Diskodaki rehine - final / Erdem Buyrukçu
“Ne bu be yıllardır çektiğim? Beni her yönden mahvettiniz, tükettiniz ben sizin kaprislerinizin oyuncağı mıyım? Köleniz miyim sizin? Evet ben kendi bildiğim gibi yaşayacağım siz de öyle. Peşimi bırakın artık size hayatını vermiş bir insana bu kadar kötülük bu kadar işkence yapılmaz.” * Kıbrıs'a çıkarma ve indirme harekâtından sonra yurttaki önemli kurumlar alârm durumuna getirilmiş, Türk hava sahası ile ayrıca Ege ortası hattı ile Güneyde kalan hava sahası tehlikeli bölge ilân edilmişti. Hava alanları trafiğe kapatılmış, THY tüm uçaklarını Türk Silahlı Kuvvetlerin emrine verdiğini açıklamıştı. 14 ilimizde Sıkıyönetim ilân edilmişti. Bu arada, sağlık kurumlarında izinler kaldırılmıştı. İnsanlar birden, acı acı çalmaya başlayan sirenlere, savaş uçaklarının arkasında dumandan bir yol bırakarak evlerin üstünde görülmelerine alışmaya başlamıştı. Evlere siyah perdeler çekilmiş, perde alamayanlar ise camlarını gazete kağıtlarıyla kapatmışlardı. Sokak lambaları yanmamıştı dün gece. Bazı arabalar farlarını lacivert kağıtlarla kapatmışlardı. Bazı Fransız arabalarının lambaları ise kendiliğinden sarı ışık verdiğinden insanlar kapatma gereği duymamış, tam tersine kendi arabalarını övmeye, özelliklerini ballandıra ballandıra anlatmaya başlamışlardı. Çıkartmanın ilk günü tedirgin olan, tüm Türkiye’yi içine alan bir savaştan korkan insanlar iki günde savaşla yaşamaya alışmışlardı. Metin akşam eve gelirken kapkaranlık sokaklarda çıt çıkmıyordu. İnsanlar erkenden evlerine çekilmişler, televizyondan, radyolardan güncel haberleri takip ediyorlardı. Rüyasında Kıbrıs’ın narenciye bahçelerinde işçi olarak çalışıyordu. Rum istilasına karşı kendilerine yardıma gelen Che’nin yardımıyla örgütlenmeye başlamışlardı. Fidel’den gelen silahlarla altıparmak dağlarına çıkmaya hazırlanıyorlardı…Che piposunu yakmak üzereyken kapının zili çalındı arka arkaya...Metin şortunu giyip kalktı aceleyle odasının kapısını arkasından kapattı...” Kim o?” “Benim...” dedi Kenan, “Oğlum savaş çıktı nerdeyse bitecek sen hala uyuyorsun...” dedi kedisini şortla karşılayan Metin’e baktı. “Ne hesap? İçerde mi?” Elindeki poğaça paketini uzattı...” Sana üstünde dumanı tüten kalbim gibi sıcacık poğaçalar getirdim...” “Gel...” dedi Metin. Sarı saman, yer yer yağ lekelerinin oluştuğu kağıttan paketi aldı. Gerçekten de hala sıcaktı...esneye esneye avluya doğru yürüdü... “Teyzem gelmiş size çay yapmış...Horultundan korkan Yunan uçakları korkup saldırmamışlar...” Metin’e baktı, “Papiğe devam değil mi?” “Yok! O iş bitti benim için...”dedi Metin, Kenan’a baktı... “Güven kardeşine ben bitti diyorsam bitmiştir...” Tüpün üzerinde demlenmiş çayı görünce sevindi. Canım anam benim dedi. Babasının annesine son yıllarda çektirdiği acıları düşündü bir an. Annesi bunu hiç ama hiç hak etmemişti...Ne yapmıştı ki zavallı kadın? Ona itaat etmekten başka. Onun sözünü dinlemekten başka...Elleri bağrında perişan olmuştu. Sinir krizleri geçirmekten yorulmuş ne yapacağını bilmez bir hale gelmişti. Kadınlık gururuyla oynayan babasına boyun eğmiş, zavallı bir Kuma gibi babasının yeni eşinin yanında yaşamayı kabul etmişti babasının ısrarlarıyla...Çeşme de duruladığı bardakların iki tanesine yarısına kadar dem koydu, dudak payı bırakıp sıcak su ekledi... “Zift içseydin bari...” dedi Kenan, “Benimkisi açık ve limonlu olsun lütfen...” Metin, Kenan’a baktı, “Sabah sabah sen ne hesap?” Domatesleri ve salatalıkları çeşme de bol suyla yıkayıp cam tabağa koyan Metin, “Sen şunları kes bende peyniri alayım...” dedi tabağı masaya bıraktı. Mutfağa giderken pencereden kendilerini seyreden Leyla’yı gördü...Vücudunu pencereye yapıştırmıştı. Saçlarını toplamış, ufak bir topuz yapmıştı. Gözlerinde kırmızının yedi rengini taşıyan bir gün batımında göçmen kuşlar sıcak bölgelere akın ediyordu dalga dalga. Dudaklarının aralığından çıkan sıcak hava camı buğulaştırıyordu. Metin’in kendisini gördüğünü görünce etli dudaklarını cama yapıştırıp gözlerini kapattı... Kenan, arkasını dönünce Leyla’nın çıplak omuzlarını gördü, sonra odaya giren Metin ile öpüştüklerini...-Çapkın- dedi kardeşi gibi sevdiği Metin’e bakıp güldü. “Günaydın canım...” dedi Metin, Leyla’ya sarılıp dün geceden arta kalan ter, cinsellik, kadın kokuları arasında kurumuş dudaklarından öptü... “Ya benim banyo yapmam lazım...Yıkanmam lazım...ayrıca giyecek bir eşyam de yok...” dedi masum bakışlarla. “Haklısın...Burada senin gibi bir banyomuz yok doğrusu banyo yok. Su ısıtıp bu gördüğün avluda yıkanıyoruz. Çok üzgünüm aşkım ama istersen ben seni burada yıkayabilirim…” dedi anlamlı bakışlarla. “Yeğen bize sıcak poğaça getirmiş. Çayda hazır...Önce kahvaltı yapalım sonrasında istersen çıkarız” “İyi ama ne giyebilirim ki?” “Benim eşyalarımdan seçebilirsin...” dedi Metin, elbise dolabını açtı... “Giyin ve gel güzelim. Çayını koyuyorum...” Odadan çıktı avluya geçti. Kenan sigara yakmıştı... “Gazeteler ne yazıyor? Kıbrısta durum nasılmış. Dün gece jetler dolandı durdular başımızın üstünde...” “Kahvede gazetelerin hepsini okudum...”dedi Kenan. Katlayıp cebine koyduğu gazeteyi çıkarıp masaya koydu. “Bana soracağına kendin okuyabilirsin...” dedi Metin’e baktı soran gözlerle “Olay bitmiştir bence...Tabi Yunan tarafı bir misilleme yapmayı düşünmüyorsa... Jetlerimiz Ada'daki askerî hedefleri hala bombalamaya devam ediyormuş ama Ecevit –Kıbrıs çıkartmasının başarıyla sonuçlandığını- açıklamasını yaptığına göre çıkartma amacına ulaşmış demektir...Bu arada Girne ve Lefkoşe ele geçirilmiş. İki Yunan hücumbotu batırılmış...Çıkartma sırasında 57 şehit vermişiz 242 askerimiz kayıpmış, esir alınan 600 Rum askeri Mersin'e getirilmiş... Girne işgal edilmiş. Lefkoşe’ye giden yol kontrolümüze geçmiş. Ada'da bulunan birliklerimizin önceden planlandığı şekilde ele geçirilmesi kararlaştırılmış olan bölgelerde tam bir başarıya ulaştıkları bildirilmiştir. Yunanistan Türkiye’nin 48 saat içinde Kıbrıs’tan çıkmaması durumunda savaş ilan edeceğini açıklamış...Stop.” Metin’in Almanya’dan aldığı siyah fanila ve gök mavisi dantel gömleğinin altına Sultanahmet’ten aldığı Lee marka bol ve İspanyol paça kot pantolonu giyen Leyla avluya çıktı. “Günaydın...” Metin, eşyalarının Leyla’ya bu kadar yakışacağını hiç düşünmemişti. Siyah fanilayı pantolonunun içine sokmuş üstüne de gömleği giymişti. Leyla’nın yanına gidip elini tuttu, “Kenan işte sözünü ettiğim Leyla...” dedi. “Memnun oldum…” dedi Kenan elini uzattı. “Demek bizim deli çocuğun kalbini kaptırdığı kız sensin?” Leyla mindere Metin’in yanına oturdu. Taze domates, salatalık, çay, beyaz peynir ve poğaça kokularını genzinde hissedince açlığını anımsadı...Kenan’a baktı. Şimdi hatırlamıştı. Yalova’da oturan Nilgün’ün doğum gününde tanışmışlardı. Yakışıklı bir çocuktu. Onun da kendisine baktığını görünce birden utandı başını öne eğdi. Poğaçalarını bitirene kadar konuşmadılar. “Poğaçalar için teşekkür ederiz...” dedi Metin. “Bizim Leyla’ya kadar gitmemiz gerekiyor...Sen napıyorsun?” “O zaman gelince haber ver ben kahvede olurum...”dedi Kenan. Ayağa kalktı. “Ben size iyi günler dilerim” diyerek üstün bastığı ayakkabılarını sürükleyerek kapıya yöneldi. Metin kapıya kadar geçirdikten sonra öpüşüp ayrıldılar... Sigara hazırlamak için Metin’in çalışma masasına oturan Leyla, “Canım, masanın üstünde adının yazılı olduğu bir mektup duruyor. Üzerinde pulda yok…” dedi eline aldığı mektubu havaya kaldırıp odaya giren Metin’e gösterdi… Metin Samsun sigarasından yaktı bir tane, “Babam yazmıştır kesin. Eğer mektup bıraktıysa bu onun yine Ankara’ya kaçtığını gösteriyor. İstersen açıp okuyabilirsin canım bakalım neler yumurtlamış yine?” dedi "Mine, Günlerce tekrarlanıp duran o birbirimizi kırıcı bir anlam taşıyan tartışmalardan ve benim seninle bir arada yaşamamı imkânsız kılan durumdan sonra böyle davranmak zorundaydım. Orda, her an burasını düşünerek duramazdım çünkü senden iyice kopmuştum ve bu kopukluk uzun zamandan beri denemememe, acı çekmeme, çeşitli çareler aramama rağmen giderilemedi. Artık bundan sonraki hayatımı kendi bildiğim gibi yaşayacağım. Bir daha beni hiçbir şekilde rahatsız etmemeni rica ederim. İstersen eğer ben senin işlerinle ilgilenebilirim. Eskiden olduğu gibi parayı muntazaman yollayacağım. Hiç kuşkun olmasın. O yönden rahat edebilirsin. Bu para da ikinize bol bol yeter. Eğer İstanbul’da kalmak istemiyorsan ve Bursa’da yerleşmek niyetindeysen, sen bilirsin. Yalnız Niyazi’nin açtığı veraset davası sonuçlanmadan, bir karara bağlanmadan bir yere ayrılma. Oğlu Burhan Bey bana kazık attığı gibi kendisi de sana atabilir. Dikkatli ol. Hatta ben senin yerinde olsam İstanbul’a hemen taşınırdım. Bursa gibi dedikoducunun dedikoducusu olan bir şehirde fazla yaşamazdım. Gene de sen bilirsin. Metin konusunda hiç tasalanma. Eğer seninle olmasını istemezsen ben yanıma alırım... Metin, Gururlu, haysiyetli bir insan kendinden nefret eden ve bütün ilişkilerini kopartan bir erkeğin arkasından bu kadar koşmaz. Aklını başına toplayıp evinde oturur ve kendine onsuz bir hayatına planlarını yapar. Bu dünyanın her yerinde böyledir. Ama görüyorum ki annen çok saçma bir tutum içindedir. Kendini istemeyeni (sanki aralarında hiçbir şey olmamış gibi) geriye getirmek ve o istemeyen insanla bir arada yaşamak istemektedir. Yani kendisi mutlu olacak, huzura kavuşacak ama öteki bir mahkûm gibi yaşayacaktır olmaz öyle şey. Kimse kimseyle birlikte yaşamak mecburiyetinde değildir. Yirmi yıldan beri kurtulmak istediğim bir hayata artık dönemem. Bu yüzden Bursa’da kalmamla, annenle konuşmamda bir fayda yoktur. Çünkü konuşulması gereken her şey ama her şey ayrıntılı bir biçimde konuşulmuştur. Ortada söylenecek bir şey kalmamıştır. İlişkiler kesilmiştir. İstese de istemese de bu gerçeği kabul etmek zorundadır. Ev konusunda ise istediğinizi yapın. İster satın ister satmayın beni hiç ilgilendirmez artık. Bursa’da ya da başka bir yerde oturmanız da beni ilgilendirmez. Bana hakaret eden, bana saygı göstermeyen ve sadece kendi çıkarlarını düşünen kimselerle bir ilişiğim yoktur. Hem mademki ben senin okumanı engellemişim, istikbalini mahvetmişim ne diye o kötü adama geriye dönmesi için yalvarıyorsun? O kötü insanın peşini bırakmıyorsun? Eğer biraz kafan çalışıyorsa benim gölgemde bir asalak gibi yaşamak istemez, beni yok sayar kendine bir iş tutar eve ve annene bakarsın. Okuyup okumaman sadece seni ilgilendirir. Ben elimden geleni yaptım. Bundan sonrası sana ait. Aramızda manevi bir bağdan başka hiçbir bağ yoktur.19 yaşındasın. Sana ancak mahkemenin verdiği nafakayı verebilirim. Bunu böylece kafana sok. Ama durumu olduğu gibi kabul eder ve uslu uslu oturursanız maaşımın bütününü hayatım boyunca size vereceğim. İnkar ettiğiniz (burda yok) dediğiniz yazılarıma gelince onlardan da vazgeçiyorum. Sizden almam gereken her şeyden vazgeçiyorum ve sizin de benden vazgeçmenizi, beni unutmanızı istiyorum. Bu kadar. Yukarda da belirttiğim gibi bu terbiyesizce, bu utanmazca davranışlarınızı sürdürürseniz para da vermeyeceğim. Kaçacağım buralardan. Ve şunu da bilin ki. Bir gün Mediha’dan ayrılırsam da başka bir kadın bulacağım ama annene dönmeyeceğim.. Nedir sizden çektiğim be...! Metin, sana daha önce de söylemiştim. (Mediha’ya, hiçbir şekilde ne olursa olsun mektup yazma ve rahatsız etme) diye. Ama görüyorum ki, söylediğim bütün sözler, tembihlerim dikkate alınmıyor. Yani kendini dilediğin gibi hareket etmekte özgür sanıyorsun. Ve baba –oğul ilişkilerini çiğneyerek, benim sana olan sevgimi zedeleyecek şeyler yapıyorsun. Elbette ki -bunları- kendiliğinden değil, dünyada kendisinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen annenin teşvikiyle yapıyorsun. Sana ihtar ediyorum. Yanlış hareket ediyorsun. Seni de annen gibi büsbütün gözden çıkarmamı, aramızdaki baba-oğul ilişkisinin bozulmasını, tamamıyla kopmasını istemiyorsan bir daha böyle bir saçmalığa baş vurmazsın. Mediha’ya senin mektup yazarak tedirgin etmeye hakkın yoktur. Ona ayrıca bir yetkiliymiş gibi direktif veremezsin. Haddini bil. Eğer bir şey söylemek istersen (ki bu konuda artık söylenecek bir şey kalmamıştır. Ben tercihlerini yapmış ve yıllar önce Mediha’yı seçmişimdir. Benim hayatım bundan böyle sadece onunla devam edecektir) bana söylersin. Bana yazarsın. Remzi abine yazarsın. Ama Mediha’ya değil. Kadın bu olaylar nedeniyle yeteri kadar acı çekiyor. Bir de sen girme araya. Bundan böyle bir isteğin varsa bana bildirirsin. Size göre burada suçlu birisi varsa o da benim Mediha değil. Bunu böyle bilin. Bursa’dan ayrılmadan önce günler süren asap bozucu tartışmalarda, kavgalarda bu konuyu enine boyuna konuştuk. Ben anneni istemediğimi, sevmediğimi onunla birlikte bir saniye bile yaşayamayacağımı söyledim. Koptuğumu ve yanınızda-zorla- ve daima Ankara’ya dönme düşüncesiyle durduğumu söyledim. Bunlar senin gözlerinin önünde cereyan etti. Sen tanıksın herşeye ve benim bu tutumumu makul karşıladın. Şimdi aradan bir hafta geçmeden ne oluyor? Bir şey bitmişse bitmiştir. Artık onun üzerine daha fazla düşmemek gerek. Bitmiş olanı bitmemiş gibi göstermenin imkânı yoktur. Anneni benim hayatımı mahveden, mutluluğuma engel olan bir düşman gibi görüyorum, nefret ediyorum. İstemiyorum anneni, sevmiyorum, nefret ediyorum. Hiç kimse sevmediği, nefret ettiği bir kimseyle birlikte yaşayamaz kimse de o sevmediği nefret ettiği kişiyle bir arada yaşamaya zorlayamaz. Kanun bile zorlayamaz. Benim hayatım ne derseniz deyin değişmiştir ve hep bu değişim çizgisini sürdürecektir. Bir daha geriye dönmeyeceğim. Ne olursa olsun geriye dönmeyeceğim. Beni daha önce -cehennem- diye tanımladığım bir yere döndürmeye kimsenin gücü yetmez. Yetmeyecektir. Karar veren, hayatını değiştiren benim. Bunu anlamalısınız artık. Mediha’dan ayrılmam için hiçbir sebebe yoktur. Ama –annene- dönmemem için bir sürü sebep vardır. Hoşlanmıyorum, kopmuşum ve aramızda ne varsa bitmiş durumda. Bu böyle. Bir zamanlar sevmediğim, nefret ettiğim halde acıdığım annenden şimdi iğreniyorum. Artık benim için Mine diye birisi mevcut değildir ve bir daha benim yüzümü göremeyecektir. Yemin ediyorum bir daha yanınıza dönmeyeceğim. Evet, belki ilerde Mediha’dan ayrılabilirim ama annenin o bencilce isteği gerçekleşmeyecek, ona dönmeyeceğim. Sürünsem de dönmeyeceğim. Bunu böylece bilin. Eğer insani ilişkilerin sürüp gitmesini istiyorsanız beni rahat bırakırsınız. Siz kendi hayatınızı yaşayacaksınız ben kendi hayatımı. Durum bu. Gene tedirgin etmeyi sürdürürseniz polise ve savcılığa müracaat edeceğim. Bu mektubun arkasından Ankara Savcılığına ve Emniyet Müdürlüğüne dilekçe yazacağım. Ankara sınırından girer girmez yakalatacağım. Hesabı orada verirsiniz. Ben çok iyiyim ama bütün ısrarlarıma rağmen kötülük yapmaya devam ederseniz ben de elimden gelen bütün kötülükleri yapacağım. Evet bütün kötülükleri... İyice kafanıza sokun bu gerçeği. Benim bin bir acıyla geçmiş hayatımı benim ekmeğimi yiyenlerin daha fazla karartmaya hakları yoktur. Size yıllardır güzellikle, bu işin yürüyemeyeceğini, annenin artık durumu kabul etmesi gerektiğini söylemiştim. Dinlemedi. Ve bana bağlı olduğunu sandığım seni de alet ediyor sen de ona uyuyorsun. Son olarak söylüyorum. Eğer aklınızı başınıza toplarsanız eğer beni ve Mediha’yı rahat bırakırsanız sizinle zaman zaman ilgilenirim ve para yollamaya devam ederim. Ama hala benim gerçeğimi, benim içinde bulunduğum durumu anlamazsanız, ya da anlamamaya devam ederseniz beş kuruş vermeyeceğim. Ne isterseniz yapın. Tekrar ediyorum. Eğer orda oturmaya -insan gibi oturmaya- devam ederseniz parayı eskiden olduğu gibi yollayacağım. Daha ne istiyorsunuz? Kimse kimseye yapmaz bunu. Ayrılan hangi adam eski karısına bütün maaşını vermiştir...ama ben size maddi bir sıkıntı içinde bocalamamanız için ve acıdığım için para yolluyorum. Ama bu parayı zırt zırt bir otobüse binip Ankara’ya gelmeniz ve benim asabımı bozasınız diye vermiyorum. Tamam mı? Eğer bana karşı birazcık sevgin ve saygın varsa dediklerimi aynen yaparsın. Dediğim gibi sefalet içinde yüzsem bile bir daha oraya dönmeyeceğim… Ne bu be yıllardır çektiğim? Beni her yönden mahvettiniz, tükettiniz ben sizin kaprislerinizin oyuncağı mıyım? Köleniz miyim sizin? Evet ben kendi bildiğim gibi yaşayacağım siz de öyle. Peşimi bırakın artık size hayatını vermiş bir insana bu kadar kötülük bu kadar işkence yapılmaz. Bu mektubu tekrar tekrar okuyun, düşünün ve beni unutun. Hayır gene tedirgin etmeye devam ederseniz o zaman siz bilirsiniz. Ben de her şeyi yapmayı göze aldım. Evet, kendi elimle polise teslim edeceğim. Yazık sana Metin. Bana böyle mi yardımcı olacaktın? Böyle mi evlatlık yapacaktın? Ben seni annenin kötülüklerine boyun eğesin...ve beni durmadan tedirgin edesin diye mi yetiştirdim? Benimle ilişkilerini baba-oğul çerçevesi içinde devam ettirmek istiyorsan o kendinden başka kimseyi düşünmeyen, hatta seni bile feda edecek kadar vicdansız olan anneni yola getirir ve bir takım saçma ve sonuç vermeyecek hareketlerini önlersin. Başka çare yok. Bu durumu kabul edeceksiniz ve yerinizde insanca oturacaksınız. Şimdilik bu kadar... Baban... Metin şaşkın gözlerle kendisine bakan Leyla’ya gülümsedi, “Ben bir tanecik oğlundan ve eşinden bu kadar nefret eden bir baba, eş görmedim Leyla…nefes almamız bile suç ona kalırsa. Mektubu sen okudun özelikle annemi etkilemek ve korkutmak için ayni sözleri farklı kalıplarda yineleyip durmuş. Oğluna annesini kötüleyebilecek kadar acizleşen bir babayla asıl benim işim olamaz yok ta. Ben onu yıllar önce sildim yaşamımdan. Ama annem haklı olarak isyan ediyor. Babam arkadaşlarını yalancı şahit olarak gösterip ayrıldı çünkü. Çok tanınmış bir şairimizde bu tiyatroya ortak olup yalancı şahitlik yaptı. Annem nikahımı ver ne bok yersen ye diyor…inan nasıl davranacağını ne düşüneceğimi şaşırdım artık…” dedi Leyla’nın hazırladığı sigarayı alıp yaktı öfkeyle. Leyla, Metin’e sarıldı… “Üzülme canım her şey düzelir…” dedi yanaklarından öptü. Başını okşadı sevgiyle… Leyla’yla beraber sofrayı toplayıp yatakları düzelttikten sonra çıktılar. Leyla Metin’in koluna girip başını omuzuna yasladı. O artık yalnız değildi. Mutlu mutlu yürümeye başladılar... Üç dört gün içinde Türkiye’de yaşam yeni bir boyuta doğru sürüklenmeye başlamıştı. Türkiye coğrafyasının önemli bölümünde geceleri ani uçak saldırısıyla bombalanmaya karşı ışıklar, mavi defter-kitap kapları olan kağıtlar ile sarılarak dışarıya ışığın sızmasını engelleme çabası ile karartılmaya başlanmıştı. Belirli saatlerde ekmek bulmak zor olduğundan fırın önlerinde, çoğunluğunu çocukların, genç ve süslü kızların, yakışıklı delikanlıların oluşturduğu kuyruklar oluşturmaya başladılar. İnsanlar savaş korkusuyla, şeker, un, zeytinyağı satan bakkallarda, marketlerdeki rafları boşaltınca hayati önem taşıyan tüm mallar karaborsaya düşüverdi. Genç delikanlılar –ölüm- gerçeğini düşünüp savaşa, sevdiklerinden, yavuklularından ayrılarak gitme yerine arkasında bir çocuk bırakarak gitmek için görücüleri sevdikleri kızların evlerine gönderip istetiyorlardı. Evlilik istekleri artmıştı. Oturdukları semte yakın olan askeri havaalanından eğitim uçuşu için sık sık kalkan savaş jetleri her kalkış yaptığında insanları korkuyla karışık bir heyecan kaplıyor, sokaklarda oynayan çocuklar evlerine kaçarken, sokaktakiler de en yakın kahveye girip televizyon başında bekleyen insanların arasına karışıp yeni ölüm haberleri beklemeye başlıyorlardı. Sokaklarda, caddelerde hiçbir şeyden korkmayan cesur delikanlılar kalıyordu sadece. Dedikodu çarkının ortaya çıkardığı-saldırı olacak-rivayeti sık sık insanların diline pelesenk olmaya başlamıştı. Sonra ölüm haberleri gelmeye başlamış Metin’in oturduğu semtte askerlik yapan yedi kişi şehit olmuştu. Kahvede anlatıyorlardı. Özellikle paraşüt alayı çok ağır kayıplar vermişti. Yüzlerce gencecik askerimizi havadayken vurarak şehit etmişti Rum gavuru. Ölen askerlerimizi Akbabalara yem ediyorlardı…Ama hepsinin intikamı alınmıştı. Bizim askerlerde Rum kızlarına tecavüz etmişler, her yeri talanlamışlardı. Kıbrıs’tan gelen askerlerin çoğunda kilolarca altın olduğu söyleniyordu. Askerler özellikle kiliseleri talan etmişlerdi...Kahveden birisi Kıbrıs’ta savaşıp -Gazi- olarak dönen bir askerin evinde üç tane büyük altın haç görmüştü kiliseden aldığı...Radyoda ve televizyonda mehter marşları ile Hasan Mutlucan’ın sesinden kahramanlık türküleri çalınıyordu durmadan…Kahvelerdeki konuşmalar hep Kıbrıs ve Kıbrıs’ta savaşan askerler üzerine kurgulanıyordu. Orta yaşlı ve yaşlı kesim yapılan savaşta verilen o kadar kayıptan sonra neden Kıbrıs’ın tamamının alınmadığı yolunda yorumlar yaparken. Hamile kadınlar çocukları erkek olursa Bülent- kız olursa Ayşe adını koyacaklarını söylemeye başlamışlardı. Özellikle –Karartma Geceleri- genç sevgililere yaramıştı. Evlerinin yakınlarında, pencere önlerinde fısır fısır konuşuyor, karanlıkta birbirlerine değen vücutlarının, kollarının, ellerinin, saçlarının hayalini yaşatarak öpmeye çalışıyorlardı birbirlerini. “Dur kız bir sefer...N’olur... “Azıcık kız…” “Bak dudağının kenarından...” “Yanağından olsun...” “Yapma...” “Korkma kimse görmez...” “Bak öptürmezsen ölümü gör...” “Olmaz annem görür...Komşular görür...” “Hadi kız…” “Öptürmem...Elimi öp istersen...” “Nişanlanmadan olmaz...Aaa çok ayıp...” sözcüklerinin sihirli dünyasında dolaşıp duruyorlardı. Karanlıklara gizlenen yaşamlar sigaralar içildiğinde ortaya çıkıyordu...Karakolun önünden geçip yolcu bekleyen dolmuşlardan en öndekini bindiler... “Çekirge’den geçiyorsunuz değil mi?” dedi Metin, burnunun ucuna düşürdüğü gözlüklerin ardından elindeki gazeteyi dikkatle okumaya çalışan kasketli şoföre... “Evet...” dedi şoför başını kaldırmadan. İki kişilik yere oturdular. Metin, Leyla’nın elini öptü dudaklarının kuruluğunda. Son iki gündür mutluluğun doruklarında yaşayan Leyla, Metin’in elini sıktı hafifçe. Başını omuzuna yasladı ve pencereden Uludağ’ı seyretmeye koyuldu. Birden irkildi. Kenan’ı gördüğü yeri anımsadı. Uludağ’ın meşhur otellerinden birindeydi. Yaşamına paralarıyla giren on erkekten biri olan yaşlı bir patronun davetiyle katılmıştı o geceye. Ailesiyle otelde yer ayırtan eski müşterisi Leyla’ya haber vermeden ona da bir oda ayırtmıştı. Lobide otururken görmüştü Kenan’ı. Bir grup arkadaşıyla beraber gelmişlerdi. Sadece selam verip yanından geçmişti...Ama o akşam adamın koynuna girmemişti. Verdiği paraları geri çevirip erken bir saatte eve dönmüştü...Ya onu gördüğünü Metin’e anlatırsa? Ya Metin yanlış anlarsa. Ona son beş yıldır yaşamına kimsenin girmediğini anlatmıştı. Ya kendisini yalancılıkla suçlayıp çekip giderse? En kısa zamanda Metin’le paylaşmak zorundaydı bu gizemi. Metin yanına aldığı gazeteyi açıp okumaya başladı... Londra'ya güçlükle gerçek haber ulaştırabilen bir Avusturyalı muhabirin bildirdiğine göre, Türk Silahlı Kuvvetleri, yeni gelen paraşütçü birliklerinin eşliğinde dün büyük bir yarma hareketiyle Lefkoşe’nin Türk kesimine girmişlerdir. UPİ ajansının bu konudaki haberine göre, yarma hareketinin müthiş bir çarpışmadan sonra başarıya ulaştırıldığı Avusturyalı muhabir tarafından bildirilmiştir. Bu şekilde Girne, Girne Lefkoşe yolunu elinde tutan Türk kuvvetleri bu yarma hareketiyle Girne’den Lefkoşe’nin Türk kesiminde engelsiz ve dolaysız bir yol açmış olmaktadırlar. Muhabir bu arada, Ulusal Muhafız Kuvvetleri karargâhı olan Ledra Palas'ın ise havan mermileriyle delik deşik olmuş bir -bina iskeleti- haline geldiğini bildirmiştir. Kıbrıs harekatının başlangıcından beri, yalan yayınlarıyla Ada halkını aldatmaya çalışan Rum radyosu da, artık yalanlarını sürdüremez olmuştur. Radyo, Türklerin Ada'daki üstünlüğünü artık kabul eder hale gelmiş ve dün sabah yaptığı bir yayında, Lefkoşe'de Rum kesiminde bulunan uluslararası havaalanın, yoğun saldırı altında olduğunu ve düşmek durumunda bulunduğunu belirtmiştir… Yunan alayının ani saldırısı geri püskürtüldü. Albay Karaoğlanoğlu şehit oldu. Girne Lefkoşe arasındaki Beşparmak dağlarını geçtik. Kıbrıs’a çıkartma yapmak isteyen Yunan gemileri geri çevrildi. İzmir’de halk hava saldırısına karşı uyarıldı... “Esas savaş bundan sonra başlıyor...” dedi Metin...İki günde sigara, çay, şeker, yağ gibi tüketim maddeleri karaborsaya düşüvermişti. Savaş ganimatçıları her zaman olduğu gibi yine türemişler, fakirlerin, işçilerin ay sonunu getirmek için on takla atan dürüst, namuslu insanların aşına, ekmeğine göz koyarak fahiş fiyatlar istemeye başlamışlardı. Hem yoktu hem vardı...Sahtekârlar türeyivermişti nezle mikrobu gibi. İnce testere talaşıyla, makine yağını karıştırıp, kırmızı boya ile boyadıktan sonra –Kırmızı Biber-adı altında piyasaya süren. Bazı uyanıklar ufak tüp gazları yarı yarıya doldurup binlerce lira vurgun yapmanın peşine düşmüştü. Yemeğin ortasında birden tüp gaz bitiveriyordu. Eskiden bir hafta giden tüpler şimdi iki gün bile olmadan bitmeye başlamışlardı...Karagöz ile Hacivat’ın olduğu yerde indiler...Leyla’nın oturduğu Apartmana girip asansöre bindiler. “Hiç asansörde denedin mi” dedi Metin...” “Pis...” dedi Leyla gülümsedi, “Aklın nerelerde? Sen seksomanyak olabilir misin?..” “Sen heyecanını yitirmişin…” dedi Metin. “Sevişmenin yeri ve zamanı olmaz. Mutfak, banyo, oturma odası, balkon, asansör, gittiğin kafenin tuvaleti, sinema, giyinme kabinleri, parklar, bahçeler...” Anlamlı gülüşüyle “Evim evim güzel evim...” dedi Leyla anahtarla kapıyı açıp içeri girdi. “Ben dosdoğru banyoya gidiyorum...” Metin’e baktı... “Yaramazlık yapmazsan sen de gel...ama bak yaramazlık yok...eline beline hakim olacaksın...” “Ya dilim...?” “Ya çok pis bir çocuksun sen...” dedi Leyla. Banyoya yöneldi... Metin balkona çıktı. Ilık bir rüzgâr ağaçların arasından yol bulup kendisine ulaştı...Kısa kollu beyaz gömleğini çıkartıp balkon kapısının arkasındaki Şezlonglardan birisine uzandı. Gözlüklerini takıp gözlerini kapattı...Güneşin sıcak okşayışlarına bıraktı kendisini...Yirmi yaşına sığdırdığı yaşamı bir öğretmen titizliğiyle teker teker okumak için binlerce kitabın arasından birini çekti...Babası çıktı...Bir diğerinde annesi...Sonra yine babası...Belki onun gurur duyacağı, iki üç üniversite bitirmiş, doktor, mühendis, mimar olmuş bir evlat olarak kendisini arkadaşlarına tanıtamayacaktı...Benim oğlum...diye başlayan ve uzun uzun anlatılan övgü dolu sözler söylenmeyecekti...Arkadaşları kendisine oğlunu öven konuşmalar yapıp - oğlunu çok iyi yetiştirmişsin Orhan - diyemeyeceklerdi. Kendisinden utanıyordu. Durmadan yeni suçlamalar getiriyordu...Ona göre Metin’de tüm yasadışı unsurları düşüncelerinde barındıran tehlikeli bir maddeydi her an patlayıp etrafına zarar verebilirdi? Esrarkeşti, hapçıydı, serseriydi, şantajcıydı. okumak istememesinin suçunu babasının üzerine atan, içinde bulunduğu ortamı çok iyi değerlendiren bir yalancıydı. Para için her şeyi yapabilecek karakter yoksunu birisiydi...İşe yaramazdı. Çalışıp evine, annesine bakmıyordu...Yaptığı yanlışlarla onun hayatına dinamit yerleştiren, Orhan’ın mutlu olmasını istemeyen bir canavardı... Bir sigara yaktı…Evlerinde oturan kiracı aybaşında çıkacağını haber vermişti. Kirayı komşuları olan Oya’lara bırakacaktı...Artık İstanbul’a dönme zamanının yaklaştığını hissediyordu. En kısa zamanda doğup büyüdüğü topraklara kavuşma gününün heyecanını yaşıyordu. Eski arkadaşlarına, evlerine, bahçelerine, meyve ağaçlarına, dut ağacına, Oya’yı çırılçıplak gördüğü İncir ağacını...İçinde farelerin cirit attığı helayı, her şeyi çok özlemişti...Terlediğini ve güneş ışığının yakmaya başladığını hisseti. Gözlerini açtı güneşle karşılaştı. Buzdolabında soğuk su var mıydı acaba? İboşta ortalarda gözükmüyordu...? Ama canı kalkmak ta istemiyordu. Bu sabaha kadar süren sevişme yormuştu kendisini. Bir de yatak ufak ve dar olduğundan insanın manevra yapma seçenekleri az oluyordu...Kendini tembelliğin kucağına bıraktı... İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı... Leyla kurulandıktan sonra üzerine ince bir tişört ile dizlerine kadar gelen kot bir şort giydikten sonra oturma odasına geçti. Kimse yoktu. Mutfağa, evin diğer odalarına baktı kimseyi göremedi. Kalbi deli gibi çarpmaya başladı...Ya bırakıp gittiyse kendisini? Balkon da da görememişti...” Metinim...” dedi ağlamaya hazırlanan bir sesle... “Buradayım canım...” dedi Metin. Leyla balkonda Metin’in güneşlendiğini görünce rahatladı, eğildi dudaklarına bir öpücük kondurdu. “Sen yıkanmıyor musun pis çocuk...” dedi. “Hadi git bıcı bıcı yap ta temizlen...” Metin’in elinden tutup kalkmasına yardımcı oldu... “Yanıyorsun...Krem de sürmemişsin!..” dedi. Metin’in güneşli günlerin ardından iyice esmerleşen kaslı vücuduna baktı istekle. “Sen bayağı esmermişsin...” Metin banyoya girip üzerindekileri çıkartıp kapının arkasındaki çengellerden birisine astı. Küvete girdi. Banyonun serinliği hoşuna gitmişti. Yaz boyunca burada kalabilirdi. Duvardaki mavi taşlar da gizlenen hayatları düşündü...Kendisinin yaşamı hangi sıradaydı acaba...Oturduğu yerden taşlara dokunup gözlerini kapattı...O insanların bilmediği tanımadığı yüzlerdeki çizgilerin kalın şeritlerinde yaşananlara tanık olmak istercesine. Soğuk suyu açtı. Önce bir ürperdi yayıldı tüm vücuduna ama güneşte topladığı sıcaklık soğuk suyu ılımlaştırdı...Dalga dalga vücuduna yayılan ılıklık ona Oya’yı anımsattı. Rockun Roll gecelerine, okul partilerine, düğünlere, özel partilere, dans yarışmalarına katıldığı kız arkadaşı rolünü oynuyordu. Eğer Metin’in o sırada bir kız arkadaşı yoksa Oya’yı alıyordu yanına. Semtin o sıralar en tanınmış düğün şarkıcılarından Burhan’ın söylediği I Feel God isimli parçada herkes gibi onlarda kendilerinden geçiyorlar, çılgınca hünerlerini göstermeye çalışıyorlardı. Slow parçalarda ise birbirlerinin içine giren vücutlarıyla dans ediyorlardı saatlerce. Loş ve gözlerine çarpan renkli ışıkların boşluklarından birbirlerinin gözlerinin içlerine bakıyorlardı anlamlara anlam yükledikleri sorularla. Birbirlerine daha sıkı sarılıyorlardı. Metin bu dansların çoğunda cinsel isteklerinin tutsaklığından, uyanışını engelleyemiyordu. Sertleşmiş organını hissetmesi ve onun yaşadığı zevkleri yaşaması için Oya’yı belinden tutup kendisine daha çok çekiyor ve sadece vücutlarının alt bölümleriyle dans ediyorlardı. Oya’nın nefes alıp verişleri hızlanıyor, renkten renge giriyor, inlemeleri artarken terliyordu. Sonra Metin’e sarılıp doruklara çıkan titremelerinin geçmesini normale dönmesini bekliyordu. Hiç öpüşmemişlerdi. Hiç öpmek istememişti Oya’yı. Arada bir düşüncelerinde esen fırtınalar arasında kendisini görüyor ama sonra uzaklaşıp giden o düşüncenin arkasından koşmuyordu yakalamak için. İkisi de yaşananlardan mutlu olduğu ve karşı çıkmadığı sürece sorun değildi...Uyandığını hissetti...Oya’yı çırılçıplak, ufacık diri memeler, hafif ileri çıkan göbeğinin altında biriken kıvırcık siyah tüylerini gördüğünde de uyanıvermiş ve pencerenin önünde durarak kendisini izlemişti. Oya kendisini görünce birden şaşırmış, neresini saklayacağını bilemeden bir eliyle memelerini diğer elini de önünü kapatmış hemen kapı arkasına saklanmıştı... Aniden kapı açıldı ve içeriye elinde esrarlı sigara ile Leyla girdi. “Girmek için izin almadım ama...” Tuvaletin kapağını kapatıp üstüne oturdu. Metin’in uyanmış olduğunu görünce gülümsedi kendi kendisine. Yanlış bir zamanda mı gelmişti acaba? Belki de kendisini tatmin ediyordu? Yok canım o kadar da azgın olamaz... “Çekmek ister misin?” “Çıkıyorum...” dedi Metin. Gözlerinde İstanbul’un resmini taşıyarak çıktı küvetten...Boğulmaya başlamıştı...Leyla’nın uzattığı havluyu sardı bedenine. Küvetin kenarına oturdu. Leyla’nın elinde tuttuğu sigarayı onun elinden çekti birkaç kez sonra dumanları tavana doğru üfledi...Pompei’nin üzerine çöken kabuslu geceyi anımsayarak. “Çayını burada mı içersin?” dedi leyla. Metin’in yüzüne dağılan saçlarından sızan su damlalarına baktı. Yakışıklı bir çocuktu. Zayıf, yapılı ve esmer vücudu, dudaklarının üstünde taşıdığı dağınık bıyıkları ve kirli sakallıyla ilgi çekiciydi. Ama onu tanıyan ve sevişen birisinde derin izler bırakabileceğini görmüştü, yaşamıştı Leyla. “Yok canım...Balkonda içeriz bir sakıncası yoksa?” “Ne sakıncası olacakmış...” dedi Leyla. “Burası senin evin sayılır...” “Benim evim İstanbul’da” dedi Metin, özlem dolu bir sesle… “Biliyorum...Ama burası da senin evin sayılmaz mı?” “Hayır...” dedi Metin. Babasını anımsadı. Maddi durumu iyi olduğu için, evi olduğu için annesini bırakıp tercih ettiği kadını anımsadı... “Burası senin evin. Evlensek de senin evin...Benim bu evde hiçbir emeğim yok...Sen nasıl benim karım değilsen...” Leyla yerinden kalkıp Metin’in kucağına oturdu. “Biliyorum seni kırdım. Üzdüm. Siteminde haklısın. Özür dilerim ama seni tanıdıkça senin bu yaştaki olgunluğunu görünce sana daha fazla hayran olmaya, hoşlanmaya, ısınmaya başladım...Sende beni anla lütfen...” dedi boynuna sarıldı. Defalarca öptü... “Sana çok alıştım biliyor usun? O gün Mine anneyle otururken gözlerim hep seni aradı...” “Sahi neler oldu o gün?..” Leyla heyecanlandı birden... “Gel...Anlatayım.” dedi. Metin giyindikten sonra beraberce banyodan çıktılar. Metin, üzerinde koskocaman Coca-Cola yazan güneş şemsiyesinin açılmış olduğu masadaki minderli sandalyelerden bir tanesinin üzerine oturdu. Leyla’dan aldığı ama sönmüş olan sigarayı tekrar yakıp bir duman aldıktan sonra kül tablasına bıraktı. Sıcak, çok sıcaktı dışarsı. Ama o bugüne dek babasıyla bir tatil yapma olanağı bulamamıştı. İstememişti babası. En son Metin yedi sekiz yaşlarında iken Florya’da Güneş plajını gitmişlerdi beraber. Sonra her yaz ve tatil dönemi olduğunda birden babasının işi çıkar ortalıktan kaybolur sonra güneş yanığının bronzlaştırdığı bir tenle eve gelirdi. Sonradan öğrenmişlerdi Avşa’larda, Marmaris’ler de tatil yaptığını...Leyla elinde tuttuğu iki bardak çay ile masaya geldi oturdu… “Afiyet olsun...” Metin yerinden kalkıp teybi açtı. Yıllardır yalnızlığına eşlik eden müzik olmadan yapamıyordu...Neşe Karaböceğin sesini duydu...“Gözümde canlanır koskoca mazim sevdiğim nerede ben neredeyim...” “Tam damar parça çıktı...” dedi Leyla, “Neyse düne gelelim...”Anlatmaya başladı. Metin siyah gözlüklerinin altında gözlerini kapattı. Böyle sıcak bir Temmuz günü tanıştığı Maria aklına geldi. Metin on üç yaşına yeni girmişti. Annesiyle beraber geldikleri Bulgaristan’da tanıştığı ilk kızdı Maria. On iki yaşındaydı. Beraber olduklarında birbirlerinin gözlerine bakarak, birbirlerine dokunarak anlaşmaya çalışıyorlardı. Metin öğrendiği – seni seviyorum-,- çok güzelsin -sözlerini söylüyordu her dokunuşunda. Bir gün eğilip kendisini öpmüştü. Metin’de Türk filmlerinde gördüğü öpüş sahnelerinde yaptıkları gibi acemice öpüşlerle karşılık vermeye çalışıyordu…Bilmiyordu! Bir kızı nasıl öpeceğini, nasıl sevişeceğini, neler yapması gerektiğini bilmiyordu. Ayrılma günü geldiğinde sevişenler parkı olarak bilinen parka gitmişlerdi. Çalılıkların arasına gizlenen bir bankta çırılçıplak soyunmuşlar ve sadece öpüşmüşlerdi, dişlerini birbirine vurarak, ıslak sesler çıkartarak. Maria’nın yeni filizlenmeye başlayan memelerinin pembe uçlarını hayranlıkla izlemiş ama öpmeye, ellemeye korkmuştu. O gün Maria ona altın bir haç olan kolye hediye etmişti...O kolye Metin’in saf, temiz ve el değmemişliğinin sembolüydü ta ki bağ bozumunda Nadya ile tanışana kadar... “Sen beni dinlemiyorsun...” dedi leyla… “Haklısın...” dedi Metin, “Kafamda, İnönü gibi kırk tilki dolaşıyor ama hiç birinin kuyruğu birbirine değmiyor...” “Konuşmak ister misin? Sorunlarını benimle paylaşmak ister misin?” dedi Leyla, elini Metin’in elinin üstüne koydu... “Çok güzelsin...Ayrıca giydiklerinde sana çok yakışmıştı...” “Özellikle gömleğini ve pantolonunu çok beğendim el koyabilirim...” dedi Leyla, “Nerden aldın onu?” “Memnuniyetle...” dedi Metin. “Benden sana anı olarak kalır. İlerde ayrılırsak beni anarsın...Almanya’dan almıştım. Çok erotik bir gömlektir. Özellikle Bulgaristan’da çok faydasını gördüm...” dedi gülerek. Leyla ters ters baktı, “Sen ne demek istiyorsun şimdi. Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?.. Ne ayrılması? Ne hatırası...” dedi. Masaya vurdu üç kez. “Sen Almanya’ya mı gittin?” “Neyse...Bu akşam toplantı var nasıl yapalım?” Leyla’nın sürmeli gözlerine baktı. Her bakışında olduğu gibi kendisin bir kez daha anılar sağanağına tutturdu. “Bize gelmek istiyor musun? Ama gerçekten?” “Evet...hem de çok...” dedi Leyla. “Bilmiyorum ama sizde çok rahatım, bütün dertlerimi sıkıntılarımı unutuyorum. Senin yanında kendimi çok kuvvetli ve güvende hissediyorum. Hele senin yatağında sanki gizli bir güç var. Yatar yatmaz rüya görmeye başlıyorum” Metin’e baktı şiveli gözlerle “Tabi sen rahat bırakırsan...” “O zaman…” “O zaman toplantıya beraber gidelim sonra da biraz alışveriş yapıp size gideriz. Rakı içelim mi bu gece? Ben güzel mezeler hazırlarım istersen...Ayrıca bana Akerdeon çalmanı istiyorum…” dedi Leyla. “Hadi asma suratını deli çocuk...Her şey daha güzel olacak inan bana...” Aklı Metin’in kendisine yanıt vermediği sorularda kaldı. “İçinde senin olduğun her yer çok güzel...” dedi Metin, Leyla’nın yanağını okşadı... “O zaman hazırlanıp çıkalım...” “Tamam canım...” dedi Leyla, “Ben yanıma alacaklarımı ayarlayım hemen...” “İboşu göremedim?” “Bilmem? Belki kendisine bir arkadaş bulmuştur. Yalnız seni çok beğeniyor...” dedi gülerek. “Lütfen...” dedi Metin, “Şakası bile kötü...” “İstersen üçlü deneyelim...” dedi Leyla şuh kahkahalarından birini attı odanın içinde yankı yapan... “Tanıdığın bir kız varsa yaparız...” dedi Metin gülerek. Leyla’nın suratı değişiverdi birden, “Pis fırsatçı...” dedi. Üzerine atladı, ayaklarını Metin’in beline dolayıp boynundan tuttu. “Seni hiç kimseyle paylaşmak istemiyorum ben...Sen benimsin artık...” Metin’in alt dudağını dudakları arasında aldı. Isırdı hafiften... Leyla’dan çıktıklarında saat dörde geliyordu. İki gündür Disco’ya da uğrayamamıştı geceden sonra neler olmuştu acaba? Belki de çıkan olaylardan dolayı kapatmışlardı. Sakladığı esrarları gidip alması iyi olmuştu…Esrar aklına Tophaneli gölgeyi anımsattı. Neler düşünüyordur acaba şimdi? Sıraselvilerde dolmuştan inip Yüksel’in tarif ettiği yöne doğru bakınırken kendisine uzaktan el sallayan Yüksel’i gördü. Yol kenarında eski bir ev kahvehaneye çevrilmişti. İçi koyu yeşil, pencereleri ise koyu lacivert boya ile boyanmıştı. Kahve loştu. Kapıdan girildiğinde karşıda ufak bir çay ocağı. Bir dolap ve siyah bir radyo ile bir teyp vardı. Çay ocağının biraz ilersin de ise üzerinde -00- yazan tahta bir kapı. Tavandan sarkan 70 mumluk ampul odanın içindeki loşluğu aydınlatmaya yeterli değildi. Ocağa yakın olan masanın üzerinde okunduğu dağınıklıklarından belli olan gazeteler gelişi güzel atılmıştı. Hemen yanı başındaki masada ise üzerinde oynamaya hazır olan Okey istekaları ve taşları duruyordu...İçerde sadece altı masa vardı ve hepsi de boştu. “Hoşgeldiniz...” dedi Yüksel. “Sarayımızı şereflendirdiniz...” “O şeref bize ait...dedi Metin, Yüksel’e sarılıp, kucakladı. Ocağın yanındaki masaya oturdular. Annesini genç yaşta kaybetmesinden sonra, kardeşlerine ablasıyla birlikte bakıp büyütmeye çalışan, babasının hastalığından sonra ise evini tek başına geçindirmeye çalışırken evlenmek isteyen ablasının düğünün yapmak için çaresizce çırpınıp duran ama kendilerinden yardım istemeyen, yaşadığı tüm yoksulluğa karşın dudaklarında gülümsemesini eksik etmeyen Yüksel’e saygı duyuyordu. Ona destek oluyordu. Elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışıyordu. Düşüncelerini berraklaştırması, gelecekte nasıl mücadele etmesi gerektiğini öğrenmesi için onu toplantılara katmıştı. O bu toplantıları her ne kadar bir –macera- olarak görse de ufak tefek değişmelerin olduğunu belli etmeye başlamıştı. “Önce müzik sonra çay...” dedi Yüksel. Teybin start tuşuna bastı...Metin’in çok sevdiği parçalardan biri olan –Sympathy- çalmaya başladı. “Abi müthiş karışık bir kaset yaptım hiç bir yerde bulamayacağın parçalar var içinde...İnan tam Discoluk...” Ocağın arkasına geçip önünde dizili olan bardaklardan üç tane alıp sıcak suyla duruladıktan sonra yarısına kadar çay koyup üzerine su ekledi...Tek eline topladığı üstünde dumanı tüten çay bardaklarını masaya getirdi... “Yenge buyur...”dedi masaya koydu. Masanın etrafına toplandılar...Gülden Karaböcek’in sesini duydu. Bu kadının sesini ablası Neşe Karaböcek’ten daha duygu yükle buluyordu. Radyoda çıktığında dinliyordu. Babası bu tür parçaları (Çok seyrek te olsa bazen Orhan Gencebay’ı dinliyordu) dinlerken kendisini yakaladığında hemen -esrarı içip kafanı güzelleştirmişsin- diyerek suçluyordu. Ona göre Arabesk kaybeden, yaşamdan umudunu yitirmiş, başarısız ve özellikle de esrarkeşlerin dinlediği bir müzik türüydü... Kendisine bazen -esrar- içip içmediğini soruyor, -esrar içeceğine rakı içmeni tavsiye ederim- öğüdünü veriyordu. Yemeği biraz fazla kaçırsa, annesinin yaptığı muhallebi veya sütlaçlardan biraz fazla yese veya etli kuru fasulye ve pilavdan iki tabak yese hemen -esrarkeş- damgasını yapıştırıyordu kendisine…” Çok güzel söylüyor...” “Evde durumlar nasıl...” dedi Metin, “Değişen bir şey var mı? Babanın sağlığı nasıl?...” Yüksel önüne baktı. “Değişen bir şey yok! Ablamın düğünün nasıl yapacağımı düşünüyorum...Kızcağız gelinlik giyemeyeceğim diye üzülüp duruyor…En mutlu gününde mutsuz olmak istemiyormuş...Babam dün akşam yine fenalaştı. Kendisini acile götürdük. Serum verip geri gönderdiler...” “Bu akşam bunu masada açmak istiyorum. Aramızda ne kadar toplayabilirsek toplayalım. Bizim de bir katkımız olsun...” “Olmaz öyle şey...Sizden böyle bir şey isteyemem ben...” dedi Yüksel mahcup olmuşçasına... “Metin haklı...” dedi Leyla. “Arkadaşlık böyle günlerde belli olur...” “Sağ ol yenge...” dedi Yüksel, gözleri yaşarmıştı. Görmesinler diye ocağın arasına geçip yere çömeldi. Kirli havluyla sildi gözlerini. Adamo’nun Fransız aksanıyla söylemesinden hoşlandığı -Her yerde kar var- doldurdu kahveyi. Arkasından Hotel California... Şaşkın bakışlarla kahveyi bulmaya çalışan Hamdi’yi gördü. “Geliyorlar...” dedi. Yüksel dışarı çıktı. Elini salladı... Hamdi, Güney ve Hasan birlikte geldiler...Hasan, Leyla’yı görünce bozuldu ama belli etmek istemedi şimdi durup dururken Metin’le takışmak istemiyordu. Hamdi’nin masada Leyla’yı tekrar görmesi ise hoşuna gitmişti. Bravo Metin’e. Kadınlarımız bizim her şeyimiz değil miydi? Kendi kız arkadaşı olsaydı o da getirirdi kesin olarak ama içlerinde Metin’in dışında kız arkadaşı olan yoktu ki. Bazen küçük burjuva hallerini gözlemlediği Metin’e baktı... “Yoldaş selam...” “Selam…” dedi teypten yükselen Sessiz gemiyi Hümeyra’nın sesinden duyduğunda çok şaşırmış bir o kadar da beğenmişti. Az kalmıştı. Metin yenilgilerle geçirdiği tüm seferleri yakında sonlandırıp gözünde tüten İstanbul’una dönecekti. Biliyordu. Hissediyordu. Bir sigara yaktı. Herkesin oturmasını bekledikten sonra, “Arkadaşlar ağır konulara girmeden önce sizinle bir şeyi paylaşmak istiyorum. Bizler bir ideal, amaç uğruna, ölümü, işkenceyi, hapse girmeyi göze alarak bir hareketin arifesindeyiz. Bu yolu bizimle paylaşan arkadaşlarımızdan Yüksel zor durumda. Ablası evlenecek gelinliği yokmuş...Ben aramızda para toplayıp gelinliğini bizim almamızı öneriyorum...” “Bilmiyordum...” dedi Hamdi. Kızdı kendisine. Bu tür şeylerden kendisinin haberi olmalıydı. Lider olarak o çözüm yolu bulmalıydı. Yanlış yapmıştı. Metin ikinci kez uyarıyordu kendisini... O sırada Levent girdi içeriye. “Metin haklı...” dedi Güney. İkinci Bahar çalmaya başladı. Metin, Leyla’ya baktı -sen benim ikinci baharımsın- der gibi. Elini tutup öptü. Hamdi, yaptığı yanlışlığı düzeltmek istercesine cebinden çıkardığı paralar arasından ayırdığı dört yüz lirayı masaya koydu. Buraya gelirken yeni bankadan çekmişti. Eve gittiği zaman babasına eksik olan paranın hesabını kurgulamaya başladı kafasında. Metin’in yanında fazla para yoktu. Disco’da kazandığı paralardan kalan iki yüz elli liranın elli lirasını kendisine saklayıp geri kalanını masaya koydu. Hasan ve Levent yüz ellişer lira verdiler. Masada dokuz yüz lira birikmişti. Leyla çantasından çıkardığı yüz lirayı masaya koydu, “Bu da benden olsun...” Hamdi paraları toplayıp düzelttikten sonra Yüksel’e uzattı. “Buyur yoldaş... Emeğimizle, alın terimizle kazandıklarımızdan ancak bu kadar yardım edebildik...İnşallah bu parayla ablamıza bir gelinlik alabiliriz?” Yüksel’in gözleri doldukça doldu ve birden yaşlar boşandı...Hamdi kalkıp Yüksel’e sarıldı. “Devrimciler ağlamaz yoldaş.- kanadık toprak olduk çekildik bayrak olduk döküldük yaprak olduk geldik bugüne, ekmeği bol eyledik, acıyı bal eyledik, sıratı yol eyledik geldik bugüne- Bizler gözyaşlarımızı içimizde eritmeliyiz...Metin ve kararlı olmalıyız...Düşmanımıza gözyaşlarımızı göstermemeliyiz...” dedi sırtını okşadı. “Bizler her zaman senin yanındayız...” İn the year 2525’in ardından Jose Feliciano, Gypsy’i söylemeye başladı. İspanyol gitarın konuşturulduğu bir parçada. Kırmızı elbiseli kadınların erotik dansını hayal etti… Çaylar geldi. Sigaralar yakıldı. Teybin sesi kısıldı ve Hamdi konuşmaya başladı... “Son günlerde yaşananlar konusunda Hasan ile konuşarak aldığım bilgileri paylaşmıştım. Bu ayrılık iyice belirginleşmeye başladı. Kıbrıs Barış Harekâtını “işgal” olarak nitelendiren Doğu Perinçek önderliğindeki Aydınlık hareketi, birçok il ve ilçede barış harekâtını kınayan salon toplantıları, korsan gösteriler, çeşitli bildiri ve afiş asma eylemleri gerçekleştirmeye başladılar “İşgale nihayet, Kıbrıs’a hürriyet”, “Kahrolsun gerici savaş” sloganları atan Aydınlık hareketi, Kıbrıs Türklerinin direnişini yöneten Türk Mukavemet Teşkilatı’nı hedef alan açıklamalar yaptı. Bunun üzerine Aydınlık’ın çeşitli illerdeki büroları güvenlik güçlerince basıldı, 50 kadar kişi de tutuklandı. Ankara ve İstanbul’da bu gruba ait yayınların dağıtımı yasaklandı...” “Biz Aydınlık hareketini desteklemeyecek miydik? dedi Levent. “Bu ne perhiz ne lahana turşusu?” Hamdi, “Perinçek’in Türkiye’nin Kıbrıs’ı işgalinden sonra halkların birbirine kırdırılması, görülmedik bir noktaya ulaşmıştır. Türk işgalinin devam etmesi Yunan askerlerinin adada kalmasına neden olmakta, yeni katliam ve cinayetler için gerekli ortam yaratılmaktadır. Katliamların esas sorumlusu, Kıbrıs’ta yangınlar çıkaran iki süper devletle birlikte adadaki yabancı askeri kuvvetlerdir tespitini ben doğru buluyorum...” dedi “Türkiye hâkim sınıfları, Kıbrıs’taki Türk toplumu üzerindeki baskıları ileri sürerek müdahalede bulundu. Yarın sözgelişi Türkiye’deki Kürt milliyetinin ezildiği ileri sürülerek yabancı bir devlet Türkiye’ye silahlı müdahalede bulunsa, bu müdahale haklı mı olacaktır?” sorusuna cevap verebilir misiniz? Veremezsiniz. Ben de Rumlara karşı düzenlenen askerî harekâtın “emperyalist ve gerici bir karakter” taşıdığına inanıyorum. Türkiye’nin Kıbrıs’taki askeri varlığı neyse İsrail’in Filistin’deki işgali de aynı şey...” Hasan, “Bana ters gelen bazı şeyler var. Geçenler de Metinle kahvede de konuşmuştuk. Ülkücüler bu çıkartmayı destekliyor. Disk destekliyor. Türk iş, TSİP, TKP destekliyor bir tek Aydınlıkçılar desteklemiyor?.. Bugün bir gazetede okumuştum aynen şöyle yazıyordu -Amerika ile İngiltere’den Kıbrıs konusunda umduğumuz anlayışı bulamamışızdır. Birincisi! eteğimizi çekmek istemiş, ikincisi de -bekle ve gör- politikası izlememizi salık vermekle yetinmiştir. Oysa, beklemekle ne göreceğimiz besbelli idi. Adayı ele geçiren hukuk dışı güçler bağımsız Kıbrıs bayrağını indirip yakıyor, yerine Yunan bayrağını asarak ENOSlS'i -fiilen- ilân etmeye dek işi vardırıyorlar. Daha fazla beklemek zor karşısında sindiğimiz, bile bile haklarımızdan vazgeçtiğimiz anlamına gelecekti. Haysiyetine ve şerefine düşkün, bağımsız bir ulus olarak buna razı olamazdık. Bu müdahale ile Kıbrıs ı ele geçirmek, ya da adanın statüsünü değiştirmek gibi bir amaç gütmediğimizi herkes iyi bilmelidir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin görevi Kıbrıs'ta yabancı güçler tarafından çiğnenen uluslararası antlaşmaların geçerliğini yeniden sağlamak, orada yaşayan soydaşlarımızın mal ve can güvenliğini korumaktır...-konunun kısa özeti bu. Ben Aydınlıkçılar gibi düşünmüyorum...” dedi. Ayrıca görüldüğü gibi ateşkes ilan edildi ve savaş bitti. Buna savaş da denmez ya! Gazetelerdeki resimlere bak bir tane çatışma resmi yok... Hamdi, “Moskova yanlısı TSİP’in Kıbrıs ile ilgili politikası sınıf iş birliği yapmak, hakim sınıfların dümen suyuna girmekten başka bir şey değildir. TSİP revizyonist bir Partidir.” dedi sustu masadakilerin yüzlerine baktı teker teker. “Ayrıca 12 Mart’ın faşist generalleri, ne çabuk -antifaşist- kesilerek faşist bir darbeyi bastıran fatihler oluverdiler böyle? Bunu hiç kimse yutmaz...” dedi “Ben savaşa karşıyım...” dedi Levent, “Tüm ordular benim gözümde işgalcidir. Eğer ordumuz görevini tamamlayıp geri çekilirse sorun olmaz...Kimin ne söylediği ne yazdığı benim için önemli değil bu konu hakkında benim ne düşündüğüm önemli. Ben –savaşma seviş- diyorum...” “Arkadaşlar, yoldaşlar, Kıbrıs’ın işgalinden önce Türkiye ile diğer Üçüncü Dünya ülkeleri arasında zorluklar ve imkansızlıklarla gelişen dostluk ilişkileri ağır bir darbe yemiştir. Türkiye’nin ABD emperyalistlerinin işbirlikçisi olarak Ortadoğu’da ikinci bir İsrail rolü oynaması, bölge halklarıyla dostluğu baltalamıştır. Baltalamaya da devam edicektir...” dedi Hamdi. Masadaki sigara paketlerinden aldığı sigarayı yaktı titreyen elleriyle. “Metin sen ne düşünüyorsun?” “Önce ben İsrail ile Türkiye’nin ayni konumda değerlendirilmesine ve karşılaştırılmasına karşıyım. İsrail’in Filistin topraklarında yaptığı ile Türkiye’nin Kıbrıs çıkartması arasında siyah-beyaz kadar fark var bence 1963 ve 1967 yıllarında müdahale hakkı engellenen, diplomatik yollardan askıya alınarak uyutulmaya çalışan Türkiye bu kez gereğini yapmıştır. Ama ben karnımın açlığını düşünüyorum...”dedi Metin...” Aç olan insan bir şey düşünemez çünkü. Doğru karar veremez. Olayları, savaşların neden başlayıp bittiğini irdeleyemez. Dogmatik düşüncelerin, dedikoduların, gazetelerin oluşturduğu algıların tesirinde kalmaya ve yaşamını –aç-ama umutlu olarak devam ettirmeyi içinde büyüyen özlemlerle sürdürmeye devam eder. Siyasi tarihimizde ülke yönetiminin sürekli el değiştirdiği, sendikalaşma hareketleri, radikal grupların eylemleri, şiddet olayları gibi gelişmelerin yaşandığı gerilimli, bunalımlı ve karmaşık bir süreci ifade eden şu günlerde sokağa çıktığınızda insanların yüzlerine bakıyor musunuz? Onların o an düşündüklerini bilmek ister misiniz? O zaman sadece bakmayacak, baktığınızı göreceksiniz. Gözlerindeki özlemleri, karnındaki gurultuyu, boğazındaki kuruluğu, uykusundaki kabusları da görmek zorundasınız.-Devlet baba- tarafından yalnız bırakılmanın, terkedilmenin acısını çatlamış ellerinden, yorgun gözlerinden görebilirsiniz. Halkımızın belini büken ekonomik krizlerden darbelerle, savaş çıkartmakla nasıl kurtulup ülkemizi refaha kavuşturabiliriz ki? Benim halkım yardıma muhtaçken sadece soydaş olduğu için halkın belini kırmaya yönelik bir askerî harekât yapmak ne derece doğru? Türk ekonomisi iflas bayrağını çekmişken bize milyarlarca dolara mal olan bir çıkartmanın halkımıza dönüşü nasıl olucak acaba? Neler zamlanacak? Kimler savaş zengini olacaklar birkaç günde?...Bir de utanmadan Ordu-Millet Elele başlığıyla gazetelerde bağış toplamaya başladılar. Halkın cebindeki kefen parasına da göz diktiler. Ben Aydınlıkçıların bazı açıklamalarını destekliyorum ama hepsine katılmadığımı da söylemek isterim...” dedi Metin. Bardağındaki çayı bir dikişte bitirdi. Yüksel, ayağa kalktı. Dükkânın içinde bir dolaştı. Kapının önüne çıkıp elindeki havluyu silkeledi. Havluyu silkelerken Metin’e –yanıma gel- işaretini yaptı. Metin, “Bir saniye...” dedi kalktı masadan Yüksel’in yanına gitti. “Bir şey mi oldu?” “Dün akşam belki diskodasındır diye uğramıştım. Senin Tophaneliyi gördüm. Oralarda dolaşıyordu. Bana seni sordu? Ben de ona rehin olayında polisin baskın yapıp silaha araması yaptığını o arama sırasında esrarların bulunduğunu polisin el koyduğunu, senin de korkundan birkaç gündür gelmediğini söyleyince...Bana-Biliyorum, olanlardan haberim var- diyerek yeni on plaka verdi...Bu arada bakım çalışmaları nedeniyle Disco bir hafta kapalı haberin olsun...Patron sana çok selam söyledi ve teşekkür etti. Maaşına zam yapacakmış...” dedi. Sarılır gibi yaparak plakaları gömleğinin cebine sigara paketinin arkasına koydu. “Sağolasın Yüksel...İyi yapmışsın. Kıyak çocuksun biliyorum…” dedi Metin, elini sıktı. Yüksel, elinden tutarak ani bir haraketli Metin’i içeri soktu. “Abiler Red Kit geliyor hazırlıklı olun...” “Vay puşt...” dedi Hamdi, Kendilerini burada da bulmuştu. Aralarında bir casus olabilir miydi acaba? Burada toplantı yaptıklarını nereden bilebilirdi ki? Bu polis olayı hiç olmamıştı. Böyle baskı, takip, endişe, korku tohumlarının hâkim olacağı toplantılardan bir sonuç çıkmazdı. Bu sorunu merkezdeki arkadaşlarıyla paylaşmak ve onlara danışmak zorundaydı. “Buranın arka kapısı yok mu?” dedi Günay…Etrafına bakındı. Bu iş artık canını sıkmaya başlamıştı. Başına bir şey gelirse babalığının dilinden kurtaramazdı kendisini. “Var...Tuvaletten bahçeye çıkabiliyorsun...” dedi Yüksel, tahta kapıyı gösterdi. “Arkadaşlar panik yapmayalım...” dedi Hamdi. “Bekleyelim. Bize neden burada olduğunu nasıl izah edeceğine bakalım...Konuştuklarımızı unutmayalım. Görüşlerimizi kahvelerde, sokaklarda tanıdıklarımıza, arkadaşlarımıza konuşalım. İnsanların etrafına at gözlüğü ile bakmalarını ortadan kaldıralım... “Yerinden kalkıp ocağın arkasında duran ufak gözlerdeki iskambil destelerinden birini alıp masaya döndü. “Kahveye gelirse kağıt oynar gibi yapalım...Bundan sonra sizlere Hasan aracılığıyla haberleşiriz... Benden haber bekleyin...” dedi. Konuşacak bir şey kalmadıysa . “Biz gidelim o zaman...”dedi Metin, Leyla’nın elinden tutup kaldırdı. Hamdi’nin elini sıktı, “Görüşmek üzere. Kendine dikkat et...” “Sağol yoldaş siz de kendinize dikkat edin...” dedi Hamdi. Levent, Günay ve Hasan’ın ellerini sıkıp dışarı çıktı Leyla’yla...Red Kit kahvenin çaprazında durmuş etrafını kontrol ediyordu. Orda olduğuna göre demek kendilerini takip eden başkaları da vardı. Metin kendini göstere göstere yürüdü ama Red Kit kendisini görmemekte ısrar ediyordu. Dolmuş gelmesini bekledikleri süre içinde gözlerini Red Kit’te ayırmadı ancak o imkânsız bir şekilde kendilerini görmemezliğe devam etti...Caddeden geçen ilk dolmuşa bindiler. Gözden kayboluncaya kadar bakmaya devam etti Metin...Meydana gelince indiler. Metin, Kenan’ın tanıdığı olan şarküteriye girdi. Taze ekmek, eski kaşar, zeytin, domates, salatalık, yağlı beyaz peynir ve dört tane tavuk budu alıp çıktılar. Evlerinin yanındaki bakkaldan da bir şişe büyük rakı aldı...Eve gelip içeri girdiler. Kimsecikler yoktu. Elindeki paketleri mutfaktaki masanın üzerine götürdü. Domates ve salatalıkları dışarda bırakıp diğerlerini buzdolabına yerleştirdi. Soğuk su şişelerine baktı. İçki içmek için her şey hazırdı. Metin’in odasında kitapları inceleyen Leyla’ya bağırdı. “Güzelim bir sigara içelim mi? Leyla elinde tuttuğu kitapla mutfağa geldi, “Bu kitabı okudun mu ne anlatıyor?” dedi. Maurice Messegue’nin İnsanlar ve Bitkiler kitabını gösterdi. “Fena değil. Yazar kendi hayatını anlatıyor. Kısaca insan hastalıklarının tüm yanıtlarının tabiatta olduğunu örneklerle anlatıyor. Ama orada çok daha güzel kitaplar var. Okumak istersen sana tavsiye edebilirim...Mesela –Fakir Aşıklar- var senin hoşuna gidebilecek. Benim çok sevdiğim kitaplardan biri olan-Boyalı Kuş-var...” Boyalı Kuş kitabındaki insanı sevişmekten soğutan tecavüz sahnesini anımsadı...Eskisi kadar kitap okuyamıyordu çünkü babası eve kitap getirmiyordu. İstanbul’da oturduklarında her Cağaloğlu’na gidişinde bazen iki bazen üç kitapla geri gelir Metin’de kendisine çikolata getirilmişçesine sevinip o akşam bütün gelen kitapları büyük bir açlıkla okurdu. Ancak İstanbul-Ankara ve Bursa üçgeninde aşınmalar olunca babası Ankara’daki tüm kitapları Bursa’ya getirmemişti. “Sen sigara saracaktın?..” Kitabın sayfalarını karıştıran Leyla, “Bak burada çeşitli hastalıklara karşı reçeteler var...İlginç...Bunların hepsini yazmam lazım...” “Aşkım kitabı al sende kalsın…” dedi Metin. Mutfaktan çıktılar. Metin’in kaldığı odaya girdiler. Avludan, kırmızı boyalı odanın için giren güneş ışıkların yansıması odaya erotik bir hava veriyordu. Teybin düğmesine bastı. Pink Floyd’un müziği doldurdu odayı. Çekmeceden çıkardığı sigara kağıdını masanın üzerine koydu. Cebindeki esrar plakalarını alıp çekmecenin gizli bölmesine yerleştirdi. Dünden kalan ufak bir parçayı ufalayıp, açtığı sigara tütününün üstüne dağıttı sigarayı kıvırıp yapışkanlı yerlerinden yapıştırdı. İnce kartondan yaptığı zıvanasını taktıktan sonra yaktı. Bir iki duman aldı. Halka halka çıkartmaya çalıştığı dumanları. Bir iki tanesi çok güzel oldu ama diğerleri havada dağılıp gittiler. Şimdi iş yapabilirdi. Teypten önce bir Akordeon sesi duyuldu sonra Secaattin Tanyeri’nin -Sevdim Genç Bir kadını- duygulu sesini duydu. Leyla’ya baktı. “Biliyor musun çok güzelsin...Seni sevmek için can atıyorum...” dedi ayağa kalktı Leyla’yı belinden tutup müziğin ritmine uyarak dans etmeye başladı...Evde yalnız olduğu zamanlar bir yastığa veya çalı süpürgesiyle dans ettiği çok oluyordu. Gözlerini kapatıp geçmişte kalan ve henüz silinmemiş yüzlerden birisinin resmini hayalinin içine alıp dans ediyordu...Seviyordu dans etmeyi...Sağ ayağını Leyla’nın ayakları arasına sokup belinden tutarak hafif yatırdı ve dudaklarını dudaklarının arasına aldı. Dört köşe güneş ışığının, kırmızı halı üzerine düşen yansımasını yanlarına alarak -Papatya- müziği eşliğinde seviştiler neden seviştiklerini bilmeden... Kapı çalındı. Metin yaktığı sigarayla kapıya yöneldi. “Kim o?” Sesini değiştirip Mıstışa benzeten Kenan, “Benim Mıstış. İstanbulluyu arıyorum...” Metin gülerek kapıyı açtı. “Gel bakalım Kıbrıs fatihi...” dedi içeri aldı. “Yalnız mısın?” “Artık değilim...” dedi Metin, “Benim de Mecnunu olmak istediğim bir Leylam var artık...” Tepkisini ölçmek istercesine Kenan’a baktı. “Biz bu akşam Rakı içiyoruz...Ufak tefek bir şeyler aldım ama...kavun almayı sana bıraktım...Birde tavuk aldım onu nasıl ızgarada pişiririz diye düşünüyorum...” Leyla odadan çıktı.” Hoş geldiniz...” dedi Kenan’a başıyla selam verip avluya geçti. On sekiz yaşında olup Metin ile unutulmayacak bir aşk macerası yaşamak, yaşamı ondan öğrenmek, onun ilk kadını olmak isterdi. İnsanların birbirini ezerek peşinden koştukları-mutluluk-denilen ama görülmeyen isteği belki gerçekleşebilirdi o zaman. Mutluluk neydi ki? O esrar içtiği zaman mutlu oluyordu sadece ta ki Metin’i tanıyana dek. Şimdi esrar içmek aklına bile gelmiyordu artık. Onun ilgisi, sevgisi, yaşattıkları, sevişmeleri yeteri kadar başını döndürüyordu zaten. Bırakmaya karar verdi. Kendisi içmese Metin’de içmezdi. The Moody Blues- Melancholy Man- şarkısı, kitap odasından çıkıp giriş kapısına kadar ulaştı. “Ben ne alayım o zaman?” dedi Kenan. Metin evde olanları saydı. “Bana kalırsa bir şey eksik değil. Dediğim gibi bir kavun karpuz...” Kenan “Tamam o zaman ben biraz sonra gelirim...” dedi çıktı aceleyle. “Dik yürü...” diye bağırdı arkasından. Güldü kapıyı kapattı. Elindeki sigarayı tekrar yaktıktan sonra avluya geçti. Leyla’nın yanına oturup ilk öpüşmelerindeki gibi-esrarlı sigaradan- aldığı dumanı Leyla’nın dudaklarının arasından ona iletti... “Yapma istemiyorum...” dedi Leyla. Metin, Leyla’nın ellerini tutup sevgiyle öptü. “Benim buğulu gözlümün canı neye sıkıldı?” dedi. Elindeki sigarayı uzattı. “İstemiyorum...” dedi. “Karar verdim artık içmek istemiyorum...Artık hayal dünyasında yaşamak istemiyorum. Kendimi uyuşturmak istemiyorum. Hiç bir işe yaramayan, toplum dışına itilmiş bir uyuşturucu müptelası olarak yaşamak, ilerde bana benzeyen çocuklar dünyaya getirmek istemiyorum...Ben yaşamı unutmuştum onu bana sen hatırlattın...” Cem Karaca’nın çok sevdiği sesini duydu... “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı...” ...Artık geçmişimle hesaplaşma zamanı geldiğinin farkına sen vardırdın. Yapılan hataların bir ömür boyu olarak boynuna asılı bir etiket olarak kalmaması gerektiğini sen gösterdin bana...Bana umut verdin...Kendini verdin...Güven verdin...Kapılarını açtın...Hayır artık içmek istemiyorum...” Cem Karaca Metin’i almış İstanbul’a götürmüştü. Dut ağacının üstündeydi. Caddeden hızlı hızlı, ellerinde ekmekleri, alışveriş fileleri, çocuklarına bakkaldan veresiye alabildikleri çikolatalarla, şekerlerle evlerine dönen insanları seyrediyordu. Onların yaşamlarını tahmin etme yarışı oynuyordu. Yüzüne yürüyüşüne bakıp, mimiklerinden çıkarmaya çalıştığı anlamları bir potada eritip, -bu adamın şu derdi var-,-Başörtülü kadının kocası aldatıyor-gibi tahminlerde bulunuyordu. ” İnan çok sevindim…” dedi yanındaki Leyla’ya sarıldı. Dut ağacından inerek Leyla’nın sürmeli gözlerindeki kararlılığı görmek istercesine baktı... “O zaman bu akşam – Günah Gecesi -olsun. Pişmanlığımızı dile getirip gelecekte bize zararlı olacak her şeyi çöp tenekesine atalım...” Birbirlerine sarıldılar. “Sana deli gibi aşığım biliyor musun?” dedi Metin, Leyla’nın saçları arasından kulağına fısıltılı bir sesle... “Seni bin yıl sürecek bir beste kadar seviyorum... Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların. Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur. Bunlar da saçların işte akşamdan çözülü. Bak bu sensin çocuğum enine boyuna. Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki. Sabahlara kadar koynumda yatmışsın. Bak bende yalan yok vallahi billahi...Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur. İşe bak sen gözlerin de burda. Gözlerinin ucu da burada yaşamaya alışık. İyi ki burda yoksa ben ne yapardım. Bak çocuğum kolların işte çıplak işte .Gözlerin sabahın sekizinde bana açık. Ne günah işlediysek yarı yarıya. Sen asıl bunlara bak bunlar dudakların. Bunların konuşması olur öpülmesi olur. Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde Vapurdaydık vapur kıyıya gidiyordu. Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu. Uzanmış seni usulca öpmüştüm. Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu…” şiir bittiği zaman Leyla’nın kıvrımlı etli dudaklarına baktı. “Sen asıl bunlara bak dudaklara...” dedi. Parmağının ucunu dudaklarının üstünde taş sektirir gibi dolaştırdı. “Bunların öpülmesi olur...”dedi eğildi dudaklarından uzun uzun öptü Leyla’yı. Metin’in ses tonundan, okuduğu şiirden, kulağında dolaşan sıcak nefesinden başı dönen Leyla,” Çok romantiksin aşkım…” dedi. “Ama bu kadar yeter...İşimize bakalım...” Kapı çaldı. Kenan, bir kavun, bir karpuz, dört bira ve köfteci İrfan’dan aldığı köfte-piyaz paketleri ile içeri girdi. “Köfteler sıcacık...”dedi. Mutfağa yöneldi. Elindekileri masanın üzerine bıraktıktan sonra, yan masadaki üzerine serdiği gazetenin üzerine kavun ve karpuzu kesip temizledi sonra buzdolabına koydu soğusun diye. Metin’de bardakları, tabakları, çatalları, peçeteleri masaya bıraktı. Sonra beyaz ve kaşar peynirini, zeytin, domates, salatalık, acı sivri biberi götürdü. İyice soğumuş Rakı ve bir şişe soğuk suyu da aldıktan sonra masaya oturdular. Kenan -Saki benim- der gibi Rakıyı yanına aldı. Yan yana koyduğu bardakları yarısına kadar rakı ile doldurdu. “İstediğiniz kadar su koyabilirsiniz...” dedi. Metin bardaklardan birisini Leyla’ya verdi diğerini de kendisi aldı. Rakılarına su ekleyip kadehleri kaldırdılar... “Biten savaşın şerefine...” dedi Kenan. “Bursa’da geçirdiğim en güzel günlerin sahibesinin şerefine...” dedi Metin. “Sevdiklerimle güzel günlere...” dedi Leyla... “Biz bu akşamı günah çıkartma gecesi yapıyoruz. Bugüne kadar sakladığımız, itiraf etmekten korktuğumuz gerçekler bu akşam hepsi konuşulacak ve her şeye kaldığı yerden devam edilecek” dedi Metin Leyla’ya baktı... “Eğer buluttan nem kaparsan söyle vazgeçelim...” “Ama ikimizin arasında hiçbir şey değişmeyecek değil mi?” dedi Leyla. İçkisinden bir yudum aldı. Bir parça köfte ile piyaz attı ağzına...Lezzetliydi. Ekmeğin köşesini kopardı. Piyazın suyuna batırıp ısırdı. “Sen istemediğin sürece hayır...” dedi Metin. Leyla’nın kadehine vurdu rakı bardağını. “Senin şerefine kara gözlüm...” dedi bir dikişte içti. Evde annesinin hazırladığı içki sofraları aklına geldi birden. Babasının arkadaşlarını toplayıp gece yarıları içki masaları kurdurduğu geceleri. Türk edebiyatının tanınmış isimlerinin zevkle, ilgiyle izlediği, sarhoş olmalarına tanık olduğu. Şarkıların, türkülerin seslendirildiği. Gece yarıları rakıların arandığı sıcak geceleri. Bazen kendisi de –eğer keyfi yerindeyse- bir kadeh içer sonra babasının misafirlerine akordeon çalardı. Yine öyle bir geceydi. Buz gibi rakı boğazından aşağıya soğukluğunu ardında bırakıp süzülüverdi. Bir parça köfte attı ağzına... “Köfte güzelmiş...” dedi bir parça daha aldı. Ardından piyazdan, domates ve salatalıktan birer parça alıp attı ağzına. Rakının tadı dilini teslim almıştı. Kenan doldurduğu bardağı bir dikişte içince Metin kızdı, “Ooo sen böyle yaparsan on dakika sonra sarhoş olursun...Amacımız muhabbet etmek...Neşemizi bulmak...” “Söyleyene bak...” dedi Kenan... “Şimdi burada eniştem olmalıydı...Süper bir gece olurdu...Anlatırdı da anlatırdı...” Leyla’ya döndü, “Sen kayınpederini tanımıyorsun değil mi?” dedi. “Yok...dedi yeğenlerin konuşmasını dinleyen Leyla. “Sadece kitaplarını gördüm...” Kenan’ın -kayınpeder- sözünü kullanması hoşuna gitmişti. Ama ya şimdi bana o geceyi sorarsa? Canı sıkıldı birden...Rakı bardağını kaldırıp Metin’in bardağına dokundurdu. “Sevgimize...” dedi bir dikişte içti. “Senin kız arkadaşın yok mu?..”dedi Leyla, Kenan’a baktı... “Şu sıralar yok...” dedi Kenan, kadehlere rakı doldururken. Metin, Kenan’a baktı anlamlı anlamlı, “Teyzemin söyledikleri doğru mu?” Kenan, bir parça beyaz peynir ile domates attı ağzına, “Ne söyledi ki?” “İstanbul’da bir pavyon kadınına takılmış onunla beraber yaşıyormuşsun...” dedi Metin, Leyla’nın elini tuttu. “Yaşayamaz mıyım?” dedi Kenan. “Olabilir, belki de vardır...Belki de aşık olmuşumdur...Olamaz mı?” Masanın üzerinde duran Maltepe sigarasından bir tane alıp yaktı düşünceli bakışlarla. Metin teybin düğmesine bastı...Zeki Müren’in muhteşem sesi doldurdu boşluğu. Şimdi Uzaklardasın gönül hicranla doldu...Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu... Kenan “Of ulan of...” dedi bardağı başına dikti. “Annem başka ne dedi sana? Reyhan’dan bahsetmedi mi...” “Reyhan kim?” dedi Leyla koltuğunu Metin’in yanına yaklaştırdı. Merak etmişti. İşe bak. Metin gittikten sonra İboşa sormuştu Kenan’ın kim olduğunu neler yaptığını. Gece hayatını sevdiğini söylemişti. Ama gidip bir pavyon kadınına aşık olmasını anlayamamıştı. “Gerçekten sen Reyhan’dan neden ayrıldın ki? Birbirinizi çok sevdiğinizi biliyorum. Reyhan da artist gibi çok güzel bir kızdı. Nişanlandınız. Evlenecektiniz sonra ayrıldığınızı duydum...”dedi Metin bir parça eski kaşar attı ağzına. Pastırma almayı unutmuştu!.. Rahatsız olan Kenan, “Ya siz kendinizden konuşacaktınız beni neden katıyorsunuz ki?” dedi Leyla’ya döndü, “Metin sana her şeyi anlattı mı?” “Hayır anlatmadım…” dedi Metin. “Ama duymak isterse ve kıskanmazsa anlatabilirim...” Leyla’nın içi kıpır kıpır oluverdi birden Çok merak ediyordu ama bir o kadar da vereceği tepkilerden korkuyordu. Ya sinirlerine hâkim olamayıp saçmalarsa? Bağırıp çağırırsa? Geçmişinden dolayı ona hesap sormaya çalışıp her şeyi berbat ederse... “Yatak odalarına girmemek şartıyla olabilir...” dedi. “Dinlerim...” “Bizim bu yeğen çok tehlikelidir. Tipsizdir mipsizdir ama onun şu dilinin karşısında ayarlayamayacağı kız yok gibidir. Onunla iddiaya girilmez. Eğer bunu ayarlarım derse kesin ayarlar ama bir günde ama bir ayda...Geçen yıl burada bir kız arkadaşı vardı Nergis diye... Nergis ismini duyunca toparlandı birden. Daha önce de bu ismi duymuş hatta kendisine sormuş ama yanıt alamamıştı. “...Bu sarımsak ağızlı arada bir benim çalıştığım fabrikaya geliyordu. Bir gün bana bir kız beğendiğini kendisiyle tanıştırmasını istedi. Ben kıza söyledim kabul etti…Ben Nergis’i ve o sıralar sevgilim olan Reyhan’ı alıp Kültür parka gittim. Metin’ler o sırada henüz Ankara’ya taşınmamışlardı. Bu İstanbul’dan direkt yanımıza geldi. Ben bunları tanıştırdım. Fakat Nergis korkuyordu bir şey içmeye. Ailesi, tanımadığı birisiyle olduğu zaman ne olursa olsun bir şey içmemesi konusunda ona öğütler vermişlerdi. İçine ilaç konulup tecavüz edilebilirdi. Sonra ne yapardı. Elaleme rezil olurlardı ve ömürleri boyunca parmakla gösterilirdi. –İşte ona tecavüz edildi. Aptal, kendisini ilaçlı içecek ile kandırmışlar sonra da kendisine tecavüz etmişler. Galiba on kişiymişler...- bir de kimse kendisini almazdı artık. Lekelenirdi çünkü... ve sonunda kendisini öldürmesi gerekirdi. Bulgaristan’da oturdukları köyde genç bir kızın başına gelmişti .Kız on sekiz yaşındaydı ve o köyün en güzel kızıydı. Bir akşam yeni tanıştığı biri ile oturup bir şeyler içen kızın içkisine ilaç katan tanımadığı kişi tam 17 arkadaşı ile beraber kıza tecavüz etmiş. Kız ondan sonra delirmişti… Nuh diyor peygamber demiyordu. Metin bana “Ona sigara da içiririm kahve de var mısın iddiaya” deyince gülmüş inanmamıştım...Hayatında hiç sigara içmemiş bir kıza nasıl sigara içirecekti ki? Bu paketin içinden bir sigara alıp uzattı Nergis’e “İçer misin güzelim…” diye sordu. Nergis, “İçmem ama senden hatıra olarak saklarım…” deyince Metin sigaranın üstüne ismini ve tarihini yazdıktan sonra Nergis’e verdi. “Yalnız bu sigarayı içersen bana deli gibi aşık olursun onu bil. Sonra sevdam ile yanıp tutuşursun…sakın içme” dedi. “O zaman şimdi bu sigaraya hemen içerim…” Metin yalancıktan kızın ellerini tutup engellemek istedi… “Bak ben yalan söylemiyorum…sakın öyle bir şey yapma.” Nergis, “O zaman içerim ben de” dedi sigarayı aldı, dudaklarının arasına yerleştirdi sonra yaktı ve öksürmeye başladı... “Salak” demiştim “Sana sigarayı nasıl içirdi...” Metin’i gösterdi eliyle, “Şu kocan olacak adamın gizli güçleri var. Geçmişten gelecekten haberler alıyor, Vizyonlar görüyor ve söylediklerinin hepsi de çıkıyor ne hesapsa...ben ona sen falcılık yap iyi para kazanırsın diyorum ama beni dinlemiyor...” Leyla önce rahatladığını hissetti rakının etkisiyle sonra birden tedirginleşti. Kenan’ın fal konusunda anlattıkları ilginçti. Gerçekten böyle bir yeteneği var mıydı acaba yoksa palavra mı atıyordu Kenan. “Canım bu çok masum bir şey buna kızılır mı hiç?” dedi Metin’e döndü... “Senin şu dilin ne kadar da marifetliymiş...” dedi anlamlı ve davetkar bakışlarla... “Peki sonra ne oldu kız âşık oldu mu sana?” dedi Metin’in ayağını çimdirdi hafiften. “Dudakları kalın mıydı? Onun da falına baktın mı?” Metin rakısından iki yudum aldı...Daha önceden pencerenin kenarına koyduğu Cemal Süreya’nın Üvercinka kitabını aldı...okumaya başladı... Kırmızı bir kuştur soluğum Kumral göklerinde saçlarının Seni Kucağıma alıyorum Tarifsiz uzuyor bacakların Kırmızı bir at oluyor soluğum Yüzümün yanmasından anlıyorum Yoksuluz gecelerimiz çok kısa Dört nala sevişmek lazım...eğildi Leyla’nın rakı ve köfte kokan dudaklarından öptü ıslak ıslak. “Türkiye’nin en iyi şairi...” dedi Kenan, “Bir de Edip Cansever var severek okuduğum...” “Nergis’te kalmıştık? ” dedi Leyla, şu anda hiçbir şair kendisini ilgilendirmiyordu... “Evet baktım ve bütün yaşanacakların hepsini önceden söyledim kendisine... Olmadı. Kız beni çok sevdi. Evlenmek istedi ama olmadı. Olamazdı zaten. Hafta sonları veya buluşacağımız günlerde gelip sonra geri dönüyordum. Birkaç sefer sinemada birkaç kez de Uludağ’da seviştik o kadar. Seviştik dediysem giyinik bir sevişme...Kenan’ın bir arkadaşı var Ömer diye babası fabrikatör o bizi dolaştırıyordu arabasıyla bazen arabanın içinde sevişiyorduk ama sonraları bu yaşantıyı Türk filmlerinde çok sık rastladığımız sahneler benzetip rahatsız olunca ayrılık kaçınılmaz oldu...Belki şimdiki gibi Bursa’da yaşıyor olsaydım her şey çok farklı olabilir di...” dedi Metin “Abe kapçık ağızlı ben sana Nergisle randevu almadım mı? Kız senin adını duyunca sevinçten havalara uçtu. Bana neden daha önce haber vermedim diye kızdı. Dün yine telefon etti ne zaman görebilirim diye...” dedi Kenan peltekleşmeye hazırlanan bir dille. Önündeki köftelerle bir ekmeği bitirmişti. “Şaka gibisin...” dedi Metin...Kenan’a baktı ters ters… “Ben sana randevu aldım ama sen gitmedin...” dedi Kenan Metin başını salladı, “O zaman neden gitmediğimi de söyle...” dedi kızmaya hazırlanan bir sesle “Evet...” dedi Kenan, “Söylerim. Ben aradığımı kadını buldum demiştin...” Leyla önce Kenan’ın anlattıklarını önemsemek istemedi ama düşüncelerini dolduran kapkara kıskançlık bulutları her an yağmurunu boşaltmaya hazır bekliyordu. Metin’e baktı -doğru mu söylüyor- dercesine. Birden Metin’in kendisini kullandığı düşüncesine kapıldı. Nergis denen kız da kimdi? Neden birden özellikle bu gece ortaya çıkmıştı? Günah gecesi olduğu için mi? Ama sinirlerine sahip olması gerekiyordu. Kızmayacaktı. Kenan boşalan bardaklara tekrar rakı doldurdu. Bardakları dağıtıp rakısından bir yudum aldı. “Sizi de birkaç yıl önce Uludağ’da bir partide görmüştüm...” dedi Leyla’ya bakarak... Leyla’nın korktuğu başına gelmişti işte kendisi söylemeden o söylemişti. Ne cevap verecekti şimdi... “Biliyorum...” dedi Metin “Kendisi bana yaşamıyla ilgili her şeyi anlattı...kendisinin o akşam orada bulunmasının nedeni senin anladığın gibi değil. O yanında gördüğün adam kötü niyetliydi. Zaten sen onu gördükten sonra o kalkıp evine dönmüştü...ama bilmediğim bir şey varsa onun dudaklarının arasından çıkması lazım...” Son köftesini ağzına attı. Az kalan piyazı taze ekmek ile güzelce sıyırdı. İki tane domates ile birkaç tane salatalık attı ağzına... Metin’in bu çıkışını hiç beklemeyen Leyla, Metin’in elini tutup öptü minnetle. Ama ayrıntıları neren bilebilirdi ki. Kendisine anlatmamıştı. Yeğeninin de bilmesine imkan yoktu. Kimdi bu Metin? kendisine sonsuz bir güven aşılarken ayni zamanda o kadar da endişe veriyordu. Korku aşılıyordu. Acaba İboşmu anlatmıştı? Yoksa kendisi için fal mı açmıştı? Ya kendisine büyü yaptıysa? “Ben her şeyi Metin’e anlattım. Bilmiyorum sen benim hakkımda neler duydun neler biliyorsun ama son beş yıldır hayatıma giren ilk erkek Metin oldu. Bilmek istiyorsan söyleyim ben orospu değilim...”dedi. “Lütfen canım...” dedi Metin. “Ayrıca öyle olsan da benim için geçmişin önemi yok...Bundan sonrası önemli...” Eğildi Leyla’nın alnından öptü. “Acayip başım dönmeye başladı...bir sigara içsek ayılır mıyız acaba?” “Deli çocuk...” dedi Leyla, “Sonra iyice yamulmayalım?..” Sarıldı Metin’e boynundan, yanaklarından, dudaklarından öptü... “Seni çok seviyorum kocacığım...” Cemal Süreya, Edip Cansever’den şiirler okudular. Şarkılar söylediler. Metin –İkinci Bahar- şarkısını en az dört sefer Leyla’ya bakarak söyledi. -Şimdi Uzaklardasın-,-Yalancı Yârim- Üzgünüm Leyla- Bir Bahar Akşamı- Böyle Bir Kara Sevda- Dargın Ayrılmayalım- Seni Ben Ellerin Olsun Diye mi Sevdim- şarkılarını söylediler hüzünle seslerle. Aşklarını, sevgilerini, pişmanlıklarını, özlemlerini dile getirdiler. Rakı bitince biraları içtiler. Biralar da bitince hep beraber dışarı çıkıp Kenan’ın tanıdığı Mudanya yolunun üstünde bir işkembeciye gittiler. Metin Leyla’yla şarkı söyleyerek dans etti. Caddenin ortasına yattılar. Öpüştüler. Yolun ortasında Halay çektiler. Yerlere yuvarlandılar gülerek...Metin yol kenarından topladığı çiçeklerden bir taç yapıp Leyla’nın saçlarının arasına taktı. Evin kapısından içeri girdiklerinde saat altı oluyordu. Yatağa uzandıkları gibi sızıp kaldılar... Savaş bitmişti. Erdem Buyrukçu
Gercekedebiyat.com















YORUMLAR