Yazının kilosu kaça? Yazarlar kazanıyor mu? / M. Tanju Akad
Aslında kırk yıl içerisinde her konuda kalem oynattım. Tıp yazıları bile yazdım. Bazılarınız hatırlar. Bir zamanlar sağlık köşesi yapan Pierre Moulin adlı bir profesör vardı. Hayali bir zat tabii. Bunu her gün dış haberler servisinden bir kişi yazardı ki, sıra bana da gelirdi doğal olarak. Burada ba...
Geçen hafta Paul Auster'in Cebi Delik adlı kitabını okuyuncaya kadar Amerika'da yazarların hemen her durumda bizden daha fazla kazandıklarını düşünüyordum. Meğer böyle değilmiş. Evet, ortalama olarak daha çok kazanıyorlar, ama geçinmek için önüne gelen her işi kabul eden yazar ve çevirmenlerin, orada da sabah akşam ara vermeden çalışmak suretiyle ancak kıt kanaat geçinebildiklerini öğrenince Atlantik'in öteki yakasındaki meslektaşlarımız için üzülmediğimi söyleyemem. Aynı çileyi paylaşıyoruz. Onların avantajı bizimle mukayese edilmeyecek kadar canlı bir yayın ortamı içerisinde daha çok iş bulabilmeleridir. Ayrıca göze çarpan genç yazarları destekleyen çok sayıda vakıf ve teşvik fonu filan var. Auster, en sıkıntılı anlarında gelen 5 bin dolarlık bir teşvik parasının kendisini geçici de olsa nasıl rahatlattığını anlatıyor. Başka paralar da almış, fazla olmasa da. Bize gelince, 77 milyon nüfus için üretilen yazı miktarı, bu alana gireni daha başından sıkıntıya sokuyor. Tabii bunun istisnaları yok değil. Yabancı vakıfların gözüne girip örneğin "geçmişte ne haksızlıklar yapmışız öyle," ya da "tarihimiz yalanmış meğer" gibi birkaç şey karaladınız mı, Türkiye'de de para kapınıza kadar geliyor. Siz de gelecek sefere Ermenilerden, Kürtlerden söz edip daha çok para beklemeye başlıyorsunuz. Ama daha başka halklara yapılan zulümleri yazarsanız, hele Türklerden söz ederseniz boşuna bir şey beklemeyin. Eh! yazarlık namusunun satılık olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Eskiden de böyleymiş ama artık ayıplanmıyor. Tek fark burada. Yakın geçmişimizde başbakana yaranmaya çalışıp, bu arada "beyefendi, örtülü ödenekten biraz daha para için talimatınızı istirham ederim" mektuplarıyla ciddi para çeken yazar ve şairlerimiz olduğu ortaya çıktı. Necip Fazıl'dan söz ettiğimi bilenler anlamıştır zaten. Ama şimdi yalakalar çok bol maaşlı makamlarla ödüllendiriliyor. Auster, yazar olmanın doktor veya polis olmak gibi bir meslek seçimi olmadığını söylüyor ve devam ediyor: "Yazarlıkta seçmekten çok seçilmiş olursun ve başka bir işe yaramayacağın gerçeğini bir kez kabullenince, ömrünün sonuna kadar çetin bir yolda yürümeye hazırlıklı olman gerekir. İlahların gözdesi haline gelmedikçe (vay haline bunu bekleyenin), yazdıkların hiçbir zaman geçimini sağlayacak parayı getirmez; ve eğer başını sokacak bir yer, açlıktan ölmeyecek kadar aş istiyorsan, faturalarını ödemek için başka işler yapman gerekir. Bunu kavrıyordum, hazırlıklıydım ve yakınmıyordum." Şimdi bunları ben de çok küçükken biliyordum ama 20 yaşıma kadar bu konuda pek endişem olmamıştı doğrusu. Üniversiteyi bitirinceye kadar hiç fazla param olmadı ama hayatım ailem tarafından düzenlenmişti. Her Cumartesi mütevazı haftalığımı aksatmadan cebime koydum. Tek sorunum yeteri kadar kitap alamamaktı. Ama bunu da telafi etmenin birçok yöntemi vardı. Erişebildiğim çok iyi kütüphanelerden her hafta üçer kitap alabiliyor, iade ettiğim gün yenileri raflarda bekliyordu. Bu durumda haftada bir kitap satın alıyor, geri kalan altı kitabı kütüphanelerden tamamlıyor, böylece her gün bir kitap okuyabiliyordum. Raflarda görüp alamadığım, aklımda kalan kitapları sonraki yıllarda çoğunu sahaflardan olmak üzere tamamlamadım. Hatta bir dönem kitaplarımın çoğunu onlardan almaya başladım. Bu kez de yeni çıkan kitapları kaçırmaya başladım. Bir öyle, bir böyle derken yıllar akıp gitti. İlk yazılarımı devrimcilik uğruna meccanen yazdığım için parayı gene hiç düşünmedim. Zaten geçimimi sağlamak için başka işler yapıyordum. Yazarların geçmişlerine bakınca, tanınmış, tanınmamış birçok yazarın da böyle yapmış olduğunu görüyorsunuz. Karşılığında para kazandığım ilk yazıyı kaleme aldığımda İstanbul'a taşınmıştım. O dönemin çok satan haftalık dergilerinden birisinde yayınlandı. Maaşımın yüzde onu kadar bir para almıştım. (Bundan maaşımın az olduğu ya da telifin yüksek olduğu gibi sonuçlar çıkarmaya kalkmayın lütfen.) Aynı zamanda bir gazetede çalışıyordum ama hemen her gün bir yazım çıktığı halde ismimi koymuyorlardı. Zaten servisteki kimsenin adını koymuyorlardı. Bu arada ansiklopedilerde madde, dergilerde araştırma yazıları, arada sırada hala meccanen siyasi yazılar kaleme alıyorum. 1980'lerde çıkan her ciddi ansiklopedide az çok katkım vardır. Ama her hafta bunlardan aldığım paralarla ancak hafta sonunda dışarıda güzel bir akşam yemeği yiyebilir, birkaç tane de kitap alabilirdim üstüne. Yazarak geçinemeyeceğimi anlamış olmak hayattaki en büyük kazançlarımdan birisiydi. Bu nedenle yazılarımı hep para kazanmak için istemeden yaptığım diğer işlerden arta kalan zamanlarda kaleme aldım. Basılan ilk uzun kitabım boğaz vapurunda yazılmıştır. Geceleri evde veya öğle tatilinde gittiğim kütüphanelerde not çıkarır, vapura binince o dönemde herkesin elinde olan "bond" tipi düz çantayı masa gibi kullanarak üzerinde birkaç sayfa yazardım. Kanlıca ile Eminönü arasındaki dilenci vapurunda sabah ve akşam üçer sayfadan günde altı sayfayı tamamlıyordum ki, bu yazarların uzun vadeli ortalamasını tutturduğum anlamına geliyordu. Bu kitaptan kaç para aldığımı bile bilemiyorum. Toptan para almadım ama yayıncım her uğradığımda üç beş yüz lira verir, ya da en azından haftaya, o da olmazsa ay içinde tekrar vereceğini ifade eder ve verirdi de mutlaka. Ne var ki bunu o şekilde söylerdi ki, adeta fedakarlığı karşısında ezilir, "yok canım, önemli değil, müsait olunca bir şeyler ayarlarsanız" diyerek mahçubiyet içerisinde çıkardım. Evet, fazla para almazdım ama her sıkıştığımda ufak bir ihtiyacımı görürdü en azından. Sonra bir gün kitap çevirmemi istedi. Uzun süre reddettim. Sonra kabul ettim ve korktuğum başıma geldi. Yüzlerce makalem ve o sırada birkaç kitabım çıkmış olmasına rağmen bir anda "çevirmen" olarak anılmaya başlandım. Bunun yıkılması için en az yarım düzine daha kitabımın yayınlanması gerekti. Ne var ki yaptığım çeviri Emil Ludwig'in Napoleon biyografisiydi ve yazarın mükemmel anlatımı benim yazarlık yeteneklerimi geliştirmemde ciddi katkıda bulundu. Savaş tarihiyle ilgili birkaç kitap dışında eski bir arkadaşım Adam Smith'in Ulusların Zenginliği kitabının bir cildini çevirmemi istedi. Parayı konuşmadık. Hapisten yeni çıkmıştı ve yayınevini toparlamasına benim de bir katkım olsun istedim. Sembolik bir paraya yaptım. Her yüz sayfalık el yazmasını götürünce yüz dolar alıyordum. Altı yüz sayfa tuttu el yazımla. İyi ki yapmışım. Bunlardan kendimi en azından manen kazançlı hissederim hala. Ayrıca, ekonomi meraklılarına son bir hizmetim oldu. Ne de olsa diploma mesleğimdir. İşte böyle. Hala her gün yazıyorum. Bu gün yazmayacağım desem de bir bakmışım kendimi iş başında buluveriyorum. Alışmış kudurmuştan beterdir. Şimdi "yazar" denilince insanların aklına roman yazanlar geliyor. Ben "araştırmacı yazarım" demek de hoşuma gitmiyor. Eskiden "tüccar-terzi" diye aynı zamanda elbiselik kumaş satan terziler vardı. Onlar aklıma geliyor. Ne yazıyorsunuz diye soranlara "bir şeyler karalıyoruz işte" filan gibi belli belirsiz mırıldanıyorum. "Her işi yaparım abi" der gibi. Aslında kırk yıl içerisinde her konuda kalem oynattım. Tıp yazıları bile yazdım. Bazılarınız hatırlar. Bir zamanlar sağlık köşesi yapan Pierre Moulin adlı bir profesör vardı. Hayali bir zat tabii. Bunu her gün dış haberler servisinden bir kişi yazardı ki, sıra bana da gelirdi doğal olarak. Burada başta sebzelerin, örneğin domatesin veya maydanozun faydaları olmak üzere genel geçer öğütler yazardık. Yazın su içmeyi ihmal etmeyin mesela. Hatta bir seferinde gazete bayrak konmadı diye bir gün kapatılınca başka bir gazetedeki arkadaşlar Pierre Moulin bize geçti diye sütünü araklayalım demişler ama son anda (bu "son anda" lafı sırf heyecan için) vazgeçmişler. Zatın resmi diye konulan ise yabancı bir dergiden kesilme çok net olmayan bir kafaydı. İşte, sıramız gelince bunu da yapmadık değil. Daha neler neler yazmadı kalem tutan bu eller, akla gelen her konuda. Bazılarının, özellikle ticari işlerin geliri daha iyiydi. Ama sıradan kitap çevirirseniz bu ancak hamallıktır. Sayfa başına on lira gibi bir paradır şimdilerde. Telif kitaplarda ise ancak çok satarsa tatminkar bir para alırsınız. Onu da ancak ciddi yayınevleri hesabınıza gönderir. Diğerlerinin kaç bastığını bile bilemezsiniz. Türkiye'de her kitabınızdan kağıtçı, matbaacı, mürekkep imalatçısı, kalıpçı, mücellit, hamal, dağıtımcı ve perakendeci para kazanır ama size bir şeyler kalması ancak iyi kalpli ve dürüst yayıncıyla çalışıyorsanız mümkündür ve herkes bu konuda şanslı olamaz. Ben gene de biraz daha şanslılar arasında sayılabilirim. Kaba bir hesapla, iki düzineden fazla kitap, beş yüz civarında dergi veya derleme makalesi, bin kadar ansiklopedi maddesi ve otuz bin sayfa ticari yazı veya çeviri yaptım sanırım. Bunları niçin yaptığımı hala bilmiyorum. Kitapları ve mürekkep kokusunu çok sevdiğim için diyorum. Her hafta bir tükenmez kalem bitirirdim. Şimdi de her sene en az dört klavye eskitiyorum. Gerçekten de bu işi sevmekten başka bir nedeni olamaz. Para için olmadığı kesin. Bunun yerine ne yapsaydım, hatta limon bile satsaydım daha çok kazanabilirdim. Yazarın yevmiyesi, evlerde temizliğe gidenlerin altındadır ve bunu birçok ünlü yazarımız da ifade etmiştir. Buradan şu çıkar: Toplumumuzda kitaba olan talep, temizlikçilerin emeğine olan talepten daha azdır. Gelelim zurnanın zırt dediği noktaya. Türkiye'de kitap ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235. sıradaymış. Bir Norveçli kitaba yılda 137 dolar harcarken, bir TC vatandaşı sadece 0.45 dolar harcıyormuş ve bunun içinde çoğu da ıvır zıvır. Ve her on bin vatandaşımızın sadece biri düzenli kitap okuyormuş. Yani sadece 70 bin kişi filanmışız. Ve nüfusu 7 milyon olan Azerbaycan'da 100 bine varan baskılar söz konusu iken bizde sadece bin ila iki binle başlıyor. Çok nadiren bin baskı daha yapılıyor. Bunun birkaç istisnası var tabii. Örneğin rüya tabirleri en çok satan kitapmış. Yaa, araya bir de bundan sıkıştırsaymışım, köşeyi dönermişim yani. Kısacası Müslüman mahallesinde salyangoz satıyoruz. O zaman ağlamayacaksın kardeşim. Kendimiz yazıp kendimiz okuyoruz. 70 bin kişi aramızda vakit geçiriyoruz. Hepsi budur. Bizim yazılarımız ağır çekmiyor. Kişi başına 45 sent kitap harcamasından kağıt, yayıncı, perakendeci, matbaa, dağıtımcı, belediye payları, nakliye, vergiler vs. çıktıktan sonra kalan dört senti paylaşıyoruz (oran gerçekten budur). Ara sıra çıkan ticari işler olmasa yanmıştık. İşte bu nedenle yazılarımız hurda kağıt fiyatına bile gitmiyor. Bu koşullarda hala direnen tüm yazarlarımızı sevgi ve saygıyla selamlarım. Mehmet Tanju AkadMECCANEN YAZI!
YAZARAK GEÇİNMEK!
YAZMAYI SEVMEK
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR