Vedat Günyol’un ölümünden iki hafta önceydi / Ali Ekber Ataş
Türk edebiyatına çevirmen, eleştirmen, yayımcı ve yazar olarak unutulmaz katkıları olmuş Vedat Günyol yapayalnız öldü. Yeni Ufuklar dergisiyle Sabahattin Eyuboğlu, Azra Erhat ve Halikarnas Balıkçısı ile birlikte Türk hümanizmini kurmaya çalışmış bu değerli insanı en son ziyaret edenlerdendim.
Okullar tatil olmuştu ama bizler görevimiz gereği temmuz başına kadar her gün okula gidiyorduk. Öğleden sonralarımız boştu. Haziranın 27’sinde, Fransa’da Strasbourg’da yaşayan Server Tanilli Hoca nihayet Vedat Günyol’la ilgili hazırladığım kitabı yazısını göndermişti. Pazartesi günü de Günyol'un yanına gidip Server Hocadan gelen yazıyı okudum. Kitaba konacak son yazıydı Server Hocanınki. Kendisiyle ilgili kitap hazırlamam Günyol’u çok mutlu etmiş etmesine ama 5 Temmuz akşamı Pragma İletişim’den Emirhan Oğuz ile Levent Turhan Gümüş dostların hazırlamış oldukları kitap kapağını görmesi, yaşamla olan bağlarını da koparmasına yetmişti. Ölümünden bir iki hafta önceydi. Uzun süredir yatağa bağlı kalmak onu çok bunaltmıştı. Hastanede olduğumuz bir günde bana anlattıklarını not almıştım: “Aylardır böyle yatağa bağlı olarak yaşamak çok ağırıma gidiyor ama ne yapayım ki buna mecburum. Elimden de fazla bir şey gelmiyor. Bir an önce ölsem de kurtulsam diyorum. Bıktım artık günlerimi böyle yatağa çivili olarak geçirmekten. İşkenceden beter geliyor birinin bana bakması. Ben her işimi kendim yapmışımdır şu yatağa bağlanana kadar. Oysa günlerim yatakta geçiyor şimdi. Anlaşılan ömrümün geri kalanını böyle yatalak geçireceğim. Bu hem benim için hem de bakımımı yapan kişi için çok zor bir durum. Buna yaşamak mı denir be!” Fatin Rüştü Zorlu Lisesi’nde çalıştığım zamanlarda, pazartesi günleri dersim olmadığından evde, Vedat Hoca için hazırlamakta olduğum kitabın çalışmasıyla zamanı değerlendiriyordum. Fakat her okul çıkışı mutlaka, önce Cevizli’de kaldığı evine uğrar, bir isteğinin olup olmadığını sorardım. O gün okul çıkışı (cuma) yanına uğradım. Bakıcısı Hüseyin Asar yanındaydı. Kapıyı o açtı. Merhabalaştık. Ayaküstü biraz sohbetin ardından odaya, Vedat Hocanın yanına geçtim, o da salona gitti. O gün hem kitap dosyası hem de Adil İzci’nin yazısının yer aldığı Varlık dergisi yanımdaydı. Yazıyı Vedat Günyol’a okudum. Yüzünde son bir baharın hüznü, acı bir gülümseme ve yaşlı gözler vardı. İç içe geçen bu ifadeler; hem sevinilmenin, unutulmamanın ve anılmanın gururu hem de yatağa bağlanmanın çaresizliğiydi. Önceleri kitaptan haberi yoktu Hocanın. Vedat Hoca'nın rahatsızlığı ağırlaşınca onu Maltepe Üniversitesi Hastanesine kaldırmıştık. Kurban Bayramı'nın ilk günü (1 Şubat 2004), sabah kahvaltısını yaptıktan sonra eşim ve çocuklarla bayramlaşmak için Yakacık’a, eşimin anne babasının yanına gittik. Epeyce oturduk. Öğle yemeği yenildi, çaylar içildi. Ardından hastanede yatan Vedat Hoca'yı ziyaret etmek için evdekilerden izin istedim. Eşimin yeğeni Dicle de benimle gelmek isteyince fotoğraf makinesini de yanımıza alıp evden çıktık. Pragma İletişim’den Emirhan Oğuz ve Levent Turhan Gümüş’ün Vedat Günyol armağan kitabı için hazırladıkları ilk kapak tasarımı. 5 Temmuz akşamı Marmara Üniversitesi Hastanesi Yoğun Bakım servisine kaldırıldı. Ölümünden bir gün önce tükenmez kalemle parmaklarını karalayıp parmak izlerini aldım. Şimdi SETKAV Vakfı’nın Tunceli Vecihi Timuroğlu Kütüphanesi’nde belgelerimin olduğu, bana ayrılmış masada sergileniyor. Hastanedeyiz. Bayram günleri ve sonrası bir iki hafta, ağır hastaların dışında hastane neredeyse boşalır ve sessizliğe gömülür genellikle. Birinci kat, 1306 no'lu odanın önündeyiz. Saat 14.00. Kapı ardına kadar açık. İçeride kimse yok. Vedat Hocanın üstü başı açılmış. Kafası geriye düşmüş. Soluk alıp vermekte zorlanıyor. Boğazından her soluk alıp verişindeki hırıltılı sesleriyle, canının bedeninden ayrılıp bir an önce gitmesini istercesine bir kendinden geçiş hâlinde. Hep yinelediği “Birinin bakımına bağlı yaşamak çok ağırıma gidiyor. Böyle yaşamaktansa bir an önce ölmek istiyorum” sözünü sonunda tuttu ve ölmeye yatmış bir Vedat Günyol vardı yatakta. Üstünü örttüm. Geriye düşmüş başını düzeltip bir elimle arkadan başını tuttum, diğerini alnına koydum. Sıcaklığım düşsün alnına. Yanında olduğumu duyumsasın istiyordum… Gördüğüm bu manzara, ölüm bizden koparmaya gelmiş gibi Vedat Hocanın boğazının üstüne bütün ağırlığıyla çökmüştü sanki; bana da “iyi bak, unutma” dercesine. Silinecek mi gerçekten bu anın görüntüleri belleğimden zamanla? Hiç sanmıyorum! Zira çağlara ve zamana dirençle karşı koyan Vedat Günyol’dan geriye hiçbir şey bırakmadılar. 8 Şubat 2004/Maltepe Maltepe Üniversitesi Marmara Tıp Fakültesi Hastanesi 1306 Nolu Odası Bu altı aylık sürede, sağken yanında yöresinde arılar gibi koloni kuranların hiçbiri yoktu orta yerlerde. Buharlaşıp uçtular. Hastanedeki o anı fotoğrafladık o gün. Belgelensin; tarihe, Vedat Günyol’u sahipsiz bıraktıklarının bir utanç belgesi olarak not düşülsün istedim. Ali Ekber Ataş 

Gercekedebiyat.com
















YORUMLAR