Türk sosyalizmi Türk rönesansı ve dil 2
Ddildeki anlam ve mantık yıkıcılığı 90'larda postmodernizm dalgasıyla birlikte öyle zırvalık noktasına varmıştı ki, cümlenin, özel adların baş harflerinin büyük olması kuralı, postmodern hiyerarşi ve otorite düşmanlığı nedeniyle noktalama işaretlerinin terkedilmesine kadar gelinmişti.
Türk köylüsünün, Türk halkının devrimci enerjisini harekete geçirmenin biricik yolu, Gökalp ve Seyfettin'in Genç Kalemler'de, Akçura, Yurdakul ve Hüseyinzade Ali'lerin Türk Yurdu ve Türk Ocağı'nda “Halka Doğru” şiarıyla ifade ettikleri Halkçı-Türkçü ilkeler ve programdı. Antiemperyalist, anti feodal nitelikli, laikliği ve halk egemenliğini savunan bu program, 1912'lerde Akçura ve arkadaşlarıyla ortak parti kuran Mustafa Suphi ve Ethem Nejatların daha sonra kurdukları TKP'nin de ortak dşünsel köklerini içeriyordu. Halkçı-Türkçü bu ulusal ve toplumsal devrimciliğin başarısı, doğrudan Türk halkının kullandığı öz Türkçeyi, bilimde, düşüncede, edebiyatta, siyasette kullanmaktan geçiyordu. Yüzyıllardır bastırılmış, dışlanmış Türk kimliğinin ve kültürünün, yatağının, hafızasının, bilimsel ve düşünsel yeteneğinin bütün ögelerini içeren, bu matematiksel ve bilimsel dili, öz Türkçeyi yeniden canlandırmak Türkçüler için yaşamsal önemdeydi. Atatürk'ün 1929'da dediği gibi, “Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği sayısız felaketler içinde ahlakının, geleneklerinin, hatıralarının, çıkarlarının, kısaca bugün kendi milliyetini oluşturan her şeyin dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” Dolayısıyla kültürde ve en başta amacı dilde sadeleşme olan “Yeni Lisan” hareketiyle dilde Rönesansın başlatıcıları, Gökalp, Ömer Seyfettin ve Ali Canip'in öncülük ettiği Genç Kalemlerdir. O dönemde Osmanlının en önemli kültür merkezi Selanik'te 1910'larda yayına başlayan dergide özetle şu vurgulanıyordu: “Bizim, halkçı ve Türkçülerin fikirlerimizin halka ulaşması, halkın hiç anlamadığı Osmanlıcayla mümkün değildir. Biz, Türk halkının, Türk köylüsünün hiç anlamadığı Arapça-Farsça ağırlıklı Osmanlıca yerine, halkın yüzyıllardır konuştuğu hakiki Türkçeyi esas almalıyız.” Kısacası, dil, bir halkın, bağımsız yaşama iradesinin, kimliğinin, hafızasının, özgün kültürünün, onurlu dik duruşunun temelidir, varoluş simgesidir. Peki, Gökalp ve Seyfettin'in halkçı dil anlayışları, kendi milli duyarlılıkları dışında hangi düşünce ve koşulların, etkilenmelerin ürünüydü? O yıllarda Selanik, Mustafa Kemal, Ömer Seyfettin, Ali Canip, Aka Gündüz, Şefik Hüsnü, Reşat Fuat Baraner, Yahudi kökenli Türkçü Tekinalp gibi Kemalist bir çok Türk aydınının halkçı-sosyalist düşünceleri benimsediği dünyanın sayılı düşünce-kültür merkezlerinden biriydi. Bu merkezin en etkili örgütü, Sırp, Yunan, Bulgar, Türk kökenlilerden oluşan yaklaşık 30-40 bin üyeli Selanik Sosyalist Federasyonu'dur. İttihat ve Terakki'nin de Federasyonda üyeleri vardır. İkincisi, bu federasyondaki sosyalist ve halkçı düşüncelerin iki önemli kaynağı vardır: Biri, Bulgar ve Sırp milliyetçileri üzerinden Balkanlara, Balkan milliyetçi akımlara taşınan taşınan sosyalist nitelikli Rus Narodnizmi (Halkçılığı), diğeri Fransa'da etkili olan Jean Jauresci sosyalizmdir. Ayrıca, Kemalizmin olduğu gibi, Türkiye sosyalist/komünist hareketinin de önderlerinin ezici çoğunluğunun Selanik kökenli oluşunu, bu olguların bir ürünü olarak belirtelim. Narodnizm gibi, Kemalizmin aynı zamanda sosyalist nitelik taşıyan Halkçılığının teorik-düşünsel kaynaklarını bu geniş çerçevede açıkladıktan sonra, Kemalizmle Leninizm (Bolşevizm) arasındaki düşünsel bağa da değinmeliyiz. Sovyet Devrimi tarihini bilenler bilir, Narodnikler yani Sosyalist Devirimciler ile Bolşevikler farklı ideolojik düşünceleri nedeniyle Ekim Devrimi yıllarına kadar ayrı siyasal yapılar olarak kaldılar. Lenin ve Bolşevikler, Çarlığı fiilen devirme aşaması yaklaştıkça program ve siyasetlerini ciddi olarak gözden geçirdiler. Gördüler ki, nüfusun yüzde yetmişini oluşturan köylülüğe ilişkin programları çok yetersizdi. Bu konuda en yetkin program, köylülükle derin örgütsel ilişkilere sahip Sosyalist Devrimcilerde vardı. Ayrıca onlar da ikiye bölünmüşlerdi. Bu tablo karşısında Bolşevikler, kendilerine en yakın Sol Sosyalist Devrimciler ile birleştiler. Sonuçta, Ekim Devriminin işçi tabanını Bolşevikler, köylü (halk) tabanını Narodnikler (Halkçılar) temsil ediyordu. Kısacası, sadece emeğinin ürününe dayanan, başkasını sömürme imkanı olmayan, aksine sömürülen, üretici sınıflara dayanan halkçılık, Sovyetler için de, Çin için de, Türkiye ve BAAS'çılar için de, Vietnam, Kuzey Kore, Cezayir ve Küba için de, sosyalizmden başka bir şey değildi. Mustafa Kemal'in 1920 “Halkçılık Bildirgesi”, Türkiye'ye özgü sosyalizm programının başlangıç ilklerini verir. Mustafa Kemal'in sözleriyle, Bildirgedeki “Şuralar sistemi” Rusya'daki Sovyetlerin karşılığıdır. Özetin özeti: Avrupa merkezli proleter sınıfa dayanan devrimlerin yenilgisi ve devrim enerjisinin, devrim dalgasının Doğu'ya kaymasıyla, proleter sınıfın ideolojik öncülüğü dışında, kitlesel belirleyiciliği tamanen değişti. Antiemperyalist, ulusal bağımsızlıkçı ve antifeodal nitelik taşıyan Asya, Afrika ve Latin Amerika merkezli devrimlerde proleter sınıf (işçi sınıfı), yoksul ve orta köylülüğü, geniş esnaf kitleleri ve ulusal burjuvaziyi kucaklayan halkçı bir devrim stratejisinin etkin bir bileşeni oldu. Bugün bu stratejide kitlesel belirleyicilik, köylülüğün hızla kentlere yığılmasıyla, genel olarak kentlere taşınan köylülüğün de içinde yer aldığı işçi-emekçi sınıflara geçse de, devrimin antiemperyalist, anti-ortaçağ (anti feodal) ve halk iktidarını amaçlayan niteliği değişmemiştir. Kısacası, dünün “milletin efendisi köylülük”, küreselci “serbest piyasacılık” operasyonuyla kentlere sürülmüştir. Şimdi “milletin efendisi” köylü ve kentli emekçilerdir. Ancak onların ezilen, sömürülen, dışlanan toplumsal kaderi değişmemiştir ve sistemin karşısında nesnel devrimci konumlarını daha da bilenerek, bilinçlenerek korumaktadırlar. *** Günümüzdeki, emperyalizm güdümlü neoliberal ve Siyasal İslamcı, ulusal devlet ve ulusal kültür düşmanı karşıdevrimin dilde ve düşüncede yarattığı kirlenme ve yıkım gerçeğinden baktığımızda, bütün çabalarına karşın alt edemedikleri, yok edemedikleri Kemalist Devrimin kazanımlarının gücü, yenilmezliği ortadadır. Ancak yaratılan yıkımın tablosu da azımsanmayacak ölçüde büyüktür. 1930'larda başlayan dilde öz Türkçeleşme ya da dilde sadeleşme süreci, özellikle 1960'lardan 2000'lere kesintisiz bir şekilde tartışmalı ve belli kirlenmeli süreçler yaşayarak gelişti. Bütün bunlara karşın dilde Türkçeleşme büyük ölçüde başarıya ulaştı, perçinlendi. Birçok bakımdan Türk aydınlanması, bilim ve düşüncede bağımsız, tartışan, sorgulayan kurum, kişiliklerin gelişmesi, sanat ve edebiyatta ulusal özgünlüğün derinliklerine yönelim çabası, umut verici başarılar, fark edilir bir olgu olarak yaşandı. Bu kazanımlarda dilin taşıyıcı temel oluşturduğu kültürel Rönesansın rolü büyüktür. 1990'lardaki bu gelişmeye karşın, küreselleşme porjesiyle, Batı'yla bütünleşme hayalinin yol açtığı ulusal kimliğe yabancılaşma dalgası yükseldi bir taraftan. Batı'dan çöp bile gelse ona bir hikmet yükleyen AB hayranlığı ve işbirlikçiliği öylesine yükseldi ki, özellikle bu, ekonomik, bireysel çıkar odaklı olarak, kişiliksiz ve fırıldak Türk burjuvazisi ve her düzeyden ilkesiz, ulusal ahlak yoksunu sözde “girişimci” iş adamı çevrelerinde gelişti. Sanırım biraz da Avrupalı turist avlama sivri zekalı kerizliği, ucuzluğu ve kurnazlığıyla, öyle dükkan ve reklam tabelaları ortaya çıktı ki, kimilerinin kapısına bir turistin uğramasının asla mümkün olmadığı kenar mahallelerde bile gülünçlük ve rezalet derecesinde, “pilich” (piliç) gibi, utanç verici bir özenti örneği olarak çoğu İngilizce tabelalar asıldı. Daha turistik bazı yerlerde de, tam bir turist dalkavukluğu ve yaltaklanma örneği olarak Türkçe yerine “Türkche” tabelaları asıldı. Neden, çünkü bütün bunlar, Özal iktidarı ile başlayan ve Türkiye'ye dayatılan ulusal devletin tasfiyesi ve Avrupa ile bütünleşme planının gereğiydi. Avrupa ile entegrasyon/bütünleşme temel hedef olunca, ulusal kimliğin belirleyicisi olan Türkçenin ısrarla korunmasının artık bir anlamı yoktu! Dolayısıyla, ulusal kimlik ve bilincin çökertilmesine yönelik bilinçli ve planlı bir operasyon dilde de uygulamaya kondu. Zaten bu projenin bir gereği olarak üniversitelerde, Andolu Liselerinde İngilizcede öğretim programları başlatılmıştı bile. *** Son 20 yılda yaşanan dil kirlenmesi ise daha vahim ve daha katmerliydi. Çünkü bu, çağdaş aydınlanmacı ulusal kültürü tasfiye amaçlı ideolojik ve bilinçli bir çabaydı. Daha doğrusu dilde bilinçli bir Arapçalaşma ve Batıcılaşma eğilimi, karşıdevrimin kültürel yıkıcılığını gösteriyordu. ABD emperyalizmi ve emrindeki ortaçağ gericiliğinin birlikte gerçekleştirdiği bu dil kirlenmesi, tekrar vurgulayalım, kendiliğinden olan bir gelişme değildi. 12 Eylül ve Özal iktidarının yasal düzenlemeleriyle bunu yolu açıldı. 1930'lardan 80'lere kadar yürürlükte olan 5237 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu'nun 21. maddesi çeşitli işyerlerine asılacak levha ve tabelaların Türkçe olmasını şart koşuyordu. 80'lerde, Türk lirasının değerini koruma kanununun ortadan kaldırılması gibi bu kanun ve koşul da ortadan kaldırıldı. Dil kirlenmesi, sözcükler üzerinden yapılan operasyonla hangi noktada ona bakalım. Aşağıda seçtiğimiz sözcüklerin ezici çoğunluğu, 1960'lardan 2000'lere, Türkçe karşılığı bulunmuş ve siyasette, bilimde, edebiyatta ve kültürel alanda yaygın olarak kullanılır hale gelmiş sözcüklerdir. Çok ilginçtir ki, özellikle bu sözcüklerin çoğu, Siyasal İslamcı ve Neoliberal ulusal devlet ve ulusalcılık düşmanlarınca tekrar Arapça ve İngilizce sözcüklerle değiştirilmeye çalışılmıştır. Yani dilde yeni ve bilinçli, ideolojik bir yabancılaşma, kirlenme, kirletme süreci yaşanmış, yaşanmaktadır. Şimdilik ulaşabildiğim ve kaydedebildiğim, önce Arapça, sonra İngilizce sözcükleri, parantez içindeki Türkçe karşılıklarıyla aşağıda veriyorum. Görüleceği gibi Parantezdeki sözcükler toplumca çoğunlukla benimsenmiş olduğu halde bunlar, küreselci ve Siyasal İslamcı ulusal devlet, ulusal kimlik karşıtı operasyonlarla Arapça ve Batı kaynaklı (başta İngilizce) sözcüklerle yerlerinden edilmeye çalışılmıştır. Hemen belirtelim, bu operasyonlarda en bilinçli ve aktif rol oynayanlar, başta karşıdevrimci AKP yönetici ve sözcüleri, medya ve yayın organları ile Batı uzantısı neoliberal odaklardır. Anımsamamız gerekir, dildeki anlam ve mantık yıkıcılığı 90'larda postmodernizm dalgasıyla birlikte öyle zırvalık noktasına varmıştı ki, cümlenin, özel adların baş harflerinin büyük olması kuralı, postmodern hiyerarşi ve otorite düşmanlığı nedeniyle noktalama işaretlerinin terkedilmesine kadar gelinmişti. Yükselen Arapçı-Emevici sahte İslamcılık adına Yeniden dayatılan sözcükler: Maarif (Milli Eğitim), Detay (Ayrıntı), Hususen (özellikle), Selahiyet (yetki), Mugayir (Aykırı). Vuzuh (aydınlık, açıklık), Taltif (Ödüllendirme), Güzide (Seçkin), Hilkat (Yaratılış), Tetkik (İnceleme), Aksülamel (Tepki), Mevhum (Kavram), Yeis (Karamsarlık), İtiyat (Alışkanlık), Amil (Etken), Muhayyel (Hayal edilen), Zillet (Aşağılanma), Tasvip (Onama), İçtişmai (Toplumsal), Müstehzi (Alaycı), Muvaffakiyet (Başarı), İptidai (İlkel), Tevarüs (Kalıtım yoluyla geçme, Miras almak), İntikal (geçiş, geçme), İtidal (Ölçülülük), İstidat (Yetenek), Sakil (Çirkin), Hülasa (Özet), Vakfetmek (Adamak), Mahiyet (Öz, Esas), İntiba (İzlenim), Temayül (Eğilim), Tefsir (Yorum), Teferrüat (Ayrıntı), Hürriyet (Özgürlük), Hüviyet (Kimlik), İlim (Bilim), İstiklal (Bağımsızlık), Kabiliyet (Yetenek), Kaide (Kural), Kainat (Evren), Kıymet (Değer), Lazım (Gerekli), Lisan (Dil), Mana (Anlam), Mesela (Örneğin), Mevzu (Konu), Muamele (Davranış), Müşterek (Ortak), Akit (Sözleşme, Anlaşma), Alaka (İlgi), Fevkalade (Olağanüstü), Şahit (Tanık), Netice (Sonuç), Sebep (Neden), Tabiat (Doğa), Tabii (Doğal), Tedbir ( Önlem), Tekamül (Evrim), Zaruri (Zorunlu), Münakaşa (Tartışma), Nazariye (Kuram, Teori), Tecessüm, (Cisimleşme, Somutlaşma), Ferdi (Bireysel), İçtimai (Toplumsal), Mahdut (Sınırlı), Müstakil (Bağımsız), İştiyak (Özlem), Yadetmek (Anmak), Mütefekkir (Düşünür), Umumi (Genel), Müesses (Kurulu), Müstesna (Kural dışı, Seçkin), Medeniyet (Uygarlık), Temayüz (Sivrilme), Kıymetli (Değerli), Camia (Topluluk), Mavaffakiyet (Başarı), Fıtrat (Yaratılış), Esbabı mucibe (Gerekçe), Mukayese (Karşılaştırma), Ecdat (Atalar). Batıcı özenti ve yaltaklanma ürünü dayatılan İngilizce ve Batı dillerinden aşırma sözcükler: Reaksiyon (Tepki), Jenerasyon (Kuşak, Nesil), Kriter (Ölçüt), Objektif (Nesnel), Okey (Tamam), Optimist (İyimser), Pesimist (Kötümser), Provoke etmek (Kışkırtmak), Revize etmek (Yenilemek), İnovasyon (Yenilik), Save Etmek (Kaydetmek), Spontane (Kendiliğinden), Trend (Eğilim), Lansman (Tanıtım), Konsept (Kavram), Banal (Sıradan), Ekstrem (Aşırı), Ambiyans (Ortam, Hava), Semptom (Belirti), Departman (Bölüm), Dizayn (Tasarım), Global (Küresel), Ful Time (Tam Gün), Kolonyal (Sömürgeci). Data (Buluşma, Görüşme), Frech (Taze), Emoji (Simge, Sembol), Chock etme (Kontrol etme), Concuous (Uzlaşma), Konsantrasyon (Yoğunlaşma), Performans (Verim), Motto (Yaşam ilkesi) Bunlara ek olarak, sosyal medya düzleminde gerçekleşen ve en çok genç kuşakların etki alanında kaldığı büyük bilgi kirlenmesi söz konusu. Anlık, ayak üstü, kısa mesajlı iletişim adına, sözde zaman alan anlamlı ve düzgün sözcükler kullanmak ve cümleler kurmak yerine, onları kısaltan, anlaşılmaz hale getiren, bozan, ucubeleştiren şifre özentili bir dil gelişti. Örneğin, yapılan bazı kısaltmalar: Kib (Kendine iyi bak), Nrd (Neredesin), Tşk (Teşekkür), Ss (Seni seviyorum), Cnm (Canım) gibi... Böylece, bu gidişle dilin, bir kültürün, sanat ve edebiyatın, güzel, renkli, derinlikli, konuşma ve yazma yetileri köreltilmiş oluyor. Ve insan ilişkilerinde bilimsel, mantıklı, iyi ve güzel duygu ve düşünceleri geliştiren değil, kuru bir teknik haberleşme aracına indirgeniyor. *** Dildeki ulusal kimliğe yabancılaştırma operasyonu ideolojiktir, onun daha geniş alana yayılmış biçimi olarak kültüreldir demiştik. Çünkü dünyaya ideolojik bakışın esası, sözcüklerde ve onlarla kurulan cümlelere yüklenen anlamlarda saklıdır. 2000'lerin başında Türkçeye yönelik bu operasyonu, ABD'yi çok tanıyan bir bilim insanı olarak gören Oktay Sinanoğlu'nun Atatürk'ten esinli olarak vurguladığı gibi, bir ulusu çökertmenin, köleleştirmenin en etkili yolu onun dilini elinden almaktı. Türkler, kökleri sağlam güçlü bir dile sahip oldukları için bir kaç kez bu köleleşme tuzaklarına düşseler de dillerine bağlılıklarıyla, dilin kültürel, töresel, kimliksel, düşünsel, siyasal değerlerin taşıyıcısı hafızasıyla bağımsızlıklarını ve birliklerini korudular ve tuzaklardan kurtuldular. Geçtiğimiz kırk yılın gelişmelerini anımsadığımızda, dilde kirlenme ile ruhsal, manevi ve ahlaki kirlenmenin at başı gittiğini görüyoruz. Aynı şey, Osmanlının son üç yüz yıllık çöküşünde ve özellikle 19. yüzyılda da yaşandı. Neden, ruhsal ve dilsel kirlenme arasında böyle bir ilişki vardır? Çünkü insan zihni, düşünce ve duyguları, sözcüklerle, onlardan oluşan kavramlarla, düşünür, duygulanır, hayal kurar. Bu kadarlık açıklama bile çok yetersiz kalır, dilin önemini, yaşamsal işlevini kavramak için. Çünkü, bu sözcüklerin birbirleri ile ilişki içinde cümle dediğimiz yapılar oluşturarak anlam üretmesinin zemini, onları doğuran, ulusal kültür ve kimliğin köklerinin olduğu, binlerce yıllık toplumsal yaşam geçmişine dayanan, geniş ve derin anlamların oluşup geliştiği tarihsel süreçlerdir. Çoğu tek heceli, iki veya üç harften oluşan su, ev, ak, as, av, aç, at, et, em, er, en, il, it, im,in, is, iş, it, or, on, ol, ot, an, am, ar, as, ay, az; ata, aka, ana, apa, ala, ara, bak, bel, bil, bul, bol, böl, gün, kan, kam, kal, kıl, mal, nal, sal, sil, sel, sol, ser, sür, sar, sor, tur, var, ver, vur, yer, yar, yor, zar, zor, gibi köken sözcükleri düşünelim. Bunlar Türk kimliğinin ve kültürünün doğuşunun, toplumsal yaşam tarzının, karakterinin, düşünme, akıl yürütme biçiminin dilde kurucu kolonlarıdır. Eklemeli bir dil olan ve zengin türetme yeteğine sahip Türkçenin sözcüklerinin büyük çoğunluğu bu kök sözcüklerden türetilmiştir. Kuşkusuz, hiç bir ulusal dil kendi özgün-etnik kökleriyle yetinemezdi. Nasıl uygarlıkların gelişim sürecinde her kültürel etnik yapı uygarlaşmanın gereği olarak başka dillerden sözcük/kavram almak zorunda kalmışsa, Türkler de bunu fazlasıyla yaptı. Anma bura kritik bir eşik, bir kırmızı çizgi vardır, onu aşmamak kaydıyla. Bu eşik, o ulusu kökensel kimliğinin, özgünlüğünün taşıyıcısı, kurucu kolon niteliği taşıyan kökensel sözcükler ve kavramlardır. Sonuş olarak; dilimiz bizim evimizdir, vatanımızdır; ruhsal, düşünsel, duygusal evrenimizdir. O kirlenmiş ve çökertilmişse, bir ulusun yurttaşı bireyler olarak biz de kirlenmiş, kişiliğimizi yitirmişiz demektir. Böyle bir tablo bir ulusun köleleşmesinin yol haritasıdır. Bu nedenle, ulus olarak var oluşumuzun, özgür ve bağımsız yaşamamızın en değerli en vazgeçilmen ögesi dilimizi canımız pahasına korumak zorundayız. Mehmet Ulusoy
Gercekedebiyat.com














