cem-gunes-yeni-20260129103953026.jpg


Dondurucu soğuk bir kış gecesi. Karlar da, yer de evler de donuk. Doğa uykuda. Bembeyaz ağaç dalları vitrin süsü gibi karşımda duruyor. Yarı aydınlık ve buzlu sokak yolu ayna gibi parlıyor. Gökyüzü açık ve yarım ay bir ‘mücevhermişcesine’ gökyüzünü şenlendiriyor. Fonda tek tük ince ince dizilmiş bulutlar var. Yıldızlarsa tatildeler gibi.

Eski bir dosttan fotoğraf ve ardından kısa bir film geliyor telefonuma. Ne kadar da tatlı bir sıcaklık bu, anımsanmak ve hele hele bir yolculukta anımsanmak. Hepsi olmasa da yolculukları gönülden sevmişimdir. Konu bir otobüs yolculuğuysa, herkesin çocukluğundan ve geçmişinden bir anısı vardır, ne kadar da iç ısıtıcıdır o anılar. Otobüs yolculuğu Anadolu’da daha bir güzeldir. Tahta elektrik ve telgraf direkleri, uzak köyler, kavak ağaçları, çoban çeşmesi, kuzu sürüleri, tarlalar, kapısı açık salaş tamirhaneler, levhaları eğik dükkanlar, kullanım dışı benzinlikler, kahverengi, ‘tarihi eser’ tabelaları...

Bu sefer o an aklıma gelen hareket halindeki bir otobüste olmak değildi, tam tersine mola yerleriydi. Vatanımdan uzak geçirdiğim yıllar beni bu konuda başka bir düşünce şemasına sürükledi hep.

Peki neden mola yerleri??

Anadolu’ya kavuştuğumda hele hele uzun yolculuk yaparken çok otobüsün uğradığı bir dinlenme tesisine mutlaka park ederim. Otobüsteysem zaten oradayım..

Orada çay bir başkadır. Her demlik ayrıcalıklıdır ve yolların deneyimi, mesaileri vardır onun tadına bakarken anımsarız belki... Ama önce sıcak bir çorba, dilimlenmiş ekmekler kovada, beyaz peçeteler metal kutularda. Memleketteki vatandaşlar acaba bilirler mi, biz burada çorbanın yanında bir ekmek parçasını koparırken düşümüzde o ekmeği işte o kovadan alırız. Sonra elime bardakta çay alıp dışarı çıkarım lokantadan. İçilen çay başkadır, ocak çayıdır ve sallamaya benzemez. Ocaktan buharlar yükselir, çeşmesinde bir bez parçası bağlıdır filtre olarak.

Ve en sevdiğim tablolardan birini seyretmeye başlarım dışarıda; Vatandaşlarımı. insanları.. Acele tuvalete yetişmeye çalışan, restorana gireyim mi, yoksa girmeyim mi? diye ikirciklenen, düşünceli bir şekilde yere doğru bakanlar, sigara içenler, bagajından hırkasını almak için muavinden yardım isteyen bir öğrenci kız. Her biri ayrı bir roman insan yaşamları. Her yüzeyde ülkemize özgün deterjan, kolonya kokuları… Rengarenk ışıklar, birkaç yerinden patlamış araç yıkama hortumu. Bir iki başıboş köpek..

Biraz daha uzaklaşıyorum; Anadolu’nun özgün toprak kokusu, dikenli arazi ve fesleğen kokuları, dut ağaçları, yanında bodur bir çam fidanını süsleyen trafik ışıkları. Karanlık kırmızımsı zirveler görünüyor zirvelerde. Havada sanki kısa dalga sinyalleri ve halk türküleri var ve duyumsuyorum. Laudikie’de Nysa’da yanmıştır dudaklar, belki de titremiştir kalpler zangır zangır. Şimdi orada ne bir ses var ne de bir nefes. Yalnızca onların Anadolu’da halen yaşayan ruhları var.

Mola yerleri her yere benzemez, orada bir düğümlenme ve tarih vardır. Kim bilir neler olmuştur yolculuk zamanlarında ve kimler gelip geçmiştir buralardan? ‘Han Duvarları’ değil ki kazına kazına yazıla o tarihler, çetinlikler, özlemler ve kederler. Ulukışla yolundan Kapadokya’ya ve aşıklar-evliyalar diyarı Kırşehir’e.

Çiçek Dağı... Ilgaz Dağı... Kara Köprü... Belen Kahvesi... Çayeli... ‘Göongül Dağı...’

Yolcu... Yolcu... Yolcu...

Cem Güneş
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler