalmış Yürüyüş) ve İbrahim Yıldırım'da (Bıçkın ve Orta Halli) gördüğümüz, onların da gerisinde ideolojik bir nedenin olduğunu söyleyebileceğimiz bir intihara kaçış vardır.

Tekrar vurgulayalım; birincisi, ideolojik-siyasal kimliğine ve sorumluluklarına uygun asıl yapması gerekenin kapsamlı ve derin bir özeleştiri olması gerekirken, edebiyatı bu sorumluluktan kaçışının bir maskesi olarak kullanmıştır. İkincisi ise, estetik ve roman ilkelerine uyarak yazılan romanlarda, geçmişte benimsenen devrimci, toplumcu ideal ve ilkelerden estetik bir uzaklaşmadır. Şimdi bu iki farklı kaçış ya da intihar biçimini kısaca inceleyelim.

TÜRK ROMANINDA İDEAL ve UMUT ÇÖKÜŞÜ

Türk romanında gerçeklikten ve toplumsaldan postmodern kopuş ve kaçış, ideal ve umut çöküşünün temel bir nedenidir. Başka deyişle, ideal ve umut yitimi postmodernizmi bir sığınak olarak gördüğü gibi, tersinden de postmodernist düşüncenin benimsenmesi, iyi ve güzel bir gelecek idealinin ve bunun toplumsal, etik bir betiminin terk edilmesinin asli kaynağıdır. Son dönemde bu çürüme yatağından belli bir geri çekilme, ulusal ve toplumsal edebiyat yatağına doğru, ama ciddi bir özeleştiri bile yapılmaksızın, utangaçça bir toparlanma, kendine gelme yaşanmaktadır. Durum böyle olsa da, özellikle postmodern düşünce ve edebiyattan aşırılmış, ulusal kültür ve edebiyatın özgün dokusuna yabancı yapıştırma anlatım ve kurgu tekniklerinin, Tanzimatçı kafalı budalaca bir özentinin, aşırmacılığın hâlâ varlığını ve etkisini sürdürdüğünü söyleyebiliriz.

ELEŞTİRİ KALMADI

Ulusal çapta işleyen, etkili, eğitici, nitelik yükseltici bir eleştiri kurumu nerdeyse kalmadı. Böylece nitelikliyi niteliksizden, iyi romanı kötü romandan ayıran herhangi bir süzgeç, bir ölçüt de yok artık. O da dar bir kesimde yaşayan ve kamplara bölünmüş sanatsal duyarlılık ve sorumluluk dışında... Vasat ve vasatın altında, özgünlükten yoksun, Valter Benjamin'in deyişiyle eleştirilemez, yani eleştirmeye değmez, çok sayıda “roman” metnini konunun dışında tutuyorum elbette. Ancak şunu vurgulamak gerekir ki, bu kadar sıradan, niteliksiz romanın yayınlanmasını özendiren düşüncenin gerisinde de, nitelikli ve niteliksiz sanat ayrımını yadsıyan, bayağı, sıradan her türlü nesnenin, bayağılığın, ihanetin ve alçaklığın sanat olabileceğinin felsefesini yapan ve yayan neoliberal anlayış ve postmodernizm olduğunu da belirtelim.

Vasatı, bayağıyı sanat diye sunan, herkesin sanatçı olabileceğinin teorisini yapan postmodern anlayışı, sanatta ve yaratıcılıkta yenilikler getiren bir akım olarak onaylayan ve öven bazı eleştirmenler, romanda ve genel olarak sanat üretiminde, nitelik düşüklüğünü ve nicelik bolluğunu olumlu ve yararlı bir şey olarak göstermeye çalışıyor. Örneğin, günümüzün önde gelen neoliberal ve yarım postmodern eleştirmeni Semih Gümüş, niceliksel olarak ne kadar çok roman yazılırsa içlerinde nitelikli roman sayısı da artar mantığındadır. Bu yaklaşım, nitelikli roman için, doğru, bilimsel, estetik bir ölçüt, bir değerlendirme mantığı olmadığı gibi, üstelik sanatta sıradanlığı yücelten, niteliği ise önemsizleştiren ve nitelikli yapıtın ortaya çıkmasını rastlantıya bırakan, döneme egemen postmodern bir mantığa dayanır.

Çok sayıda niteliksiz romanın yayımlanması, nitelikli romanın sayısının artmasını sağlayan bir kanıt olmadığı gibi, asıl sorun da, adına roman denen çok sayıda kitabın yayımlanması değildir. Asıl sorun, eleştiri ve değerlendirmeleriyle okuyucuyu aydınlatıp yönlendirecek ulusal bir eleştiri kurumunun, dolayısıyla hangi romanın düzeyli, nitelikli, okumaya değer, hangisinin niteliksiz ve okumaya değmez olduğunu gösteren değerlendirme ölçütünün çökmüş olmasıdır. Bu nedenle, sahtenin ve bayağının nitelikli olanı piyasadan kovduğu iki büyük çöküntü, çukurlaşma ve çoraklaşma etkeni oluşmuştur:

Birincisi, eleştiri kurumu ve onun yönlendiriciliğinden yoksun bu tabloda, iyi roman yazarı adaylarını, estetik niteliği yüksek, derinlikli roman yazma konusunda kamçılayan, özendiren ve sanat etiği ile disipline eden, eğiten koşullardan mahrum kalıyor. İkincisi ise, aynı yoksunluk sonucu, okuyucunun bu kadar roman içinden neyin iyi neyin kötü olduğunu seçmesi olanaksızlaşıyor. Üstelik üçüncü derecede sayılabilecek popüler kültür (pembe dizi vb) romanları, egemen sistem medyasının yoğun reklamıyla, seçeneksiz bırakılmış okuyucuyu rahatlıkla avlayabiliyor.

Dolayısıyla, çoğu niteliksiz ve rastgele alarak okuduğu kitaplardan istediği estetik-sanatsal hazzı alamaması nedeniyle okuyucu, romandan, okumaktan ve hatta kitaptan da soğumakta ve uzaklaşmaktadır. Bu yeni dönemde genç okurun zaten kitaptan daha çok cep telefonu ve internet üzerinden güncel ve daha cazip (!) iletişim ve bilgileri tercih etmesi, soğumanın üstüne tüy üstüne tüy dikmektedir.

Ulusal ve toplumcu edebiyatın geri çekilip postmodern emperyalist kültür ve edebiyatın sıradan birey odaklı tarzının öne çıktığı 80 sonrası romanda bu anlayış, doğrudan veya dolaylı bütün edebiyat yapıtlarına sinmiştir. Söz konusu yansıma ya da baskın etki, ana temada, hikaye ve olay örgülerinde kendini gösteriyor. Örneğin 12 Eylül'den 2000'lere kadar yazılmış romanların hemen hepsinin ana temasını, hayal kırıklığı, pişmanlık, yılgınlık, umutsuzluk, boşlukta kalma, intihar takıntısı, topluma güvensizlik, bencilleşme eğilimleri ve bitmişliğin, tükenmişliğin bir ifadesi olarak intihar oluşturuyor. Bunu tamamlayan diğer boyut ise, aynı konuyla ilgili daha önceki makalelerimde belirttiğim gibi, içerik, anlam ve ileti/mesaj derinliğinden yoksun, macera, gerilim ağırlıklı kurgu-anlatım teknikleri, söz ve imge güzellemeleri ile okuyucunun keyif, eğlence, vakit öldürme ihtiyacıyla sınırlı özellikler taşımasıdır.

KAHRAMANLARIN ÇOĞU DEVRİMCİ!

Çok dikkat çekici olan bir şey, romandaki sığlık ve çoraklaşmanın da bir göstergesi olarak, konuların ve kahramanların ezici çoğunluğunun 70'lerde eylemlere katılmış, 12 Mart ve 12 Eylülde işkence görmüş, hapis yatmış devrimciler ve kısmen ülkücüler olmasıdır. Üstelik daha ilginci, bir toplumsal olgu olarak bu karakterlerin ve onların içinde devindiği olayların, gerek 80'ler ve 90'lar, gerekse 2000'lerde Türk toplumunda çok daha derin altüst oluşlar, dönüşümler, kirlenme, bozulma, başkalaşma ve yıkımlar yaşanmasına rağmen, hâlâ romanların ana gündemini, ana izleğini belirliyor olmasıdır. Toplumsal koşullarla, roman öyküleri ve kişilikleri arasında sanki dokusal bir kopukluk, organik değil, yapıştırma ve yapay bir ilişki söz konusu. Üstelik bu romanlar, 12 Eylül öncesi ve sonrası solcu ve devrimcilerin yaşadığı trajik ve dramatik süreçlerin asli öznelerini, kahramanlarını, olaylarını ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.

Çoğunlukla ya da baskın eğilim olarak sanat ve edebiyat yapıtları, büyük ideallerden kaçışın bir sonucu olarak, bireyin küçük dünyasına ve toplumdan uzak sorunlarına kaçışı ve hapsolmuşluğu yansıtmaktadır. Toplumun geçmiş ve geleceğine ilişkin, çok daha kapsamlı ve yaşamsal sorun, düşünce, duyarlılık, ütopya, umut tasarımlarından ve derin ideolojik, kültürel değişim ve dönüşümleri yansıtma çabasından uzaktırlar. Zahmetli, sabırlı çalışmaya girmekten kaçınan, “küçük güzeldir”i ilke edinen postmodernizmin “evrenselliğe” ve “büyük anlatılar”a düşmanlığının bir uzantısıdır kanımca bunlar. Yaşamsal büyük gerçeklikleri görmezden gelen, her şeyi kolaycı, birey merkezli, sığ bir bakışla ele alan bir yaklaşımdır söz konusu olan.

Bu sığ, tek yanlı bireyci bakış, hayal kırıklığı, pişmanlık ve umutsuzluk içindeki roman kahramanlarının dramını, yaşamı yeniden üreterek geliştirilen bir gelecek umuduna değil, genellikle sonucu ideolojik-siyasi ve fiziksel intiharla biten bir umutsuzluğa, bir çöküntüye bağlıyordu. Kuşkusuz bunda da, sonuç, amaç değil, kurgu, anlatım yani söz ustalığı önemlidir diyen anlayışın parmak izlerini görebiliyoruz. Çok daha büyük, olağanüstü kapsamlı ve derin dönüşümler içeren toplumsal gerçekliği, bütün estetik, anlamlı bağlamları içinde betimlemekten kaçınılırken, sürecin çok daha büyük bir ögesi neredeyse yok sayılmıştır. Ve denebilir ki, bugünkü, sadece edebiyat değil, devrimci siyaset ve kültür alanındaki sığlaşma ve kısmi çoraklaşma eğiliminin kaynağında da bu olgu vardır.

Neydi ve kimlerdi, bu ucuz, sığ ve kolaycı romancılığın ekranında gösterilmeyen, anlatılması, betimlenmesi zor olduğu için görmezden gelinen ve gerçekliğin asli diğer yanını oluşturan ögeler, kahramanlar? Onlar, ne 12 Mart ve ne de 12 Eylül süreçlerinde teslim olmayan ve devrimci ideallerinden ödün vermeyen, asla umutsuzluk, yılgınlık ve pişmanlığa düşmeyen, sadece kendi eylemi ve düşüncesiyle uyumlu, yani tam da kendi idealleri için, kendi doğru bildikleri için devrimci olan, kısacası şarabı beleş içmeyen, ekranlarda fazla görünmeyen, reklamdan hoşlanmayan, uzun yürüyüşçü gerçek devrimcilerdir.

Onlar, tarihsel akışın dar açılı ya da günübirlikle sınırlı ekranında görünmezler, ancak, uzun yürüyüşün, derin ve bütün diplerini, kenarlarını kazıyarak sunan geniş perspektifinde gerçek kahramanlar olarak arada bir görünüre çıkarlar. Bugün hâlâ, sosyalizm ve devrim adına söylenmesi ve yapılması gerekenleri, kimseden bir ödül, icazet ve alkış beklemeksizin içtenlikte temsil eden ve yapan, her türlü gösteriş, sahtelik ve şarlatanlıktan nefret eden biricik devrimci karakterlerdir onlar.

Peki, neden bu dönemin roman yazarları, bu uzun yürüyüşçüleri tanımak ve akıp giden büyük gerçeklik ırmağında, estetiğin temel bir ilkesi olarak bütünsel gerçekliği betimlemek zahmetine katlanmaktan kaçtılar? Bunun tek bir açıklaması olabilir kanımca: Diğer nesnel, dışsal her türlü neden tartışılabilir, ancak tartışılmaz asıl neden, yazarın ideolojik bakışı ve duruşudur. Diğer deyişle ve daha açık ifade edersek, bunun anlamı, yazarların çoğunun, 12 Mart ve 12 Eylül sürecinden sonra, kendilerini, hem söz konusu süreçlerde, hem da halen, solcu ve devrimci olarak tanımlasa da (bunlar da, ne kadar içten ne kadar değil, yorumlara bağlıdır), daha toplumcu, eşitlikçi ve paylaşmacı bir geleceğe olan inançlarını yitirmiş olmalarıdır. Çünkü her romancı, döner dolaşır, bir biçimde kendini, kendi düşünce ve ideallerini ya da idealsizliğini eserinin ruhuna yedirir.

 

(Devam edecek)

Mehmet Ulusoy
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler