dünyada iki türlü trajedi vardır. biri gönlünün

istediğini yitirmek, ötekisi ise elde etmek

bernard shaw

 

 

En başta diyeyim, çok acı çekiyorum.

Gözlerim zamansız bulut oluyor ve döküyor içindekileri ivedilikle. Bir dostlarım anlıyor bunu ve sık sık soruyorlar: Niçin ağlıyorsun? Yoksa hasta annene bir şey mi oldu? diye. Yıllarımı verdiğim farkında değil hiçbir şeyin. Yüzüme bile bakmıyor. O bende hangi çıkarından vazgeçmediğinden dolayı beni seviyor görünüyor, düşünmek bile istemiyorum. Dostlara bahaneler uyduruyorum. İnanmış gibi görünüyorlar, ama öte yandan yalan söylemek zorunda kaldığım için de üzülüyorum. Çünkü hiçbir konuda dostlara, ne olursa olsun yalan söylememeleri gerektiğini söylüyorum hep. Onlara dediğime ben uymuyorum şimdi. Bu ne yaman çelişki biliyor musun? Çocuklara gerçeği nasıl söyleyebilirim. Daha küçükler ve beni deli gibi seviyorlar. Benim seni sevdiğim gibi. Yani ben onlara, birini seviyorum. Söz verdiğim her konuda bana yeteceğini dediğim hâlde, aradan geçen onca zamana rağmen duygularımın, karşı koyamadığım özlemimin değişmediğini aksine arttığını nasıl söyleyebilirim. Yani onlara, hep beni yanınızda istiyorsunuz ya, benle yaşamak, her şeyi benle yapmak istiyorsunuz ya, işte benzer biçimde ben de hep yanımda olmasını istiyorum onun. Diyemedim, bunun olanaksız olduğunu bile bile, nasıl diyebilirdim ki...

İşte yaralı ve yorgun yüreğime söz dinletemiyorum.

Ne yapsam ne etsem de seni sevmekten vazgeçemiyorum.

Sokakta, yolda, evde, işte arkadaşlarınla zamanını nasıl geçirdiğini, neler yapıp, ne konuştuğunu, aklında olmadığımı geçiriyorum içimden. Her anını, saniyeni merak ediyorum. Düşündükçe seni, güneş oluyorsun, gözlerimi kamaştırıyorsun. Çok sevdiğim hâlde sana bakamıyorum. Nasıl ki Güneş kendinin aynısı milyarlarca günışığının toplamıysa, sen de kendin gibi birden fazlasın. Asıl sen, benim içimdeki ve yanımdakini alıp götürdün. Asla acımadın ve içimdeki kendine. Ne olacak bunun sonu bilmiyorum. Durmadan büyüyor acım ve aşksızım. Bunu nasıl yeneceğimi şimdilik hiç mi hiç bilmiyorum.

Acı yalnızca yaşanır, paylaşılmaz denilir ya çok doğru.

Çektiğim acıların beni nasıl derinden etkilediğini çok iyi biliyorum, ama dillendirecek sözcükler bulamıyorum. Yalnız bazen kendimi tutamayıp gizlice gözyaşı döktüğümü, kimi zaman dalıp gittiğimi, beni arayan veya aramak zorunda kaldığım dostlarımın sesimin renginin değiştiğini söylediklerini, bir sıkıntım olup olmadığını sorduklarını desem, sence bunlar kanıtı olur mu senin için çektiğim acılarımın?

Elimde değil.

Kendimi, kimseyi suçlamıyorum, seni de… Ama bilmeni istiyorum. Anlayamadığım biçimde değiştim. Değişimim ne yılanın deri yenilemesine, ne de ağaçların kabuk değiştirmesine benziyor. Bu apayrı bir şey anlıyor musun? Aynaya baktığımda ne yüzümü, ne gözlerimi, ne de çehremi tanıyorum. Bedenimi bir başkası ele geçirmiş gibi. Hani, bedeni burada ruhu başka yerde derler ya, aynen öyleyim. Sen rahat ol, yakın bir zamanda ruhum terk ettiği bedene dönecek ve ben kendim olacağım. Bunun için elimden geleni yapacağım. Çünkü sana söz verdim. Ama hiç de öyle kolay değil bu. Bugünden yarına bitecek sanma canım. İnan bana ve hak ver. Nasıl ki gölün buz tutması birkaç günün işi değilse, buzun çözülmesi de birkaç günün işi olamaz değil mi?

Merak etme yağmur yağınca nasıl kapanıyorsa toprağın çatlakları, ben de senin, sesin ve yüzün yerine koyacak birini bulursam belki o zaman kurtulurum acılarımdan ve kendimden uzaklaşmaktan. Sana bağlanmaktan...

Kızma bana, çatma kaşlarını lütfen, ne yapayım var mı ikizin ya da bir kopyan?

Dün bir düş gördüm.

Daha doğrusu düş müydü, yoksa birlikte yaşadık mı pek emin değilim, ama yine de demeliyim sana. Güya biz, yeşillerin arasında adeta kaybolmuş bir kır kahvesinde kuytudaki bir masada oturuyormuşuz. Çaylarımız yarım kalmış soğumuşlar da. Sen durmadan konuşuyormuşsun. Daha doğrusu bir şeyler anlatıyormuşsun bana. Ben de gözlerimi gözlerine dikmişim can kulağıyla seni dinliyormuşum.

Neler söylemiyorsun ki…

‘Bundan sonra gerçeklerimize dönelim ve dost kalalım. İkimiz için de en iyisi ve doğrusu bu. Çünkü öyle veya böyle ayaklarımızın çiçekten prangaları olan sorumluluklarımız var.

Hayatlarımız bütünüyle bize ait değil, biliyorsun. Senin bana anlattığın, birlikte olduğumuzda gösterdiğin duygularını, hiç adlandırmadığım, adlandıramadığım, bir türlü anlatamadığım duygularımı bir kutuya koydum. Kilitledim ve anahtarını da denize attım. Bulmak anahtarı, parçalayabilmek kutuyu, yani kutuya koyduklarımı hiçbir yolla dışarı çıkarmak, olanaksız. Böylece birlikte, yan yana ve farklı bir boyutta sürdürelim dostluğumuzu. Bundan böyle varlığımızla ve farklı yanlarımızla, birbirimizi çoğaltalım. Çok iyi bildiğinden eminim, ama gerektiği için yinelemek istiyorum.

Dünyanın farklı köşelerinde yaşayan iki Lübnanlı yazar birbirini karşılıklı mektuplardan ve çalışmalardan tanımışlar. Yaklaşık yirmi yıl sürmüş ilişkileri. Birçok aşamadan sonra karşılıklı hayranlığa, sağlam dostluğa dönüşmüş. (May Ziyade ile Halil Cibran) Başkaları da var tabii, hepsini sen anlattın. Tamam, arkadaşlıktan, dostluktan öte şeyler yaşadık. Güzeldi, özeldi ama dediğin gibi, hayatlarımızın ait olduğu insanların rüyasıydı bu, uyandılar ve bitti, bitmeliydi; benim için de zordu anlamalısın artık.

 

Alphonse Daudet’nin Değirmenimden Mektuplar kitabındaki Yıldızlar öyküsünün çobanı olabilmelisin benim için. İçimi yakan aşk ateşine karşın içimden hiçbir kötülük geçmedi, diyordu, uykudan ağırlaşan başını bütün gece çobanın omzundan kaldırmayan küçük hanımı için. Anımsadın mı? Bu çoban gibi olmalısın, demiştim. Üstelik de kanıtladın, onun gibi olduğunu. Bunu daha uzun süre yapabilirsin bence. Benim de duygularım var kendime saklıyorum. Seni seviyorum, adını koyamıyorum. Ötesi olamaz, en azından şimdilik.

Gelecek ne gösterir bilemiyorum tabii. Ve daha neler neler… Biliyorum, düş değil bay yazar ve ben sana bunları zaten söylemiştim. Kendine gel artık, çevrende sana gereksinimi olanlara sımsıkı sarıl, mutlu ol ki aklım bir de sende kalmasın. Zaten benim sorunlarımı, sıkıntılarımı biliyorsun. Ayrıca seninle ilgili olarak dertlenmeyeyim. Dertlerim yetmiyor mu söyle bakalım,’ diyorsun o hınzır gülüşünle.

Gözlerimin önünden kaybolmayan parlak gözlerini, yüzünü göremiyorum biliyor musun?

Güneş’e bakamıyorum her zaman, çünkü gözlerim yanıyor. Dilim tutuluyor, ellerim titriyor. Konuşmakta zorlanıyorum. Sular seller gibi konuşan ben, dut yemiş bülbül oluyorum karşında. Artık örnek bir baba, iyi bir eş değilim. İstesem de olamıyorum. Bir yanım eksik. Bu yüzden iyi bir dost da olamıyorum. Çünkü çok mutlu gününü berbat ettim.

 

İlk kitabın yayımlanmıştı o gün. Bunu bir çiçekle kutlamak istemiştim. Çiçekçi de ısrarla sana vermesini tembihlediğim çiçeği babana vermiş. Baban da kartvizitteki yazının son iki sözcüğüne kafayı takmış. Senin sevdalın demem onun canını sıkmış. Senden bunun hesabını sormuş. Zor durumda kalmışsın. Bana gönderdiğin dil kuşları söyleyince öğrendim, kahroldum. Üzüldüm. Adeta kendimden geçtim. Çünkü yaptığım jest, iyilik var dövmekten beter atasözümüze uygun düşmüştü. Dedim ya öyle üzüldüm ki anlatamam, yirmi dört saat uyumadım. Canım sıkıldı. Yaptığımdan utandım. Sonra, yani ertesi gün beni aradığında biraz olsun rahatladım. Ama aynı zamanda da senle konuşurken ağladım; uzun, yaşlı çam ağaçlarının altında.

Beni çok iyi tanıyordun. Teselli verdin.

Ve ben yine de kendime gelememiştim... Hayatımda ilk kez yolda yürürken bir duvara çarptım. Sersemledim. Alnımda şişlik oluştu. Bir ambulans isteyeceğim yerde, önce sesini duymak istedim. Sanki ölecekmişim gibi. Bir sözcük kuşu gönderdim sana. Bir süre sonra senin dil kuşun geldi. Kulağıma şakıdı. Sesini dinledim. Yüzünü görmüş gibi oldum. Gerisi mi bildiğin şeyler işte. Bir şeyim yokmuş merak etme.

Midas’ın Kulakları efsanesini biliyorsun. İşte aynı biçimde bende seninle ilgili duygularımı benim özel kuyularım olan sayfalara, kendi sözcüklerimle, tümcelerimle anlatıyorum. Bu sayfalara seni ne çok sevdiğimi haykırıyorum. Duygularımı bana bırak. Seni böyle yaşatıp soluklanıyorum. Bunun İyi olmadığını biliyorum. Bernard Shaw’ın sözünü anımsa. İki trajediyi de yaşıyorum. Ne yapayım içimdeki dil kuşlarını susturamıyorum şakımak istiyorlar. Sen nasıl birisin b/öyle?

Duygularını açıklamıyorsun, kendine saklıyorsun.

Seni sevenleri kendinden uzaklaştırmak için elinden geleni yapıyorsun. Niçin böylesin? Niçin hep, ben senin sevgini ve seni hak etmiyorum diyorsun? Sen canların ve cananların için çok güçlü olman gerektiğini söylüyorsun. Tamam, güçlü ol, ama unutma ki bir gün yorulacaksın. Güçlü olmak seni tüketecek, bitirecek, kendin olmaktan uzaklaştıracak. Yalnız kalacaksın. Mutsuz ve üzgün olacaksın... Ben ölmüş olacağım belki. Yine de göreceğim yaşadıklarını ve sana yardım edemeyeceğim için üzüleceğim. Bu yüzden n’ olur güzellikleri ve sevgileri erteleme hiç. Ne yaşayacağımız günlerin ne de yılların kdv’si var. Unutma asla.

Umarım pişmanlık duymayacaksın seçiminden. Çünkü ben seni sevmekten pişmanlık duymadım. Hiçbir çaban beni bundan vazgeçiremeyecek. Öğrendim artık acı da olsa kalıcı aşk benim duygularımın, sevmelerimin bütünüdür. Beklentisiz, hesapsız... Kim, ne, nasıl olduğunu hiç sorgulamadan...

Bütün mesele Ferhat olabilmekte, yani yürekte

Kendi gözlerimle sana baktığımda kalbinin yerinde kalp gibi bir karanlık boşluk görüyorum.

İşte belki bu yüzden ikimize acı çektiriyorsun…

Tacim Çiçek
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)