Başkalarının rüyası olmak / Tacim Çiçek
dünyada
iki türlü trajedi vardır. biri gönlünün istediğini
yitirmek, ötekisi ise elde etmek
bernard
shaw
En başta diyeyim, çok acı çekiyorum.
Gözlerim zamansız bulut oluyor ve döküyor içindekileri
ivedilikle. Bir dostlarım anlıyor bunu ve sık sık soruyorlar:
Niçin ağlıyorsun? Yoksa hasta
annene bir şey mi oldu? diye.
Yıllarımı verdiğim farkında değil hiçbir şeyin. Yüzüme bile
bakmıyor. O bende hangi çıkarından vazgeçmediğinden dolayı
beni seviyor görünüyor, düşünmek bile istemiyorum. Dostlara
bahaneler uyduruyorum. İnanmış gibi görünüyorlar, ama öte
yandan yalan söylemek zorunda kaldığım için de üzülüyorum.
Çünkü hiçbir konuda dostlara, ne olursa olsun yalan söylememeleri
gerektiğini söylüyorum hep. Onlara dediğime ben uymuyorum şimdi.
Bu ne yaman çelişki biliyor musun? Çocuklara gerçeği nasıl
söyleyebilirim. Daha küçükler ve beni deli gibi seviyorlar. Benim
seni sevdiğim gibi. Yani ben onlara, birini seviyorum. Söz verdiğim
her konuda bana yeteceğini dediğim hâlde, aradan geçen onca
zamana rağmen duygularımın, karşı koyamadığım özlemimin
değişmediğini aksine arttığını nasıl söyleyebilirim. Yani
onlara, hep beni yanınızda
istiyorsunuz ya, benle yaşamak, her şeyi benle yapmak istiyorsunuz
ya, işte benzer biçimde ben de hep yanımda olmasını istiyorum
onun. Diyemedim, bunun olanaksız
olduğunu bile bile, nasıl diyebilirdim ki...
İşte yaralı ve yorgun yüreğime söz dinletemiyorum.
Ne yapsam ne etsem de seni sevmekten vazgeçemiyorum.
Sokakta, yolda, evde, işte arkadaşlarınla zamanını nasıl
geçirdiğini, neler yapıp, ne konuştuğunu, aklında olmadığımı
geçiriyorum içimden. Her anını, saniyeni merak ediyorum.
Düşündükçe seni, güneş oluyorsun, gözlerimi kamaştırıyorsun.
Çok sevdiğim hâlde sana bakamıyorum. Nasıl ki Güneş kendinin
aynısı milyarlarca günışığının toplamıysa, sen de kendin
gibi birden fazlasın. Asıl sen, benim içimdeki ve yanımdakini
alıp götürdün. Asla acımadın ve içimdeki kendine. Ne olacak
bunun sonu bilmiyorum. Durmadan büyüyor acım ve aşksızım. Bunu
nasıl yeneceğimi şimdilik hiç mi hiç bilmiyorum.
Acı yalnızca yaşanır,
paylaşılmaz denilir ya çok doğru.
Çektiğim acıların beni nasıl derinden etkilediğini çok iyi
biliyorum, ama dillendirecek sözcükler bulamıyorum. Yalnız bazen
kendimi tutamayıp gizlice gözyaşı döktüğümü, kimi zaman
dalıp gittiğimi, beni arayan veya aramak zorunda kaldığım
dostlarımın sesimin renginin değiştiğini söylediklerini, bir
sıkıntım olup olmadığını sorduklarını desem, sence bunlar
kanıtı olur mu senin için çektiğim acılarımın?
Elimde değil.
Kendimi, kimseyi suçlamıyorum, seni de… Ama bilmeni istiyorum.
Anlayamadığım biçimde değiştim. Değişimim ne yılanın deri
yenilemesine, ne de ağaçların kabuk değiştirmesine benziyor. Bu
apayrı bir şey anlıyor musun? Aynaya baktığımda ne yüzümü,
ne gözlerimi, ne de çehremi tanıyorum. Bedenimi bir başkası ele
geçirmiş gibi. Hani, bedeni burada
ruhu başka yerde derler ya, aynen
öyleyim. Sen rahat ol, yakın bir zamanda ruhum terk ettiği bedene
dönecek ve ben kendim olacağım. Bunun için elimden geleni
yapacağım. Çünkü sana söz verdim. Ama hiç de öyle kolay değil
bu. Bugünden yarına bitecek sanma canım. İnan bana ve hak ver.
Nasıl ki gölün buz tutması birkaç
günün işi değilse, buzun çözülmesi de birkaç günün işi
olamaz değil mi?
Merak etme yağmur yağınca nasıl kapanıyorsa toprağın
çatlakları, ben de senin, sesin ve yüzün yerine koyacak birini
bulursam belki o zaman kurtulurum acılarımdan ve kendimden
uzaklaşmaktan. Sana bağlanmaktan...
Kızma bana, çatma kaşlarını lütfen, ne yapayım var mı
ikizin ya da bir kopyan?
Dün bir düş gördüm.
Daha doğrusu düş müydü, yoksa birlikte yaşadık mı pek emin
değilim, ama yine de demeliyim sana. Güya biz, yeşillerin arasında
adeta kaybolmuş bir kır kahvesinde kuytudaki bir masada
oturuyormuşuz. Çaylarımız yarım kalmış soğumuşlar da. Sen
durmadan konuşuyormuşsun. Daha doğrusu bir şeyler anlatıyormuşsun
bana. Ben de gözlerimi gözlerine dikmişim can kulağıyla seni
dinliyormuşum.
Neler söylemiyorsun ki…
‘Bundan sonra gerçeklerimize dönelim ve dost kalalım. İkimiz
için de en iyisi ve doğrusu bu. Çünkü öyle veya böyle
ayaklarımızın çiçekten
prangaları olan sorumluluklarımız
var.
Hayatlarımız bütünüyle bize ait değil, biliyorsun. Senin bana
anlattığın, birlikte olduğumuzda gösterdiğin duygularını, hiç
adlandırmadığım, adlandıramadığım, bir türlü anlatamadığım
duygularımı bir kutuya koydum. Kilitledim ve anahtarını da denize
attım. Bulmak anahtarı, parçalayabilmek kutuyu, yani kutuya
koyduklarımı hiçbir yolla dışarı çıkarmak, olanaksız.
Böylece birlikte, yan yana ve farklı bir boyutta sürdürelim
dostluğumuzu. Bundan böyle varlığımızla ve farklı
yanlarımızla, birbirimizi çoğaltalım. Çok iyi bildiğinden
eminim, ama gerektiği için yinelemek istiyorum.
Dünyanın farklı köşelerinde yaşayan iki Lübnanlı yazar
birbirini karşılıklı mektuplardan ve çalışmalardan tanımışlar.
Yaklaşık yirmi yıl sürmüş ilişkileri. Birçok aşamadan sonra
karşılıklı hayranlığa, sağlam dostluğa dönüşmüş. (May
Ziyade ile Halil Cibran) Başkaları
da var tabii, hepsini sen anlattın. Tamam, arkadaşlıktan,
dostluktan öte şeyler yaşadık. Güzeldi, özeldi ama dediğin
gibi, hayatlarımızın ait olduğu insanların rüyasıydı bu,
uyandılar ve bitti, bitmeliydi; benim için de zordu anlamalısın
artık.
Alphonse Daudet’nin
Değirmenimden Mektuplar kitabındaki
Yıldızlar
öyküsünün çobanı olabilmelisin benim için. İçimi
yakan aşk ateşine karşın içimden hiçbir kötülük geçmedi,
diyordu, uykudan ağırlaşan başını bütün gece çobanın
omzundan kaldırmayan küçük hanımı için. Anımsadın mı? Bu
çoban gibi olmalısın, demiştim.
Üstelik de kanıtladın, onun gibi olduğunu. Bunu daha uzun süre
yapabilirsin bence. Benim de duygularım var kendime saklıyorum.
Seni seviyorum, adını koyamıyorum. Ötesi olamaz, en azından
şimdilik.
Gelecek ne gösterir bilemiyorum tabii. Ve daha neler neler…
Biliyorum, düş değil bay yazar ve
ben sana bunları zaten söylemiştim. Kendine gel artık, çevrende
sana gereksinimi olanlara sımsıkı sarıl, mutlu ol ki aklım bir
de sende kalmasın. Zaten benim sorunlarımı, sıkıntılarımı
biliyorsun. Ayrıca seninle ilgili olarak dertlenmeyeyim. Dertlerim
yetmiyor mu söyle bakalım,’
diyorsun o hınzır gülüşünle.
Gözlerimin önünden kaybolmayan parlak gözlerini, yüzünü
göremiyorum biliyor musun?
Güneş’e bakamıyorum her zaman, çünkü gözlerim yanıyor.
Dilim tutuluyor, ellerim titriyor. Konuşmakta zorlanıyorum. Sular
seller gibi konuşan ben, dut yemiş bülbül oluyorum karşında.
Artık örnek bir baba, iyi bir eş değilim. İstesem de olamıyorum.
Bir yanım eksik. Bu yüzden iyi bir dost da olamıyorum. Çünkü
çok mutlu gününü berbat ettim.
İlk kitabın yayımlanmıştı o gün. Bunu bir çiçekle kutlamak
istemiştim. Çiçekçi de ısrarla sana vermesini tembihlediğim
çiçeği babana vermiş. Baban da kartvizitteki yazının son iki
sözcüğüne kafayı takmış. Senin
sevdalın demem onun canını
sıkmış. Senden bunun hesabını sormuş. Zor durumda kalmışsın.
Bana gönderdiğin dil kuşları
söyleyince öğrendim, kahroldum.
Üzüldüm. Adeta kendimden geçtim. Çünkü yaptığım jest,
iyilik var dövmekten beter
atasözümüze uygun düşmüştü.
Dedim ya öyle üzüldüm ki anlatamam, yirmi dört saat uyumadım.
Canım sıkıldı. Yaptığımdan utandım. Sonra, yani ertesi gün
beni aradığında biraz olsun rahatladım. Ama aynı zamanda da
senle konuşurken ağladım; uzun, yaşlı çam ağaçlarının
altında.
Beni çok iyi tanıyordun. Teselli verdin.
Ve ben yine de kendime gelememiştim... Hayatımda ilk kez yolda
yürürken bir duvara çarptım. Sersemledim. Alnımda şişlik
oluştu. Bir ambulans isteyeceğim yerde, önce sesini duymak
istedim. Sanki ölecekmişim gibi. Bir sözcük kuşu gönderdim
sana. Bir süre sonra senin dil kuşun geldi. Kulağıma şakıdı.
Sesini dinledim. Yüzünü görmüş gibi oldum. Gerisi mi bildiğin
şeyler işte. Bir şeyim yokmuş merak etme.
Midas’ın Kulakları
efsanesini biliyorsun. İşte aynı biçimde bende seninle ilgili
duygularımı benim özel kuyularım olan sayfalara, kendi
sözcüklerimle, tümcelerimle anlatıyorum. Bu sayfalara seni ne çok
sevdiğimi haykırıyorum. Duygularımı bana bırak. Seni böyle
yaşatıp soluklanıyorum. Bunun İyi olmadığını biliyorum.
Bernard Shaw’ın sözünü anımsa.
İki trajediyi de yaşıyorum. Ne yapayım içimdeki dil kuşlarını
susturamıyorum şakımak istiyorlar. Sen nasıl birisin b/öyle?
Duygularını açıklamıyorsun, kendine saklıyorsun.
Seni sevenleri kendinden uzaklaştırmak için elinden geleni
yapıyorsun. Niçin böylesin? Niçin hep, ben
senin sevgini ve seni hak etmiyorum diyorsun?
Sen canların ve cananların için çok güçlü olman gerektiğini
söylüyorsun. Tamam, güçlü ol, ama unutma ki bir gün
yorulacaksın. Güçlü olmak seni tüketecek, bitirecek, kendin
olmaktan uzaklaştıracak. Yalnız kalacaksın. Mutsuz ve üzgün
olacaksın... Ben ölmüş olacağım belki. Yine de göreceğim
yaşadıklarını ve sana yardım edemeyeceğim için üzüleceğim.
Bu yüzden n’ olur güzellikleri ve sevgileri erteleme hiç.
Ne yaşayacağımız günlerin ne de yılların kdv’si var. Unutma
asla.
Umarım pişmanlık duymayacaksın seçiminden. Çünkü ben seni
sevmekten pişmanlık duymadım. Hiçbir çaban beni bundan
vazgeçiremeyecek. Öğrendim artık acı da olsa kalıcı aşk benim
duygularımın, sevmelerimin bütünüdür. Beklentisiz, hesapsız...
Kim, ne, nasıl olduğunu hiç sorgulamadan...
Bütün mesele Ferhat olabilmekte,
yani yürekte…
Kendi gözlerimle sana baktığımda kalbinin yerinde kalp gibi bir
karanlık boşluk görüyorum.
İşte belki bu yüzden ikimize acı çektiriyorsun… Tacim Çiçek
Gercekedebiyat.com














YORUMLAR