Yobaz Batı’nın panzehiri yobaz Doğu değil / Alp Hamuroğlu

news-details
Haberler


FRANKFURT - Çalışmalarını uzun yıllardır Almanya’da sürdüren yazar-araştırmacı Alp Hamuroğlu bir süre önce yayımlanan yeni kitabında Batı ve Doğu karşıtlığını işledi. Merkezinde Türkiye’nin ve Cumhuriyet Aydınlanması’nın bulunduğu bir coğrafyadaki aydınlanma atılımının derinleştirilmesi halinde  insanlık için yeni bir çağ açılabileceğini hatırlatan Hamuroğlu, kitabından hareketle sorularımızı yanıtladı.



Kitabınızın bir güven arayışına temel sağlamak ve aydınlanmanın nasıl önemli bir hareket noktası olduğunun altını çizmek için yazıldığını söyleyebiliriz. İslam’ın Avrupa’dan tarihsel süreç içinde temizlenme çabalarını biliyoruz. Büyük ölçüde başarılı oldukları da anlaşılıyor ve hatta bugün yeni bir yeni düşman da yaratmış görünüyor Avrupa plütokrasisi: İslamcı terörizm gibi ilk bakışta gerçekten makul bir gerekçeye yaslanarak tabii… Sizce bugün İslam’ı Avrupa’dan temizlemek isteyen güçlerin bir başarı şansı var mı? Yoksa, neden yok? Yani, İslamcı olmasa da “İslamî” kültürün yaşlı kıtadan sürülmesi anlamında bir süreç neden ve hangi koşullarda mümkün olamaz?

ALP HAMUROĞLU - İlk cümlenizin yerinde bir değerlendirme olduğunu düşündüm. Doğulular olarak güvene ihtiyacımız var. Yalnız, hareket noktası olarak, aydınlanmaya devrimi de eklemek gerekiyor. Bunlar zaten birbirlerini davet ediyor. Aydınlanma devrimle birlikte olmazsa, daha doğrusu devrime varmazsa hiç anlamlı değil. Bu yüzden Aydınlanma Avrupa’da devrimle birleşmiş, Aydınlanma devrime varmıştır. Bizde de Aydınlanma devrimle birliktedir, Aydınlanma’ya devrim eşlik etmiştir. Başka türlü olmazdı.

AVRUPA’DAKİ İSLAM...

Tarihte İslam’ın Avrupa’dan atılması Hıristiyanlığın Avrupa toplumlarına verdiği bir tekçi özellikten dolayıydı, tek-din anlayışının sonucuydu. Bugün ise Avrupalıların amacı İslam’ın kendi coğrafyalarından uzaklaştırılması değil, ondan kurtulmak değil. Böyle bir şey doğru görülse de, bugünkü amacın İslam’dan arınmakla bir ilgisi yok. Bu bakımdan “İslam’ı Avrupa’dan temizlemek” güncel bir politika olmuyor.

İslam olumsuzlanıyor, hem teröristleştiriliyor, hem de terörist olarak olumsuzlamaya araç ediliyor. Düşmanlaştırılan İslam, dünyasal politikaların gereği. İslam’ın terörist örgütlerce temsil ediliyor hale getirilmesi bir ihtiyaçtı. El Kaide, El Nusra, Taliban, IŞİD, Boko Haram gibi terörist örgütleri Batılılar ortaya çıkardı, besledi, örgütledi, destekledi, kullandı ve hâlâ da çok yönlü olarak kullanıyor. Çok yönlüden kastım şu: Hem bunların vahşetine karşı Batı kamuoyunu amaçlarına alet ediyor, hem bunlara karşı “mücadele” ederek çeşitli yerlerde müdahale ve işgal haklılığı kazanıyor, hem de, (ikisi de kendisine bağlı olan) bir terörist örgüte karşı bir diğer terörist örgütü savaştırıyor. Bu son söylediğime en somut ve güncel örnek, “acımasız ve korkunç” IŞİD’de karşı “mücadele”sinde PKK’nın Suriye’deki yerel örgütlenmesi olan terörist PYD’yi “kara gücü” olarak kullanmasıdır.

Sonuçta, İslam’ın Avrupa’dan kovulması gerekmediği gibi, bugünkü şartlarda (hatta yarınki şartlarda bile) mümkün de değil. Buna karşın bütün Avrupa ülkelerinde Müslümanların daha fazla ayrımcılığa uğrayabileceğini, daha fazla dışlanabileceklerini, daha kötü şartlara itileceklerini düşünmemiz gerekiyor.

Sözünü ettiğiniz “İslami kültürün yaşlı kıtadan sürülmesi”nden ne kastettiğiniz bence çok açık değil, Müslümanların varlığına bağlı olan camiler (yalnız Almanya’da 2500 civarında) ve diğer İslami kurumlar bir kültürden ziyade örgütlenmelere karşılık geliyor. Bunların Avrupalılar için fazla bir anlamı zaten yok. İslami kültürü Avrupa geçmişte, yani tarihte reddettiği gibi, bugün de içselleştirmiş falan değil. Bu bakımdan “sürülmesi” de söz konusu olmaz.

Ancak Avrupalılar için günümüz siyasetlerine karşılık gelecek bazı sorumluluklardan söz edilebilir. Örneğin, ABD merkezli olarak desteklenen “İslami terör”le Avrupa kendisi arasına sınır çekebilir, çekmelidir. Orta Doğu “vekalet savaşları”nda başta Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin rolü olduğu, bölgenin terörist örgütlerine Avrupa devletleri tarafından silah ve eğitim verildiği bilinmektedir. Ayrıca Almanya yakın geçmişte Türkiye Cumhuriyeti’yle “hesaplaşma”sının bir yönü olarak, PKK’ya olduğu gibi, Türkiye bağlantılı gerici İslami tarikatlara da destek vermişti. “Alman İslamı”nda bunlara değinilmişti. Almanya’da protokolde yeri olan “halife” bile vardı. “Kara Ses” Cemalettin Kaplan Alman devleti nezdinde itibarlıydı vb...

MÜDAHALE MÜMKÜN

Avrupa’nın hegemon ülkesi/devleti Federal Almanya’da, kökleri Türkiye’de olan, Türkçe kullanabilen 3 milyonu aşkın insan yaşıyor. Bu insanlar sizce Avrupa tarihine nasıl bakıyor? Hazır buldukları bu öznel tarihe müdahale edebilecek güç ve iradeleri var mı gerçekten?

ALP HAMUROĞLU - Almanya’da yaşayan Türklerin çoğunun Avrupa ve Alman tarihi konusunda fazla bilgisi yok. Uyumda başarılı oldukları söylense de ilişkide oldukları insanlar ve yaşadıkları dışında fazla görgüleri ve bilgileri de bulunmuyor. Bu söylediklerim elbette yüzeysel bir genelleme, ama bu genellemeye göre, Almanya’ya toplumsal ve siyasal olarak müdahale şansımız da fazla değil. Yeni kuşaklar ayrı bir konu, ikinci ve üçüncü kuşakların olumlu etkileri on yıllardır herkesin görebileceği ölçüde ortada. Bunun elbette ivme kazanacağını ve hem Almanya, hem de Türk toplumu için büyük yararlar sağlayacağını düşünmek fazla iyimserlik değil. Gelişmenin yönü bu. Gençliğe de zaten güvenmek lazım.

Avrupamerkezcilik, bugün ve 5,5 milyon Türkiye kökenli Avrupalı için mi bir sorun, yoksa Türkiye için mi? “Batı’nın üstünlüğü” ideolojisiyle donatılmış “Yeni Avrupalılar”, özellikle de bu topluluk içindeki “Türkiye kökenliler”, nasıl bir yaşam alanında çırpınıyorlar sizce? Şunu sormak istiyoruz: Avrupamerkezciliğin karşısına bir “İslammerkezcilik” ile çıkmak ne gibi sonuçlar doğurur?

ALP HAMUROĞLU - Avrupamerkezcilik, sömürgecilikle başladı, 19’uncu yüzyılda zirvesini yaşadı, 20’nci yüzyıldan sonra Batımerkezciliğe evrildi. Hatta bu Batımerkezcilik halini almada Avrupa’nın ağırlık kaybettiğini bile söylemek mümkün. Ayrıca esas olarak 20’nci yüzyılda Batı aydınları arasında, özellikle tarih, kültür ve sosyal bilimler alanlarında Avrupa ve “Batı”yı merkeze alan anlayışlara karşı görüşler de ortaya çıktı, çok önemli çalışmalar yapıldı. Hıristiyanlığın bilim dışı dünya merkezli evren anlayışına benzeyen bu “kendini merkeze koymacılık” büyük bir sarsıntı geçirdi. Bu çalışmalara Batı dışından katkılar, hem boyutları artırdı, hem de büyük bir derinlik sağladı. Doğu devrimleri çok önemlidir. Doğulu devrimlere Doğulu aydınların eklenmesi önemli bir gerçeği su yüzüne çıkardı. Uygarlıkla Doğu ilişkisi yeniden keşfedildi. Ama bu sefer romantik ve duygusal bir temelde değil, bilim, tarih ve gelecek olarak. Kaldı ki, devrimler tarih yaparken kendi tarihlerini de yazmışlardı.

Bu arada Batımerkezciliğe en büyük darbelerden biri de Türk Devrimi’nden geldi. Cumhuriyet Devrimi, aynı zamanda bir “tarih devrimi” yapıyordu. Devrimci Cumhuriyet, 19’ncu yüzyılda Namık Kemal gibi öncülerin Avrupamerkezciliğe karşı mücadele anlayışını sürdürdü, Jön Türklerin “tarihçilik” mirasını devraldı, tarih yaparken tarih yazma bilincine sahip olduğunu kanıtladı.

Bütün bunlar şunun için önemli ve anlamlı: Avrupamerkezcilik (veya bugün Batımerkezcilik), ne Türkiye dışında yaşayan Türkler, ne de Türkiye için bir sorun; bu sorun Türklerin ve Türkiye’nin değil, dünyanın, bütün insanlığın sorunu. Ve dünyada bu sorunun belirli ölçüde üstesinden gelmiş az sayıdaki milletlerden, toplumlardan biri de biziz. Emperyalizmi savaşla ülkesinden kovmuş bir milletin, Batı’ya karşı kurtuluş savaşı vermiş bir toplumun başka coğrafyaların ve başka kültürlerin merkezliğine boyun eğmesi söz konusu olmaz.

Batı’nın üstünlüğü ideolojisi, bilinçsiz kitlelerde devam ediyor elbette, ama Batı dünyasının çıkmaz içinde olduğu, çöküşe doğru gittiği gerçeği artık o kadar çok yerde insanların karşısına çıkıyor ki, o kadar çok yazılıyor ve çiziliyor ki, ve öylesine hissediliyor ki, “Batı uygarlığı efsanesi”nin sanki sonu yaklaştı. Bu “son”un gelişini kolaylaştıran olaylar da ortaya çıkabilir, beklenmelidir.

“BİLİMMERKEZCİLİK” ESASTIR!

Avrupamerkezciliğin karşısına bir “İslammerkezcilik” ile çıkmanın sonuçları ne olur, diye soruyorsunuz, ama Avrupamerkezciliğin alternatifi İslammerkezcilik olamaz ki. Bunlar birbirlerinin yerine geçecek şeyler değil. Nasıl dünyamerkezci dünya görüşünün karşıtı ay ya da güneşi merkeze alan görüşler değilse, aynı şekilde. Dünyamerkezci görüşün alternatifi bilimdi. Batımerkezci görüşün de alternatifi bilimdir, bilimsel ve nesnel yöntemdir. Kaldı ki, Avrupamerkezcilik ne kadar yanlışsa, İslammerkezcilik de o kadar yanlış olacaktır, Batımerkezcilik ne kadar bilimsellikten uzaksa, İslammerkezcilik de o kadar bilimsellikten uzak olur. Üstelik, İslammerkezcilik, Avrupa (ya da Batı) yerine başka bir coğrafyayı koymaktan (örneğin, “Doğu”yu koymaktan) daha büyük bir yanlıştır, çünkü din odaklı, din referanslı ve dine göre uygarlık olmaz. İslammerkezciliğin karşıtı ve simetrisi Hıristiyanmerkezcilikti, ki ikisi de bilim dışıdır.

Avrupamerkezciliğin de, dünyamerkezciliğin de, insanmerkezciliğin de yerine konması gereken “bilimmerkezcilik”tir.

Belki bizim açımızdan bakarak sorabiliriz: Aydınlanma gerçekten de İslam’ı taşımıyor. İslam da zaten Aydınlanma’yı taşımıyor. Fakat sosyalistler aydınlanma düşüncesinin ve çağının çocuklarıdır, dolayısıyla anne ve babalarının (Aydınlanma) kendilerine artık ilgi göstermediğini bilirler. Sol, dinleri olmasa da, her durumda, aydınlanmayı taşımak ve onu aşarak ileriye götürmek zorunda. Bu, bugünkü Avrupa’da mümkün despotluklar/diktatörlükler gören bir Avrupacılığın, böyle bir göreve yakınlık göstermesi ve görevi yerine getirmesi mümkün olabilir mi?

ALP HAMUROĞLU - Dinlerin Aydınlanma ile, daha doğrusu akıl ve özgür düşünce ile, bilim ile bir tersliği ve uyuşmazlığı vardır. Bunun dinde reform yapılarak çözüleceği düşünülegelmiştir. Ancak dinler, kendilerinde reform yapılmasını da istemezler, reformlara direnirler. Hıristiyanlığın reform denilen bir dönem (Reformasyon) geçirdiği için olumlu bir hale gelmiş olduğuna inanılır. Bu yüzden İslam’ın da bir reform geçirmesi gerektiğinden ama bunun olamayacağından, mümkün olmadığından söz edilir. Hıristiyanlığın 16’ncı yüzyılda yaşadığı “reform”un belirli ölçülerde benzeri aslında bir İslam ülkesinde de gerçekleşti: Türkiye Cumhuriyeti’nde. Fark, buna reform adı verilmemesindeydi. Sağlayacağı yarar uzun vadede görülecektir.

Avrupa ve elbette genel anlamda Batı, devrime uzaktır, devrimden uzaklaşmıştır, hatta öyle uzaktır ki devrime karşı bir konumlanma durumundadır. Nedenleri üzerinde durmak gerekmez, sanırım bu anlaşılmaz bir şey değildir. Ama anlaşılmasında zorluk olan, aynı zamanda aydınlanmaya da uzak ve hatta karşı oluşudur. Aydınlanma ve devrim evrensel değerlerdir. Yani bütün toplumlar içindir ve bütün toplumlar için savunulması gerekir. Oysa “aydınlanmış” ve “devrim geçirmiş” Avrupa, aydınlanma ve devrimleri kendileri dışındaki “dünya”ya uygun görmemiştir. Bu yüzden Avrupalılar ve Batılılar “uygarlık” ihraç etmek isterler, ki bunun adı sömürgeciliktir, temeli Avrupamerkezciliktir, yöntemi zor ve şiddettir, “demokrasi” ihraç etmek isterler, ki bunun da adı günümüzde “Yeni Dünya Düzeni”dir, temeli Amerikan küreselleşmesidir, yöntemi ise işgallerdir, ama aydınlanma ve devrim ihraç etmek istemezler. Hatta Avrupalılar, bırakalım ihraç etmeyi, Avrupa dışındaki aydınlanma ve devrimlere karşı olmuşlardır ve onları ezmek ve önlemek istemişlerdir.




AVRUPA, TÜRKİYE AYDINLANMASI’NI İSTEMEDİ

Avrupalılar Türkiye Aydınlanması’nı beğenmemişlerdi, onaylamamışlardı, istememişlerdi; Türk Devrimi’ne ise cepheden karşıydılar, hatta Türk Devrimi’ne karşı savaşmışlardı. Bunun nedeni ve açıklaması, aydınlanma ve devrimlerdeki konumlanmalarının nasıl olduğundadır. Türkiye’deki Avrupa Aydınlanması, Avrupa’nın bıraktığı Aydınlanma’dır; Türk Devrimi, Avrupa’nın terk ettiği devrimdir. Avrupa’nın 20’nci yüzyılda Aydınlanma’ya ihtiyacı kalmamıştı, Avrupa yeterince aydınlanmıştı (!), ama Türk toplumunun Avrupa Aydınlanması’nın benzerini yaşaması gerekiyordu. Artık devrimci olmayan Avrupa, devrim geçirmişti, devrimleri geride kalmıştı, devrimleri unutulmuştu, ama Türkiye’de Büyük Fransız Devrimi’nin “Anadolu versiyonu”, “Doğu’daki tekrarı” gerçekleşiyordu.

Aydınlanma ve devrim konusundaki en önemli gerçek, bunların sonunun olmadığıdır. “Aydınlanmış” ve artık aydınlanamayacak olmuşsak, bitmişiz ve gericileşmişiz demektir; devrim bitirmiş, devrim sonuçlandırmış isek tutucu ve karşıdevrimci hale gelmişiz demektir. Batı uzun süredir böyledir.

“Dinlere göre ve dinler için yazılmış tarih doğru değildir” görüşündesiniz. Mevcut Avrupa’nın din (Hıristiyanlık) dışı bir tarih yaşayabileceğini ve yazabileceğini düşünüyor musunuz?

ALP HAMUROĞLU - Elbette; tarih, 19’ncu yüzyılda gene Avrupa’da edebi bir tür olmaktan çıkmaya, bilim haline getirilmeye başlandı. Aslında daha öncesi de var ama esas dönüm noktası, tarihsel materyalizmin temel yapılabilmesi ve bilimler-disiplinler arasında ilişkilerin gelişmesi dolayısıyla, bu dönemdedir. Büyük Fransız Devrimi’ni unutmamak lazım. Tarihçiler siyasetçi ve devlet adamıdır artık. Ve tarih, eğitime girmiş, eğitim konusu olmuştur, okullarda derstir. Kaldı ki, bütün bilimlerdeki sıçramalı gelişmeler o yüzyılla eşzamanlıdır.

20’nci yüzyılda ise, toplumsal bilim düzeyindeki Avrupa tarihçiliği akımlar ve ekoller halinde daha da ileri bir gelişme gösterdi. Biraz önce sözünü ettik, Batımerkezcilikten de kurtulan bir tarihçilik söz konusudur.

DİNLERE GÖRE TARİH YAZILMAZ!

Dinlere göre yazılan tarih bugün çok gerilerde kaldı. Büyük Fransız Devrimi sonrasında laiklik bilim dünyasının da temellerini yerinden oynatmıştı. Bundan en büyük payı belki de tarih aldı. Bugün Batı’da Hıristiyanlık için yazılmış tarih kitaplarına bilimsel anlamda herhalde hiç değer verilmiyordur.

Bizde dinimiz için yazılmış “tarih” kitaplarını, bırakalım onlara değer verip vermemeyi, onları ciddiye almak ve değerlendirmek dahi söz konusu değildir. Ayrıca çok sayıda önemli tarihbilimcimiz de var.

Avrupa tarihinin taraflı bir tarih olduğunu, kendisi dışındakiler, yani acı çektirdikleri tarafından yazılmadığının altını çiziyorsunuz. 1945-1989 arasında, özellikle Doğu Avrupa’daki sosyalist deneyimler, yerleşik Avrupa tarihini reddeden deneyimlerdi. Soğuk Savaş’ta ve 1989 sonrasında bu “öznel tarih” sizce nasıl bir gelişme gösterdi? Neleri gözlediniz?

ALP HAMUROĞLU - Soğuk Savaş döneminde Doğu Bloku dışında olan Avrupa, ABD’nin askeri, ticari, ideolojik ve kültürel işgali altındaydı. 1970’lere, 80’lere kadar olan etki, daha sonraki dönemde bazı alanlarda daha da fazlalaştı, yoğunlaştı ve önem kazandı. Hatta Avrupa etkilenmesi esas olarak o zaman oldu. Örneğin, “Amerikan tarzı”nın Almanya’da yaygınlaşması ve kökleşmesi daha çok bu dönem sonrasındaydı. Büyük bir propaganda savaşı yürütüldüğü de biliniyor. Avrupalılar, Avrupa’nın doğusunu bu şartlar altında görmek ve değerlendirmek durumundaydı. Gerilim içine sokulmuş Alman toplumu ise, doğusundaki gelişmeleri ve “Birleşme”yi bu özel psikoloji ve şartlanmalar içinde yaşayınca inanılmaz ve akıl dışı durumlar ortaya çıktı. 90 sonrasında batılı Almanlara göre “doğulu” Almanlar, “Gastarbeiter” gibi olmuştu. Doğu Bloku ülkelerine mensup insanlar adeta sömürge halklarıydı. Gelişmiş Doğu Almanya’nın “mal varlığı” yok edilmeliydi. Bütün sanayi tesisleri ve işletmeleri, eğitim sistemi, sağlık mekanizması ve hizmet sektörü intikam alınırcasına saldırıya uğradı, yapılar tahrip edildi.

Kurumların ve toprakların yağması ayrı bir vahşettir bence. Bunlardan söz edenlerin sesleri cılız kaldı. Bu olumsuz tablonun Alman tarihine nesnel olarak bu şekilde geçtiğini ve geçeceğini sanmıyorum. Utanç vericidir çünkü, hem resmi, hem de akademik tarih bakımından.

Sonuçta, muza kavuşarak ve Doğu Markı’nın Batı Markı’na eşitlenmesiyle sevindirik olan Doğu Almanların altı ay sonra akılları başlarına gelmişti. Batı Almanların ise yalnızca bir kısmının. “Bir kısım insan”ın gerçeği görmesi ne yazık ki yetmiyor. Alman yakın tarihi şimdiden “unutulmuş” durumdadır. Unutulması yararlı olduğunda tabii.

ORYANTALİZMİN KAÇINILMAZLIĞI

Oryantalizm, emperyalist Batı’nın kültürel alandaki cephesi, bir tür cephaneliği idi. Bu ilişki biçim, bugün ne durumda? Mevcut Avrupa ve oryantalizm ilişkisini siz bugün nasıl görüyorsunuz?

ALP HAMUROĞLU - Batı dünyası kendini üstün gördükçe dünyaya ve başka toplumlara aynı şekilde bakmaya devam edecektir. Bazı hastalıklar kendiliğinden geçmez. En azından hastalığı yaratan nedenin ortadan kalkması gerekir.

Siyasal olarak Türkiye gibi ülkeleri belirlemek isteyen devletler, bunun anlayışına da sahip olur.

Oryantalizm kaçınılmaz bir modaydı, eskide kaldı, şimdi başka şekiller ve adlar altında karşımıza çıkar, çıkacaktır, çıkmaktadır. Çünkü işlevseldir.

Kitabınızı toptancı bir biçimde “Batı karşıtı” olduğunu söyleyemeyiz. “1923 Projesi”nin, büyük bir aydınlanmacı atak olduğunu savunan bir yazarsınız. Bugünkü Batı Avrupa’nın egemenlerine ve egemen ideolojilerine karşı çıktığınızı gizlemiyorsunuz. “Doğu Aydınlanması”nın yol açacağı bir “Batı kırılması”, ileride nasıl bir insan tipi yaratacaktır, hem yerleşik hem de bizim gibi “Yeni Avrupalılar” açısından?... Öngörüleriniz var mı?

ALP HAMUROĞLU - Batı’nın sorgulanması ve Doğu’nun bir uygarlık olarak kendini görmesi ve göstermesi, hem yeni bir güven duygusu yaratır, hem de yeni hamlelere yol açar ve var olan gelişmeleri güçlendirir. Türkiye’de yaşanan olumlu gelişmeler her zaman yurt dışına yansımıştır. Gene öyle olur.

Türkiye’nin Doğu’nun ayağa kalkışında öncü ve belirleyici rolü olacaktır, aynı 20’nci yüzyılda olduğu gibi. (FHF)

www.avrupa-kultur.eu

Sosyal Medyada Paylaş

author

Alp Hamuroğlu

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..