Bir kırık dökük hikâye / Tacim Çiçek
Müşteri olarak gelen kadınların özel fantezileri için. İşte düşmüş bir erkek olarak beni uyandıran kâbus!
sensizlik, elimden ancak; senle yaşadıklarımı değil yaşayamayacaklarımı alır. Hep yalnız mıydım, yoksa yalnızlığımı kendim mi yarattım bilemiyorum. Ama kalabalıkların içinde tek başıma olduğumu iyi biliyorum. Derya içinde deryadan habersiz balık gibiyim. Nedense yalnızlığımı büyütmeden yaşamaya çalıştığımı sık yineleyen ben, büyük yalnızlığın atmosferimi doldurduğunu ve bunu soluyarak kendimi tükettiğimi biliyorum. Bir şey de gelmiyor elimden. Beni geçmişin güzellikleri ve aklımda kalan yaşanmışlıklar da pek avutamıyor. Kendi içime yolculuklara çıkıyorum. Nereye, kime, niçin gittiğimi anlamıyorum. Bazen kırık bir gülümseme iniyor dudaklarıma, tıpkı yosuna tutunup akan suya kendini kaptırmak istemeyen narin bir sinek, kelebek gibi çırpınıyorum, hepsi bu. Boşuna! Bir sabun köpüğü gibi yok oluyor dudağımdaki gülümseme, kahroluyorum. Doğarken yalnızdım, ölürken de öyle olacak... Bu iki yalnızlık arasındaki dostluklar, arkadaşlıklar, evlilikler, ilişkiler, daha nice şeyler iki yalnızlık arasındaki sürede kendime yalnız olmadığımı inandırmak için sığındığım limanlar ve de takındığım maskeler sanırdım. Bu düşüncem herkes için geçerli mi, bilmiyorum, ama benim için böyle olmadığını gerçek aşkla bağlandığım dili bülbül, kaşı keman olan Ruh Terzimi tanıyınca anladım. Çok sürmedi, kendisi gittiği hâlde içimdeki kendisini de alıp götürdü. Ya beni azıcık da olsa gerçekten sevmedi ya da içimdeki kendisiyle bile acı çekmemi istemedi. Ne olursa olsun. Buna hakkı yoktu diye düşünüyorum. Beni, duygularımı ve kendisine olan sevdamı bana bırakmalı. Ben böyle de mutlu huzurlu olabilirim, kim bilebilir. Çünkü onun benim için hayatını değiştirmesini, alışkanlıklarını bırakmasını, kendisi olmaktan vazgeçip başkası olmasını istemedim hiçbir zaman, ondan. Hem çok yakınında hem de çok uzağında olduğumu bilsin yeterdi bana. Adını kendi koysaydı. Dost desin, yoldaş desin, arkadaş, sevgili desin. Varsın saçının bir teli kadar bile sevmesin. Kendisi için ölene dek çarpan bir yürek olduğunu bilsin ve de unutmasın... Bana yaptığını, içimdeki kuyu söyleyebilir size bunu; onu bulup ona iç kulaklarınızı dayadığınızda ama... Geçenlerde beni karşısına aldı. Gözleri çakmak çakmaktı. Gözlerinden gözlerimi almak zorunda kaldım, yanacaklardı yoksa… Sesi de her zamanki gibi değildi üstelik. Verdi veriştirdi. Dinledim. Ne yapmam gerektiğini söyledi bir güzel. Sonra da çekip gitti. Hem acılandırdı beni hem de çok üzdü sorunlarla dolu canım yüreğimi. Şöyle bir dönüp bakmadı bile. Gözlerini ve yüzünü esirgedi benden. Kara bulutlar oluşturdu çevresinde. Oracıkta bıraktı beni, bir yontu oldum. Belli ki kızmıştı. Durdum. Ondan bana ağılı bir zaman kaldı. Zaman acımasız aynasını tuttu gözlerime, acılı kendimi gördüm. Acı da verse onu sevmek bir başka duygu ve soluk. Saçının teline şöyle dokunmasam da, gözlerine bakmasam da, yan yana yıldızları görmemiz olanaksız da olsa yine de seveceğim onu. İtiraf ediyorum ki adına bülbül dediğim sesini ve yüzünü esirgese de benden. Geç buldum tez kaybettim ben de ona yanarım türküsünü anımsatsa da… Beni öylece bırakıp gidince yolda düşündüm. Niçin anlamak istemediğini, içtenli, masum sevgime kapılarını kapatmaya çalıştığını… Ve dilimden ezgi gibi birkaç dize döküldü onun için. seneler geçse de üstünden hiçbir şey eksilmez sana sevgimden üzüntüm ne senden ne sözlerinden yalnızca kaderimden ve kendimden Evet, ona bülbül demiştim. Bir şiirimdeyse şöyle seslenmiştim ona: kendine, senin için benden bir gül al aklımda tutsak kadın ömrünü, hayatın akışına kat gülüşünle sesinle beni çoğalt dudağımda o ilk tat barışık mı seninle acılı hayat Ama o gün bana, hayatımdan çık artık! dedi. Keşke hayatında olsaydım da çıksaydım. Hiç olmazsa hayatında olduğum zamanlardan bana kalan anlarla, aylarla, yıllarla avunurdum. Yaşama beni bağlayan çelikten halat olurdu onunla geçen güzelliklerin tümü. Düşünüyorum da insan hayatına almadığı birinin hayatından çıkmasını nasıl isteyebilir. Oysa onunla geçirdiğim saniyeler, günler, haftalar, aylar senelerse asırlar gibiydi. Hepsini anlatmaya gerek yok şimdi. Bu kırık dökük hikâye bende saklı... Nasıl geldim sığınağıma anımsamıyorum. Kendimi üçlü koltuğa attım. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Sonrası mı? Kendimleyim yalnızlığımı yaşıyorum. Gündüz düşleri görmeye başladım. İlki bülbül dediğimle ilgili... Nasıl bir düş mü? Bir yerde oturuyoruz. İkimizden başka kimse yok. Göz gözeyiz. Esmer güzeli. Sesi, yüzü alıp götürüyor beni. Sanki yakınımızda deniz varmış gibi, dalgaların kıyıyla şakalaşmalarını duyuyoruz, ama hiç oralı olmuyoruz. Sonra yakınlaşıyor bedenlerimiz. Kollarımız sarmaşık gibi sarıyor alev alev bedenlerimizi. Tek vücut oluyoruz oracıkta. Gözleri parlıyor. Öp beni, sev beni! diyor tüm içtenliğiyle. Günlerdir susuz kalmış gibi dudaklarım, serin bir dağ başı pınarına dayanır gibi dayanıyor dudaklarına. Öyle yumuşak, öyle tatlı... Kanarcasına ve incitmeden birbirimizi öpüşüyoruz. Bu ne kadar sürüyor bilmiyorum. Dudaklarım yanmaya başlıyor ağı içiyormuşum gibi o pınardan. İrkiliyorum ve gözlerime inanamıyorum. Sesi ve yüzü için canımı isteyerek vereceğim bülbül bir karayılana dönüşmüş karşımda. Çık hayatımdan! Ben kadın değilim ve türünden de nefret ederim üstelik diyor. Durmadan yineliyor bunu. Giderek uzaklaşıyoruz birbirimizden. Üstüme üstüme geliyor… O, böyle biri değil aslında. Kendini çok kötü biri gibi göstermeye çalışıyor, biliyorum. Bundan söylediklerini tersinden okuyorum. ‘Seni görmek istemiyorum,’ dediğinde, görmek istediğini, ‘düşünmüyorum,’ dediğinde de, beni düşündüğünü, ‘sevmedim seni, sevmiyorum da,’ diye çıkıştığında da beni sevdiğini anlıyorum. Zaten, beni sevdiğinden emin olmasam o kadar büyük bir aşkla tutulur muydum ona. Söyledim, beni uzaklaştırmak için çok şey söylüyor, kendisine hiçbir zararımın olmayacağını ise bir türlü anlamak istemiyor, diye. Bu bana değil ikimize büyük haksızlık ama. Bunları düşünmekten neredeyse çıldıracağım. Ya ben anlatamıyorum kendimi ya da o anlamak istemiyor beni. İtiraf etmese de bana bağlanmaktan, sevdalanmaktan korkuyor, başka ne olabilir ki, bilmiyorum. Zaten neyi biliyorum ki tam olarak. Üzülüyorum, kendini başka türlü göstermeye çalışmasına. Böyle yapmak zorunda değil ki. Neyse o olmalı insan. Şu kısacık yaşamda üzmek, üzülmek hiç yakışmıyor sevilenlere. Sevilmek kadar güzel bir şey var mı şu yeryüzünde? Sevildiğini bilmek üzmeli mi insanı? Kendisini sevenden uzak durmalı mı sevilen? Yeryüzünde yok mu böyle sev dalılar? Öteki düş hayatında olduğumla ilgili. Yıllarımı değil kendimi de verdim. İlk zamanlar bağlandım da ona, zamanla gördüm ki ilişkimiz şirket ortaklığına dönüşmüş. Ancak o şirketin gereği katlanıyoruz birbirimize. Evlilik şirketi, bence şirketlerin en tuhafı ve en karmaşık olanı… Neredeyse ortaklarının doğalarına aykırı… Halkalı kölelikler oluşturuyor. Kim bilir belki de bu yüzden hiçbir halka takmadım parmaklarıma. Kendimi mi kandırdım doğrusu bunu da bilmiyorum. Bülbülle şansım olsaydı takar mıydım acaba halka? Evet, isteyerek halkalı kölesi olurdum. Aynı mekânı paylaşan iki yabancı gibiyiz onunla. Yalnızca kârlarımız için katlanıyoruz birbirimize. Tabii bu kâr da nasıl bir şeyse… Esmer bülbülün düşünden kaçtım. Yıllarımı geçirdiğim mekâna geldim. Buranın hangi bölümüne geçtiysem karşıma aynı boz yılan çıktı. Aynı tümceleri yineledi, Öp beni, okşa beni, sev beni, yoksa sokarım seni! Çaresiz kurtulamadım ondan. Yumdum gözlerimi ve uzattım dudaklarımı ona. Sağ elimle de başını okşamaya başladım. Hem ürperdim hem de tiksindim. Ölecekmişim gibi, soğuktum. Bir zaman sonra yılanın ağzı bir kadın ağzına, okşadığım başı da yumuşak saçlı kadın başına dönüştü. Heyecanlandım. Gözlerimi açtım. Olamazdı bu! Esmer bülbüldü karşımdaki. Ona sarılacaktım ki birden büyü bozuldu. Karşımda yıllarımı verdiğim ve bir zamanlar istese canımı da vereceğim kadını gördüm. Bir şeyler diyordu bana, ama sağırmışım gibi ne söylediğini duymuyordum. Çekip gitti. Orada öylece kaldım. Acımdan buzdan bir adam oldum. Uzun uzun düşündüm ve ikisine de yabancılaşmaya karar verdim. Kendimden geçtim. Beni korkuyla uyandıran bir kâbus gördüm. Tuhaftı, ama… Bu nasıl bir kâbus muydu, şöyle: Esmer bülbülün sen âşık olsana ya dediğine takılıyorum. Âşık olmuyorum bir daha başkasına. (Benim için esmer bülbüle duyduğum aşk var, ötesi olmayacak yaşadığım sürece.) Bende gözü olan kadınlar için düşmüş bir erkek oluyorum. Bir tür işkence ve ceza bu kendime... Telefonum, bilgilerim yayınlanıyor internet ortamında. İyi şiir okuyorum, güzel konuşuyorum ya. Beni tanıyanlar ve isteyenler çıkıyor. Arıyorlar, çıkmayı ve birlikte olmayı öneriyorlar. Kabul ediyorum. Oraya buraya götürüyorlar beni. Mutlu ediyorum onları. Bu yüzden beceriyorlar beni istedikleri gibi. Evet, beceriliyorum. Memnun kalanlar birbirine öneriyor beni. Böylece ünleniyorum bu yoldaki kadınlar arasında. Sonra… Ötegeçeden kocası açık denizlerde olan otuzlu yaşlarda bir kadının adeta kapatması oluyorum bir ara. Sonunda kendimi kadınlara hizmet veren bir erkek evinde buluyorum. Müşteri olarak gelen kadınların özel fantezileri için. İşte düşmüş bir erkek olarak beni uyandıran kâbus! Buzdan adam oldum demiştim ya, güneşimi gördüm birden. Beni uyandıran gün ışığı oldu. Usul usul çevremdeki buz eridi. Kendime geldim. Düşlerden ve kâbustan kurtuldum. Üçlü koltukta olduğumu görünce çok sevindim. Dedim ki kendime, uzakta da olsa ışığı, sıcaklığı yetiyor sana, daha ne istiyorsun, belânı mı? Kalktım yerimden. Çalışma masasına geçtim. Bunları seninle paylaşmak istedim ey içimdeki kuyu’m. Nasılsa o beni artık hiç duymayacak… Kendini düşünüp çok ama çok sevdiğimi ve hep seveceğimi düşünecek mi? Yoksa paramparça dağılacağım, babamın kopan tespihinin taneleri gibi… Tacim Çiçek
Gercekedebiyat.com

















YORUMLAR