Orhan Kemal'in ölümü / Talat Kılıç
Muzaffer Buyrukçu'nun oğlu yazar Erdem Buyrukçu, elinde bulunan, edebiyat tarihimiz açısından altın kıymetinde, Orhan Kemal ve babası Muzaffer Buyrukçu'nun yakın dostu Talat Kılıç'ın günlüklerini yayımlamamız için düzenledi. Orhan Kemal'in ölümü öncesi, ölümü ve sonrasını belgesel tadında anlatıyor
Orhan Kemal’in ismini ilk kez 1944 yılında duymuştum. Daha doğrusu bir mahalli gazetede ona dair okuduğum bir yazıdan tanımıştım. İkinci Dünya savaşı başladıktan bir yıl sonra yurdumuzda Irkçılık-Türkçülük akımı başlamıştı. Bu akım özellikle okullarda gençler arasında yayılıyordu. Büyük Doğu, Orhun, Bozkurt gibi dergiler bu akımın yayılmasını sağlıyorlardı. Bu dergilerden okuyanlar derhal Irkçı-Turancı-Türkçü oluyorlar, arkadaşlarını da etkileyip kendileri gibi olmaya zorluyorlardı. Hiç bir bilime ve teze dayanmayan bu akım Almanların harpteki başarılarının duyulmasıyla halk arasında daha hızlı yayılıyordu. Ben de bu akıma kendimi kaptırmış ve Bozkurtçu olmuştum. Yaşım 15’ti. Adana’da yaşayan ve Mısır’ın güneyinden geldikleri ileri sürülen, doğudan göç etmiş yurttaşlarımıza karşı bir öfke duyar, onlara tiksinerek bakardık. Bu arada anti komünizm propagandası; komünizm ve komünistler aleyhine ırkçılık akımı ile yürütülürdü. İşte böyle bir ortam içinde okuduğum bir gazete Orhan Kemal hakkında şöyle yazıyordu, “Orhan Kemal, asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü. Ceyhan’da doğmuş. Av. Abdulkadir Kemal’in oğludur. Harp okulunda öğrenci iken Nazım Hikmet’le tanışmış ve komünistlikten okuldan ihraç olmuş ve mahkûm edilmiştir” Düşüncemde Orhonludur, Harpal, P. Naili Boratav, Behice Boran, Adnan Cemgil ve Sertel’ler gibi isimler benim için vatan haini, Rus casuslarıydı. Aradan yıllar geçti…İstanbul’da okuduğum Vefa Lisesinde başarılı olamayınca okulu bırakıp askere gittim. Askerliğin benim yaşamımda bir dönüm noktası olduğunu bilmiyordum... Bir gün acemiler ’in tecrit edildiği koğuşta askerlerden birisinin karşı ranzada oturan acemi ere “Muharrir” diye seslendiğini duydum. Muharrir, orta boylu, güzel yüzlü, sevimli hayat dolusu birisine benziyordu. Kanım kaynadı birden kendisiyle arkadaş olmak istedim ve kendisine fizik gücüne güvenen bir insan tavrı ile “Delikanlı gelir misin?” dedim, işaret ettim. Ranzadan inip karşıma geldi, “Buyrun abi” dedi güzel bir İstanbul şivesiyle.. “Sen muharrir misin?” “Evet,” “Hangi gazetede yazıyorsun?” “Son Telgraf ’ta ” “Liseyi bitiremedin demek?” “Hayır son sınıftan ayrıldım...” “Güzel, ben de lise ikiden ayrıldım. Adana’lıyım. Senin gibi birisine rastlamak benim için çok sevindirici. İsmim Talat. Benimle arkadaş olur musun?” “Teşekkür ederim. Memnun oldum. İsmim Muzaffer Buyrukçu” dedi. O günden sonra Muzo ile arkadaş olduk. Sene 1948 yılı Mayıs’ın ilk haftasıydı. Üç beş gün eğitim yaptıktan sonra Buyrukçu uyuz oldum diyerek viziteye çıktı. Doktor istirahat verdi. Birkaç gün sonra da bende uyuz başladı. Tam kırk gün Muzafferle ikimiz, koğuşta bir köşede arkadaşlarımızdan tecrit edilmiş olarak hastalık geçene kadar yaşadık. Hastalığı tedavi etmek için doktorun verdiği kükürt, göztaşı ve kireç karışımı bir ilaç kullandık, her gün yakında bulunan kaplıcalara gittik. Sabahın erken saatlerinde koltuğumuzun altına tayınlarımızı kıstırır, kaplıcaların yolunu tutardık. Koğuşta olduğumuz zaman ise Buyrukçu, İstanbul’dan aldığı kalın beyaz bir deftere bir şeyler yazardı. Sorduğumda “Roman” yazıyorum demişti. Kaplıcalara giderken yolda bazen subay hanımlarına rastlardık. Buyrukçu derhal vaziyetini değiştirir, konuşmayı çevirir, “Kant derki” diyerek bir şeyler sıralardı. Amaç –laf-atmak değil de “Bakın biz her ne kadar rütbesiz askersek te tahsilli kimseleriz” demekti. Bir yıl beraber askerlik yaptıktan sora beni başka bir kıtaya gönderdiler. 1953 yılında İstanbul’da bulduğum Buyrukçu ve eşinin yardımıyla bir göçmen kadınla evlendim.1955 yılında yine Buyrukçu’nun yardımıyla Toprak Mahsulleri Ofisinde çalışmaya başladım. Bir gün kırk yaşlarında bir arkadaşı geldi yanına. Birkaç gün sonra yine geldi. Geldiğinde bir kahve içer, biraz konuşurlar sonra da ayrılırdı gelen arkadaşı. “Bana gelen bu arkadaşım da Adanalı” dedi. Kim olduğunu sorunca “Orhan Kemal” olduğunu söyledi. “Bu adam Komünist, nasıl arkadaşlık yapıyorsun” dedim şaşkınlıkla. “Nerden tanıyorsun sen onu? O yazar, romancı” dedi. Yıllar önce Adana’da okuduğum gazete haberini anlattım kendisine. “Yalnışın var. Orhan ortaokulu bile bitiremedi Harp okulunda ne işi var. Yalan yazmışlar” dedi. Bir süre tartıştık. Ben gazeteye inandığım için ısrar ederek inancımı savundum. Buyrukçu ise gazetenin yalan yazdığını, Orhan Kemal’i kendisinin gazeteden daha iyi tanıdığını söyledi ama inanmadım. Günler geçiyor Buyrukçu, parasını Orhan Kemal’in ödediği içki alemlerini anlatmaya devam ediyordu. Komünistlerin Rusya’dan yardım aldığı hikayesini çok duyduğum için bir gün kendisine beni de içki içmeye götürmezse kendilerini ihbar edeceğimi söyledim şaka yollu. Benim bu davranışımı Orhan Kemal’e anlatmış, “Kim bu salatalık? onu getir bir akşam da konuşalım” demiş. 1955 yılının sıcak bir Haziran günü saat 17’de daireden çıkıp Buyrukçu ile beraber Beyoğlu Çiçek pasajına gittik. Orhan Kemal birkaç arkadaşı ile oturmuş rakı içiyordu. Masaya yaklaştık, ürkektim acaba tersler miydi? Bir şey der miydi? Parasızlığım da aklıma gelince ürkekliğim daha da arttı. Komünist diye tanıdığım ve nefret ettiğim insan karşımdaydı. Pişman olduğumu hissettim bir an ama iş işten geçmişti. Orhan Kemal bizi güler yüzle karşıladı “Buyrun oturun” dedi. Yanına oturdum, rahatlamıştım. “Demek Adanalısın hemşerim? ” dedi babacan bir bakışla süzdü beni. Orhan Kemal’i ilk görüşüm, tanımam ve onun içki masasında ilk yer alışım böyle başladı. Ondan sonraki günlerde Orhan Kemal ile Buyrukçu buluşmalarında ben de aralarında yerimi almaya başladım. Önceleri mevsim icabı çiçek pasajında buluşurduk. Müdavimlerinin birbirini tanıdığı samimi ortamı seyyar çalgıcılar ve akordeonlu kadın renklendirirdi gecemizi. Beyaz peynir, kırmızı turp, göbekli marul, midye tava, domates, salatalık, can eriği ısmarlardık. Bazı akşamlar Taksim’e yakın olan Mavi Köşe’ye(Otomatik), Taksim’deki Mutfak, Sirkeci’deki Adana Kebap evine giderdik. Samimiyetimiz artmaya, arkadaşlığımız dostluğa dönüşmeye başlamıştı. Bazı geceler Edip Cansever, Yaşar Kemal, Metin Eloğlu gibi sanatçılara rastlar beraber içerdik. Onların arasında mutluydum. Talat Kılıç - Muzaffer Buyrukçu askerde (Foto arşiv Erdem Buyrukçu) Bir ara randevu yeri kahvehane olmaya başladı. Vilayetin karşısında Cağaloğlu yokuşunu kesen daracık sokakta, soldan ilk binanın altı idi. Yedi sekiz masa alan bir yerdi ve “Kürdün Kahvesi” olarak anılıyordu. “Telefon etmezsem bilin ki ben burdayım. Daireden çıkınca doğru buraya gelirsiniz önce birkaç laf atarız sonra bir yere gider bir iki tek atarız...” derdi Orhan Kemal. Gittiğimizde çoğu kez onu birkaç samimi arkadaşı ile kahvenin önünde kaldırımda sandalye üzerine oturmuş etrafıyla şakalaşırken bulurduk. Bizi görünce, yüzünden eksik olmayan gülümsemesi artar bizim de katılmamızla sohbet koyulaşırdı. O sıralarda Dünya gazetesinde çalışan bir gazeteci kız da bazı akşamlar takılırdı oraya. Kız geldiği zaman Orhan’ın neşesi daha da artar gözlerinin içi gülmeye başlardı. O kız Orhan Kemal’in hoşuna gidiyordu. Kitapçı Remzi’ye, Vatan ve Dünya gazetelerine verdiği romanlardan o zaman için fena sayılmayan bir para aldığı için parası vardı. Hesapları biz ödemeye kalksak-hayır olmaz kaç para alıyorsunuz ki benim kazancım sizden daha iyi der-para ödetmezdi. Kahvede bir iki saat geçirdikten sonra Sirkeci’de ki Hocapaşa maliye şubesinin hizasında bulunan Adana Kebap evine giderdik. Dükkan sahibi Memet veya üvey kardeşi Kemal bizi karşılar, “Buyursunlar Orhan Bey” diye iltifat ederler masa seçmemizde yardımcı olurlardı. Oran Kemal onların gösterdikleri masaları beğenmez rahatsız edilmemek için dipteki masalardan bir yer seçerdi. Eğer geç kalıp yerimizin kapıldığını görünce kızar, “Sanki Orhan Kemal o gibi masamıza oturmuş hakkı varmış gibi...” derdi. Masamıza oturduktan sonra garson geniş ağızlı bardakları kaldırıp limonata kadehlerini getirir ve ne istediğimizi sorardı. Orhan Kemal, “Bir buçuk biberli beyti, çiğ köfte, cacık, salata” Muzaffer, “Yağsız bir buçuk terbiyeli şiş”, Ben ise bir porsiyon bibersiz beyti ısmarlardım. Büyük Rakı da masamıza geldikten sonra içmeye başlardık. Çoğunlukla Orhan Kemal konuşur biz de dinlerdik arada bir Muzaffer lafı eline geçirir ve söylemek istediklerini anlatırdı. Gece Orhan’ın anlatımlarıyla son bulurdu. Hesabı duruma göre beraber parası varsa Orhan Kemal öderdi. Talat Kılıç - Muzaffer Buyrukçu (Foto arşiv Erdem Buyrukçu) O yıl Sonbahara doğru Muzaffer’i yedek askerlik görevine çağırdılar. Muzaffer yirmi bir günlük hizmet için Kandıra’ya gitti. Giderken ayağında Atlastan alınan Seksen liralık kırmızı bir pabucu vardı; o sıralar jigololuk yaptığı için maddi durumu iyiydi. Muzaffer döndükten sonra eski yaşantımız kaldığı yerden devam etti. Kürdün kahvesine sıkça gider olmuştuk. Blüm oynamaya merak sarmış her gidişimizde iddialı blüm partileri yapmaya başlamıştık. Bazen Yusuf Kenan, Edip Cansever de bize katılırdı. 1956 yılında dostluğumuz iyice artmış yapışık kardeşler gibi üçümüz dolaşmaya başlamıştık. 16 Mart günü başlayan ve 31 Mart’a kadar devam eden kar yağışı İstanbul’u felce uğratmış. Fırınlarda ekmek, bakkallarda gaz bulunmaz, taşıtlar işlemez hale gelmişti. Karaköy’de bulunan daireye gitmek için Buyrukçu ile beraber oturduğumuz Taşlıtarla’dan Eyüp’e yürür ordan da 8.20 vapuruna yetişmeye çalışırdık. Orhan Kemal o zamanlar Unkapanı’nda Cibali Fırın sokağı 20 numarada ahşap, iki katlı bir evde oturuyordu. Ayda 150 lira kira öderdi. Günler geçtikçe, dostluğumuz arttıkça bize ailesini, özellikle de babasını anlatmaya başlamıştı Orhan, “Babam Adana’nın ünlü avukatlarından Abdulkadir Kemali. Meclise ilk giren milletvekillerinden. Daima muhalifti. Ben babamı pek sevmezdim. Despottu ama muhalif oluşu hoşuma giderdi çünkü ben de öyleydim. Atatürk’le anlaşamazlardı. Bir gün bir kanun teklifi vermiş meclise -Türkiye’de beş yıl aralıksız oturmayanların milletvekili olamayacağına dair- Atatürk "Bu teklif şahsım için mi?” diye sorunca “Evet şahsınız için” diye karşılık vermişti. Böylesine bir adamdı. Sonra arası açıldı Atatürk’le ve Suriye’ye kaçtı korkusundan. Ardından biz de gitmek zorunda kaldık. Sıkıntılı günler geçirdiğimiz bir dönemdi Suriye. Beni azarlar, döver ve horlardı. Geçimimiz zorlaştığı için bir ahçı dükkanında çıraklık yapmaya başladım. Adana, mahallem ve arkadaşlarım gözümde tütüyordu. Bir gün dayanamayıp kaçtım. Adana’da ninemin yanında kalmaya başladım. Uzun uğraşlardan sonra Milli Mensucat fabrikasına kâtip olarak işe başladım. Ayda 24.95 lira kazanıyordum. Fabrikada çalışırken çok güzel bir kızla tanıştım ama peşinde evlenmek için çok insan vardı sonunda ben ağır bastım ve kendisiyle evlendim. Sonraları askerlik geldi çattı. Beni Niğde’ye gönderdiler isyankâr ruhlu olduğum için çevremle pek anlaşamıyor yalnız kalıp şiir yazmaya çalışıyordum. O sırada Orduda böyle durumlarda olanlara şüpheli gözle bakarlardı bu yüzden bana da taktılar. Askeri mahkeme bana komünist damgası vurup beş yıla mahkûm etti. Oysa ben bırak komünizmi, sosyalizmden bile anlamazdım. Beni torpilli olarak Bursa Cezaevine gönderdiler. Orada Nazım Hikmet ile tanıştım. Benimle çok ilgilendi ve benden şiir değil hikaye yazmamı istedi. O sıralar İstanbul’da dergilerde çıkan şiir ve hikayelerim dikkat çekmeye başlamıştı. Nazım beni yetiştirmeye başladı... Ben ne öğrendiysem hapiste Nazım Hikmet’ten öğrendim, sosyalizmi de, işçi işveren ilişkilerini de, siyaseti de o öğretti bana.” Sonra kederlenir bir sigara yakardı. Orhan Kemal ile dolu dolu on beş yıl süren arkadaşlığımız, dostluğumuz ne yazık ki 1970 yılında ölümü ile sona erdi. 27 NİSAN 1970 Muzaffer Buyrukçu ile Cağaloğlu’nda Milli Eğitim Müdürlüğünün köşesinde Orhan Kemal ile İhsan Hasırcı’ya rastladık. Yüzlerimiz birden aydınlandı. Karşılıklı yapılan şakalarla kahkahalar atıldı. Neticede bir meyhaneye gitmeye karar verdik. Orhan Kemal “Bulgaristan’a gitmeden her zamanki gibi biz bize dörtlü bir alem yapalım bugün. Günlerden bir gün olsun. Yalnız beşinci şahsa tahammülüm yok. Kimseyi takmayın yanınıza. Biz şimdi İhsan’la Sirkeci’ye kadar gideceğiz. Biraz işimiz var. Gecikmeden döneriz. Bizi Hasıraltında bekleyin.” dedi. Buyrukçu ile birlikte Hasıraltına gittik. Hava güzel olduğu için bahçede oturduk. Bir süre sonra Patrona Halil hamamının yanından İhsan’ın koşarak geldiğini gördük. Kalkmamız için işaret etti. Yerimizden fırladık. İhsan kaldırım kenarında duran siyah bir taksinin kapısını açtı içeri girdi. Arkada köşede Orhan Kemal vardı. Bizi görünce “Öne öne buraya gelmek yok” dedi. Bir küfür savurdum tatlı tarafından. Kisdermoitten rahatsız olduğu için arabada tek kalça üzerinde oturur yanına kimsenin oturmasını istemezdi. Muzaffer Buyrukçu, “Raşit tam birinci şube memurlarına benziyorsun bu halinle. Arabayı sotaya çekip yardımcına bizi araklattın değil mi?” dedi. Orhan kahverengi fötrünü kaşının üzerine devirmişti “Hehe yiğenim” dedi. Kumkapı meydanında indik. Yorgo’ya girdik. Son zamanlarda Orhan’la sık sık gelir olmuştuk buraya. “Yiğenim bu mevsimde kalkan tava kıyak olur. Yanında esaslı bir salata olursa. Hele marul da çıktı ki” der Kumkapı’nın yolunu tutardık. Yorgo’ya girer camın kenarında sol taraftaki masaya otururduk. Yine ayni masaya oturduk. Kalkan tava, çoban salata, marul ve bir büyük kulüp rakısı istedik. “Bana bak Arap bugün pintilik istemiyorum. Neşemiz yerinde, mangır da bol. Onun için canın ne isterse ve de isterseniz yiyeceksiniz, içeceksiniz. Hesabı kontrol etmek te yok..” Birkaç gün önce Ulus gazetesine (Kaçaklar) romanını vermiş ve on bin lira almıştı. İçki ve mezeler geldi, sıhhate, iyi yolculuklara kadehler kalktı ve Muzaffer Buyrukçu her zaman söylediği gibi “En kötü günümüz böyle olsun” dedi. Saat sekize doğru Mücap Oflu, Eflatun Nuri, Agop Aral, Elif Naci ve Mücap’ın hanımı meyhaneye geldiler. Bir süre sonra Orhan müsaade isteyip yanlarına gitti, bir süre sonra Orhan’ın, Agop’un ve Mücap’ın kahkahaları meyhaneyi çınlattı. Bir ara seyyar fotoculardan biri girdi içeriye, “Kirve son olarak bir resim çektirelim” dedim. Buyrukçu hemen atıldı, “Ulan ne biçim laf bu? Niye son olacakmış” dedi. Geç vakte kadar oturduk. Talat Kılıç - Orhan Kemal - Muzaffer Buyrukçu (Foto arşiv Erdem Buyrukçu) Ertesi günü Orhan Kemal eşi ile uçakla Bulgaristan’a gitti. Kendisini geçirmeye, yolcu etmeye Orhan Kemal’e karşı tutumunu beğenmediğim bir insan yüzünden gidemedim. İhsan ile İsmail gitmişti yalnız. Ben gitmediğim için Orhan çok bozulmuş ve küfürler etmişti. 2 HAZİRAN 1970 İstanbul’daki Sovyet Konsolosluğu, Türk-Sovyet dostluğu yıldönümü dolayısıyla Büyükdere’deki yazlıkta bir resepsiyon veriyordu. Muzaffer Buyrukçu’ya gelen davetiye ile beraber gittik. Salon kalabalıktı. Sanatçılar, edebiyatçılar, ünlü birkaç iş adamı ve politikacılar davetliydi. Bir ara şair Nevzat Üstün’ü gördük. Bulgaristan’dan yeni dönmüştü, belki Orhan’dan bir haber alırız diye yanına gittik konuşmaya başladık, Nevzat, “Orhan’ı bir hafta kadar önce gördüm çok iyiydi ama sana çok kızmış küfür etti ve selam söyledi. O Arapa söyle İstanbul’a geldiğimde canına okuyacağım, onun yaptığı çiğ köfte bile onu kurtaramayacak” dedi. Bol bol güldük. 3 HAZİRAN 1970 Saat 11 olmalıydı dairede masamda oturuyordum. Telefon gelince açtım. Santralde çalışan Buyrukçu’nun kız kardeşi, “Talat abi biraz önce İsmail abi telefon etti sana bir haber vereceğim ama tatsız bir haber...Orhan Kemal sizlere ömür...” fazla konuşamadı. Boğazıma bir şey düğümlendi bir anda dünyam karardı. “Nerden duymuş bu haberi” dedim. “Cumhuriyet gazetesine haber gelmiş. Oradan da Cağaloğlu’na yayılmış, bilirsin kötü haber tez yayılır derler” dedi. İzin alıp İhsan’a gittim. Yoktu. İsmail’le konuştum, “Ben evlerine gidiyorum İhsan’a söyle işini bitirsin oraya gelsin” dedim. Vilayetin yanındaki otobüs durağından Basınköy otobüsüne bindim. Yolda Saatçi Abdullah Turgay’ı gördüm bir arkadaşıyla beraber yürüyordu. Pencereden bağırarak kendisine “Buyrukçu’yu görürsen durumu söyle Basınköye gelsin” dedim. Evde Orhan’ın küçük oğlu Işık dışında kimse yoktu, “Ablam Celalettin amcanın evine gitti Nazım abime telefon etmek için seni oraya götüreyim” dedi. Celalettin Çetin’in evine gittim. Eşi Ayla Hanım ile Orhan’ın kızı Yıldız vardı. Birbirimizi görünce ağlamaya başladık. Son 15 yıldır adeta ailenin bir ferdi gibi olmuştuk. Batman’a telefon açtık Nazım petrol sahasında görevdeydi bulamadık, haber bıraktık. Yıldız’a neler olduğunu sordum, ”Dün annemden bir telgraf aldım, babamın ağır hasta olduğunu ve Kemal’i istediğini yazıyordu...Sonra akşam saat on sıralarında Bulgar Konsolosluğundan geldiler ve durumu bildirdiler” dedi. İstanbul’dan, cenazeyi almak için Necati Cumali, Oğuz Akkan ve Orhan’ın oğlu Kemali Bulgaristan’a gitti. Cenaze 6 Haziran’da İstanbul’a getirilecekti. Ben Nazım ile beraber bir gün önceden Babaeski’ye gittim. Nazım TPAO’nun Babaeski’deki sondaj bürosuna gitmemizi istedi. Birlikte oraya gittik. Kule ile bağlantı kurdu. Tanıdıkları sondaj elemanları geldiler, akşam kuleye gittik ve orda yattık. Sabahleyin ise Kapıkuleye gittik. Sabahın saat sekizinden itibaren beklemeye başladık. Saatler ilerledikçe Celalettin Çetin, Çetin Altan ve ailesi, Yaşar Kemal, Ercüment Behzat Lav, Orhan Arıburnu, İhsan Hasırcı, İsmet Alkaya, Orhan Kemal’ın kız kardeşleri, eniştesi ve yeğeni, Kemal Tahir ile eşi geldiler. Gelenlerden bir kısmı ilk kez gördükleri gümrük sahasını dolaşıp resim ve film çekerken bir kısmı da Gümrük kapısına yakın olan lüks bir motelin gazinosuna oturup çay, kahve içip kendi aralarında konuşuyorlardı. Saatler geçtikçe huzursuzlukla beraber söylentiler de yayılmaya başlandı.-Bulgarlar cenazeyi buraya kadar getirirler sonrasına karışmazlarmış- Bu söylenti kısa sürede yayılınca her kafadan bir ses çıkmaya, bekleyenler huzursuz olmaya başladı. Bizim araba bulmamız lazım o zaman... Araba ile olmaz Ambulans lazım... Bulgarlar böyle yarım iş yapmaz İstanbul’a kadar götürürler cenazeyi. Öyle de olsa biz aciz değiliz En iyisi biz bir vasıta bulup cenazeyi Bulgarlardan devralalım. Ben bu söylentilerin hiç birisine inanmıyordum ve –Bulgarlar işi sağlam tutar diyordum– ama dinleyen kimdi? Her kafadan bir ses çıkıyordu. Sen nerden bileceksin ya cenazeyi ortada bırakırlarsa en iyisi biz bir vasıta temin edelim... Bunun üzerine Celalettin Çetin postaneye giderek Edirne valisine telefon etti. Bir ambulans istedi. Vali mevcut arabanın arızalı olduğunu ama Sosyal Sigortaların bir arabası olduğunu ve onu isteyeceğini, temini mümkün olursa göndereceğini söyledi. Bu konuşma bekleyenleri sakinleştirdi. Saat 12’ye doğru Bulgar kapısında kalabalık oluşmaya başlayınca Nazım’la beraber gittik. Bulgar gümrük memurları elindeki yazıyı bizimkilere gösteriyorlar, yarım yamalak Türkçe ile durumu anlatmaya çalışıyorlardı. Filibe’den bir telgraf gelmişti Orhan ile ilgili. Cenazeyi getiren arabanın arızalandığını ve geç kalacağını bildiriyordu. Homurdanmalar gene başlamıştı. Saatlerdir bekleyenlerin sabırları taşmaya başlamıştı. Bu kez Edirne’deki Bulgar Konsolosluğunu aradım ve durumu bildirdim, yarım saatte geleceğini söyleyip kapattı telefonu. Gerçektende yarım saat sonra geldi ama tam o sırada “Geliyorlar” sesini duyunca herkes kapıya yöneldi. Nuriye hanımın bulunduğu arabanın etrafı ailesi tarafından çevrildi ve bir anda ortalığı ağlamalar, bağırmalar kapladı. Kadıncağız yorgunluktan ve üzüntüden bitmişti. Araba gümrük muayenesine gitti. Formaliteler ikmal edildi. Bir Volga araba ile gelen iki Bulgar ilgilisi ile tanışıldı. İşlemler tamamlanınca Bulgarlar aldıkları talimat gereği cenazeyi İstanbul’a kadar götüreceklerini ve cenaze töreninde bulunacaklarını bildirdiler. Zaten Edirne’den de beklenen ambulans gelmemişti. Nuriye hanıma herkes gelip baş sağlığı dileğinde bulunduğunu gördüm bir tek Kemal Tahir ve eşi başsağlığı dilemedi. Kemal Tahir ile birkaç arkadaşı Motelin restoranında oturup yemek söylemişlerdi. Sonra geleceklerini söylediler. Arabayla gelenler arabalarına binmeye başlamışlardı. Ben araba sahiplerine cenaze arabasının arkasında Nuriye hanımın bulunduğu arabanın onun arkasında iki Bulgar misafirin arabasının sonra kız kardeşlerinin bindiği arabanın ve diğerlerinin sırayla İstanbul’a kadar bu esas üzerinde yola devam olunacağını söyledim. Konvoy bu şekilde yola koyuldu. Ben ve Nazım, Bulgar misafirlerin arabasına bindik. Yolculuk muntazam bir şekilde devam ediyordu. İhsan Hasırcı ve İsmet Alkaya cenaze arabasının önünde oturmuşlardı. Yola koyulduk. Arada konvoyu bozmak isteyenler olsa da her şey yolunda gidiyordu. Edirne’yi geçtikten sonra beş-altı kişilik bir grubun cenaze önünde saygı duruşunda bulunduğunu gördük. Babaeski’de şehir içinde her halinden işçi olduğu anlaşılan birisinin elindeki çiçek buketini cenaze arabasındaki arkadaşlara verdiğini gördük, buketin üstündeki beyaz bant ’ta -Biz işçiler hatıran önünde saygı ile eğiliriz- yazılmıştı. Duygulandık. Çorlu’da karnı acıkanların durması nedeniyle yola bir süre yemek molası verdik. İstanbul’a gelince cenazeyi Kozlu mezarlığına teslim ettik. Sonra eve gittik. Nurer Uğurlu, Orhan Kemal’in damadı Selim ile birlikte cenaze merasiminin programını yaptık beraberce. Varılan anlaşmaya göre Nurer ve Selim merasimin mali yönüyle ilgilenirken ben de düzeni sağlayacaktım. Ertesi gün erkenden Kozlu mezarlığına gittim. Cenazeyi alıp Basınköye Orhan Kemal’in oturduğu evin önüne getirdik. Yapılan kısa bir törenden sonra katılanlar arabalarına bindiler. Yaşar Kemal ve iki arkadaşı Cağaloğlu’ndan geçip Gazeteciler Cemiyeti önünde kısa bir duraklama yapmayı önerdiler. Orhan sağlığında Cağaloğlu’nu çok severdi. Cağaloğlu’ndan geçmeyi uygun buldum ama Gazeteciler Cemiyeti önünde durmayı kabul etmedim çünkü o bina sağcıların karargâhı olan MTTB’ye çok yakındı ve aleyhte bir gösteri yapabilirlerdi. Ayrıca Orhan Kemal gazeteci değildi. Durumu Yaşar Kemal’e bildirdik. Basınköyde hareket edip Edirnekapı’dan Saraçhane istikametini takip ettik. Fatih kaymakamlığının önünde bir süre durup tabuta sarılması için bir bayrak temin ettik. Ben arabayı değiştirip Ankara’dan gelen televizyon ekibinin arabasına binmiştim. Yaşar kemalin arabası önlerdeydi. Cağaloğlu’ndan geçtikten sonra araba sola saptığını gördüm işaret ettim ama durmadılar Gazeteciler Cemiyeti önünde durdular fotolar çekildikten sonra tekrar yola devam edildi. Cami avlusu tıklım tıklımdı. Orhan’ı seven binlerce insan gelmişti. İdeolojik olarak fikirleri birbirine uymayan yüzlerce insan ortak bir dostun cenazesinde birleşmişlerdi. Çeşitli kuruluşlar elliye yakın çelenk göndermişti. Bir ara saygı duruşunda bulunma fikri ortaya atıldı. Dostları ikişer ikişer tabutun önünde saygı duruşuna geçtiler. Bu sırada devrimci gençler sol yumruklarını havaya kaldırınca fotoğraf makinelerinin flaşları ard arda patlamaya başladı. Cenazede bulunan bazı aydınlar gençlerin bu hareketini tasvip etmediklerini söyleseler de olay filan çıkmadı. Öğle namazından sonra dini tören yapıldı. Cenazenin Şişli tramvay deposuna kadar eller üstünde taşınacağını ve yürüyüşün düzgün geçmesi gerektiğini kendilerine söyledim. Devrimci gençler buna itiraz ettiler ve tabutu Zincirlikuyu’ya kadar eller üzerinde götüreceklerini söylediler. Hava sıcak yol uzundu. Aramızda yaşlı insanlar vardı yürüyemezlerdi. Tabut tramvay deposundan sonra arabaya konulacak ve öyle gidilecekti. Zincirlikuyu’ya geldik. Defin merasimi yapıldı. Celalettin Çetin daha önceden mezar başında konuşacakları tespit etmişti ama buna uyan olmadı. Karmakarışık ve sırasız konuşmalar yapıldı. Daha sonra Necati Cumalı ve Celalettin Çetin bana gelerek Edebiyatçılar Birliği olarak Bulgar misafirlere Orhan Kemal’in en sevdiği meyhanede bir yemek vermek istediklerini söylediler. Orhan Kemal, Muzaffer Buyrukçu ve benim onbeş yıldır gittiğimiz Sirkeci’deki Adana Kebap salonu ile Kumkapı’daki Yorgo’nun yerini beğenmediler. Arada bir gittiğimiz Yenikapı’daki Yakamozu kabul ettiler ve ertesi günü saat sekizde buluşmak üzere anlaştık. Ben TRT ekibinin arabasındayken ekipten bir hanım bana “Cenaze ile yakından ilgilendiğinize göre siz Orhan Kemal’in yakınısınız” demiş bende Orhan Kemal’in çok yakın arkadaşı olduğumu söyledim. İsmimi sordu ve “Bir arkadaşınız daha varmış galiba o nerede?” diye sordu. “Herhalde Cenaze merasimine gelir kendisi yazardır Muzaffer Buyrukçu...” Camide görürsem kendisiyle tanıştırmasını söyledi. Muzo ile konuşacakları varmış. Buyrukçu ile cenazede karşılaştık ve birbirimize sarılıp hıçkıra hıçkıra ağladık ve TRT bu anı kaydetti sonra bizden ertesi gün için bir randevu istediler. Orhan’la ilgili bir film tespiti yapacaklarmış. Saat 11 de Adana Kebap evinde buluşmak üzere anlaştık. Ertesi günü Kebap Evinin bahçesinde Orhan’la sık sık oturduğumuz masalardan birine oturduk. İçki ve kebap söyledik. Ekip te geldi. Muzaffer kısa bir konuşma yaptı. Garsonlarla konuştular. Oradan Cibali’deki eski oturduğu eve gittik. Evi çektiler. Muzaffer ile ben ertesi günü saat 19 sıralarında Yakamoz restoranda gittik. Bir ay kadar önce değişikliğe uğrayıp çalgılı bir yer olmuştu. Sırasıyla Hüsamettin Bozok, Haldun Taner, Ercüment Behzat Lav, Necati Cumali, Celalettin Çetin, Nurer Uğurlu ve kardeşi Uğur, Bulgar Kültür Ateşesi, Yazarlar Birliği üyesi Todor Genov ve ismini bilmediğim birkaç kişi yemekte hazır bulundu. İçkiler geldi yenildi içildi, sohbet edildi. Bir ara Todor Genov herkesten kendi el yazısı ile defterine bir şeyler yazmasını rica etti. Sonra topluca resimler çekildi. Hesabı misafirler hariç herkes arasında pay etti. Ve dostumuz Orhan Kemal'i böylece uğurlamış olduk. Talat Kılıç ('Orhan Kemal ve Muzaffer Buyrukçu ile Anılarım…' - elyazıları) NOT: Yazı ve görseller için Erdem Buyrukçu'ya teşekkürlerimizle... Gercekedebiyat.com

.jpg)
















YORUMLAR