Ahmet Yıldız'dan 'Anadilde eğitim' dersleri
Anasının sütü gibi helal tarihsel meşruiyeti olan bir ulus, göz göre göre hırpalanıp, aşağılanarak çökertiliyor; bir başka ulus ise meşruiyeti tartışılır her türlü çarpıtmayla kuruluyor. Siz ülkemizde Türkçe üzerine titiz davranmaktan bu denli uzaklaşılan bir dönem gördünüz mü? Örneğin, son yıllarda...
“Kürt sorunu” denen ve Türkiye’nin yaşadığını, yaşayacağını 30 yıldır deyim yerindeyse burnundan getiren bir siyasal hareketi nihayet dil üzerinden, yani “Kürtçe” üzerinden, yani asıl tartışılması gereken “nokta” üzerinden tartışmaya açtığınız için teşekkür ederim. Bu siyasal hareketin tüm ideolojik varlığını “anadil” üzerine kurguladığını düşünürsek, sorunun ilk tartışılmaya başlanması gereken yer olması açısından çok geç bile kaldık düşüncesindeyim. Sorun, M. Bedri Gültekin ve Doğu Perinçek’in açtığı “dil” temelinde tartışılmalıdır. Zaten Kürt siyasası ve destekçileri de kaynağını “Wilson”dan alan “anadil” kutsallığı üzerinden hareket etmektedirler. Bu soruyu yanıtlamadan önce, kıyılarımıza, dağlarımıza, en güzel ovalarımıza ortak ettiğimiz, ulusun ortağı yaparak soyumuzdan bile vaz geçtiğimiz, kardeş bilerek her şeyde eşit kıldığımız Kürtler gerçekte kimdir? Nereden gelip nereye giderler? Bunu sormalıyız. Türklerin, Ermenilerin, Farsların, Arapların kim olduklarını, nereden gelip nereye gittiklerini tarihte bıraktıkları on binlerce kültürel izden, tarihi belgeden bilebiliyoruz. Ancak Kürt kardeşlerimizin nereden geldiklerine, “Mezopotamya’nın kadim halkı” olduklarını iddia ediyor oldukları halde burada ne gibi kalıcı izler bıraktıklarının tarih bilgisine ne yazık ki sahip değiliz. Tarihe, Kürtçe dualı bir çeşmeyi bile bırakmayı çok görmüşlerdir. Şöyle ya da böyle başka bir soydan olduğu açık bir halkın bir ulus içinde diğer bir halkla yaşamak istememesini anlayışla tartışabilirsiniz. Ancak bir takım tarihi çarpıtmalar, ırkçılığa varacak denli dil fetişizmi ve uydurma menkıbeler üzerinden, uluslaşma süreci içindeki, üstelik ortağı olduğunuz kardeş bir halkın kurduğu ulusal devleti paramparça edecek denli düşmanca mülahazalarla “sorun”un dayatılmasıyla karşı karşıyayız. Ayrıca, ulus kurmak için yola çıkarken kurucu büyük halk, size öneri sunmuş ve siz, “birlikteyiz” demişseniz (Erzurum Kongresi), sizinle her şeyini paylaşan bu kurucu halkı yıllar sonra da olsa yarıda bırakma hakkınız meşru değildir. Çünkü uluslaşma yolunda “transformasyon”a girilmiştir; artık ayrılmak, görüldüğü gibi etle tırnağı ayırmak kadar acı verici olacak; büyük bir olasılıkla her iki taraf için son, felaket olacaktır. Muzaffer İlhan Erdost’un sözüyle bu işin sonunda “Kürtler gerçeği anlayıp Türklerden yardım eli aradıklarında, onlara yardım edecek Türk halkı bulamayacaklar; çünkü onlar da ulustan etnik topluluğa dönmüş olacaklar.” Bir sorunu hangi kavramlarla tanımlayıp tartışacağınız önemlidir. Sorunu, emperyalizmle içli dışlı tarikat ehlinin elinden Türk solu 1970’lerden sonra almış, ancak “Sol” yayınlarının açtığı pencereden –ki Türkiye için önemli bir yayıncılık işlevi görmüş, bedel ödemiştir– tartışmıştır. Bu ezber-kabul, özellikle Lenin’in “Ulusların Kaderini Tayin Hakkı” adıyla ülkemizde yayınlanan kitabı üzerinden olmuştur. (FKP tarafından Lenin’in muhtelif yazılarından derlenmiş bu kitabın asıl adı “Proletarya Enternasyonalizmi ve Ulusal Sorun Politikaları” diye çevirebileceğimiz “Question de la Politique Nationale et de L’internationalisme Proletarien”dir; Türkçe’ye, –ne yazık ki– Wilson prensiplerini çağrıştıran bir adla çevrilmiştir.) Bu sorunu, bir tek kitap üzerinden tartışarak aşmak olanaklı değildir. Türkiye sosyalist solu, Cumhuriyetin kuruluş dönemindeki Kürt isyanları karşısında sessiz kalmış, hatta devletten yana bir tutum takınmasında, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş şartlarına ve kurucu ilkelerine olumlu duygularla yaklaşımı neden olmuştur. Sosyalistler çürümekte olan gerici, feodal imparatorluğun enkazı içinden doğmuş ve emperyalizme karşı verilen bağımsızlık mücadelesiyle kendini var etmiş bu devleti Kürtlere hatta bizatihi sosyalistlere karşı takındığı baskıcı tutuma rağmen tarihsel açıdan ilerici bir adım olarak görmüş ve olumlamışlardır. Üstelik başta İngiltere olmak üzere dönemin emperyalist aktörlerinin giriştikleri kışkırtmaların Kürt isyanlarındaki katalizör etkisi, solun olumsuz tutumunu daha da pekiştirmiş, öyle ki, aynı olumsuz tutum, III. Enternasyonalin yaklaşımına da hâkim olmuştur. Bölgede yaşayan emekçi Kürt halkı, AKP ve PKK tahakkümünden, yani emperyalizmin bölge politikalarının baskısından kurtulsa, böyle bir sorun çıkarmayacak denli Anadolu kültürü almış, olgun bir halktır. Sorun emperyalizmin ve İsrail’in bölge politikalarından bağımsız davranıp davranamama ve Türkiye’nin bir İran, bir Mısır, bir Rusya gibi meşru haklarına sahip çıkıp çık(a)mama sorunudur. Kürtlerin bu bölgede Türkler kadar yeni olduklarını düşünüyorum. Hatta daha yenidir. Bu bölgede Hristiyan Kürtlere rastlamamamız bile açıklanması gereken bir durumdur. 70’lerde Cemal Süreya’nın çevirdiği Kürtler adlı bir kitap vardı. Onun girişinde de “Kürtlerin nereden geldikleri belli değildir” diye yazar. Ben, tarih seven bir yazar olarak –ki son iki öykü kitabımın adı “Genç Kyros’un Yazgısı” ve “Nizamülmülk’ün Öldürülüşü”dür– bir halkı tanımak, bir halkın tarihsel derinliğini ölçmek için, onun diline bakmamız gerektiği görüşüne katılıyorum. Türkleri Türk yapan ya da Türkiye Cumhuriyetini güçlü yapan aslında Türkçenin gücüdür. Orhun Yazıtları, Divanü Lügat-it Türk başlı başına bir “olay”dır. Burada vurgulamak istediğim dizgesel bir dil olarak Türçe’nin dilbilgisel yapısının mükemmelliği ve yaşayabilme yeteneğidir. Kürtler Mezopotamya’nın “kadim” halklarından olmadığı gibi dilleri de bir Türkçe, bir Ermenice, bir Gürcüce kadar sağlam bir dil değildir. İnternete girin bakın, Webster sözlüğü dahil Dünya dil ağacı krokisi içinde Farsça’nın bir kolu olarak Afğanistan dalında Beluci diliyle yan yana en ince uç yapraktadır. Rusların yüz yılı geçkindir vaad ettiği Kürtçe etimolojik sözlük hala yazılmayı bekliyor; Rus bilim adamları nedense bunu başaramadılar. Başaramadılar çünkü Barzani de başaramadı Nezdal da başaramıyor, PKK de başaramıyor. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı ve ana muhalefet partisi başkanı bunu başaracağına pek inanıyor! Barzani’nin elini tutan mı var? Eğitimi bir türlü Kürtçe başlatamıyor. Bir dil sağlam bir temelde güçlü bir dilse halk o dili yaşatır. Kürtçe tarih boyunca hiçbir zorlamayla karşılaşmamıştır. Oysa Türkçe bin yıldır baskı ve saldırı altındaydı. Örneğin TC’ye kadar Türkçe’yi resmi olarak kabul etmiş bir devlet de yoktur. En büyük Türkçe düşmanı, Osmanlı devletiydi. İstanbul’da Türkçe şiir yazmak neredeyse yasaktı. Türkçe, Yunus’la, Pir Sultan’la halk dilinde yaşamış ve bugüne dek dipdiri gelebilmiştir. Oysa Osmanlı’da Kürtçe konuşmak alabildiğine özgürdü. Kürtçe bir halk türküsünün dahi olmadığını söylesem belki şaşıracaksınız. Türkmenlerden alınmışları saymazsak gerçek Kürt halk türküsü bildiğim kadarıyla 1930’lardaki derleme salgını sırasında 5 adet ancak bulunabilmiş ve CHP’nin dergisinde yayınlanmıştır. Bugünkü Kürt kökenli sanatçıların Kürtçe söyleyebildikleri tüm şarkıların yeni besteler olduğunu biraz dikkat edince anlayabilirsiniz. Belki tuhaf şeyler söylüyorum ama bütün bunları konuşmak zorundayız. BM’nin verilerinde 6 bin küsur dil varlığından söz edilmektedir. Ancak bunların çoğu bilim/edebiyat/hukuk dili olmaktan uzaktır. Bu ayıp bir şey de değildir. Irkçılık olur, bir dili aşağılamak olur, birlikte yaşadığımız kardeşlerimizi rencide ederiz diye imtina ettiğimiz gerçekleri ne gizleme, ne görmezden gelme lüksümüz artık kalmamıştır. Anadolu’da “Ermeni sorunu”ndan çok daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Etnik ırkçılığın en şiddetlisiyle, yüz yılın başındaki gibi emperyalizmin ve gericiliğin ittifakıyla yelkenlerini şişirmiş her türlü yalan ve insafsızlıkla yol alan büyük bir saldırı altındayız. Bugün sormadığımız her soru yarın büyük bir sorun olarak önümüze çıkacaktır. Emperyalizm taşa bile can verir, bir ulus kurar. Ama o ulus yaşayamaz; o halk çağdaş bilim ve sanat eğitiminden nasibini alamaz. Kürtçe eğitim istemek Kürtlere yapılacak en büyük kötülüktür. “Dil”leri, bir ulus kurmak için gerekli bilim yapma/sanat yapma özellikleri taşımayan halk-lar, bir ulus kuramaz, yaşatamaz. Dili ulusal yapan özellik, dilsel dizgenin özgül ve özgün yapısıdır. Alman filozof ve dilbilimcisi Wilhelm von Humboldt (1767-1835)'un "dil, ulusun içyapısıyla bağlantılıdır" sözünü anımsamak gerekir. Çünkü dil, ulusal duygunun beşiğidir. Kürtçe’nin “özgün” ve “özgül” bir dizgesel dil olup olmadığı tartışması yapılmalıdır. Çünkü işte tam da bu açıdan sorunludur. Türkiye’de yaşadığımız ve “çözüm süreci” denen şeyle yapılmak istenen Kürtleri özgür, bayındır kılmak değil, Türkiye’yi bu çekiçle dağıtmaktır. Asıl amaç bu oldu bittidir. CIA’cı Paul Hanze, Türkiye'de “ulus-devletin” ve laikliğin eskidiğini, ılımlı islamla da modern olunabileceğini, Atatürkçü “azınlık” anlayışının –yalnızca Müslüman olmayanların azınlık kabul edilmesinin– bırakılması, Ortadoğu’da devletlerin etnik, dinsel ve dilsel topluluklara ayrıştırılarak ulus-devlet yerine, Osmanlı “millet” modelinin uygulanmasının gerektiğini 1993 yılında yayınladığı “Türkiye'nin Yeni Jeopolitiği”nde yazmış ve Türkiye kamuoyunda tartıştırmıştı. Bugünkü “çözüm süreci” dedikleri kavram işte bu politikaların yapısallaştırılması sonucu olgunlaşan meyvesidir; federasyon ve İslam devleti anayasasıyla taçlandıracaklardır. Önümüzde hazırlandıkları süreç budur. Oysa emperyalizmin “çözüm”lerinin kuyruğunda kardeşlerinin ülkelerini bölerek ayrılanlar yüzyıllar boyunca husumet içinde yaşamışlardır. Bakın Hindistan’dan ayrılanlara, bakın Ortadoğu’da çizilmiş sınırlara ve gidilen “süreç!”e! Yani, sorunun kaynağı içerdeki bir takım “anadil eğitimi” ya da diğer “demokratikleşme” eksikliklerini çoktan aşmıştır; sorun emperyalizmdir, emperyalizmin bölge politikalarıdır, Asya’ya yönelik uzun vadeli planları gereği burada bir sağlam durak istemesidir; BOP’dur! Bütün uluslar, hukuk ve güvenlik bürokrasisiyle ve buna eklenmiş vatandaşlık bilinci üzerinde var olurlar. Bizde önce hukuk ve güvenlik bürokrasisi (ordu/polis-hukuk) arasında rabıtayı kestiler; onları avladılar. (Mısır buna izin vermedi!) Vatandaşta da ulusuna sahip çıkma duyarlılığını gösteren % 25’lik CHP tabanını dumura uğratma faaliyetine YCHP’yle çalışıyorlar. Kısacası, anasının sütü gibi helal tarihsel meşruiyeti olan bir ulus, göz göre göre hırpalanıp, aşağılanarak çökertiliyor; bir başka ulus ise meşruiyeti tartışılır her türlü çarpıtmayla kuruluyor. Siz ülkemizde Türkçe üzerine titiz davranmaktan bu denli uzaklaşılan bir dönem gördünüz mü? Örneğin, son yıllarda, Türçe’yi kullan(a)mayan, amuda kaldıran edebiyatçılarla doludur ülkemiz. Halkımızın şairi yazarı var mıdır? Çok kötü durumdayız. Kendisine Türküm diyen 60 milyon küsür emekçi halkın gelecek on yıl, otuz yıl, elli yıl sonra bu ülkede ne olacağı konusunda bir projeksiyon, bir tartışma görüyor musunuz? Televizyonlara bakınca meğer ne kadar Kürt varmış bu ülkede diyorsunuz. Türk halkı hiç bu dönemde olduğu gibi aydınsız kalmamıştır. Türk halkı entelejansiyasız bırakılmak istenmektedir. Falih Rıfkı Atay, Batış Yılları’nda “Allah bir daha böyle yıllar yaşatmasın” demişti. Ne yazık ki o yıllara geldik. Artuklu Üniversitesi’ne ben Kürtçe’nin dizgesel bir dil olup olmadığını, dilbilgisel yapısını incelemelerini öneriyorum. Kürtçe’de kaç sözcük var? Bir sayfa Kürtçe yazıda Arapça, Farsça ve Türkçe sözcüklerin oranı kaç tanedir. Geriye Kürtçe dedikleri kaç sözcük kalmaktadır. Bu Kürtçe sözcüklerin kök/ek, özne/yüklem konumları nedir? Bunları bilim insanlarının araştırması gerekmez mi? Burada, tam bu çalışmalara başlamışken rahmetli olan, “Kürt Jargonu Üstüne Bir Deneme” adlı yayınlanmamış kitabın yazarı Hüseyin Kılıç’ı anmak istiyorum. Kılıç, kitabında, Musa Anter’le olan bir tartışmasından yola çıkarak, Kürtçe’nin, kuralları olan dizgesel bir dil değil, tıpkı Osmanlıca gibi “jargon” bir dil olduğunu savlamıştı. Kılıç, Kürtçe’yi varlığı belirlenmemiş ufo’lara benzetmiş: “Bir dilde, onu oluşturan bütün öğeler birbiriyle sıkı sıkıya bağıntılıdır. Yoksa ne yelpazeler oluşturulabilir, ne kurucu terimler doğurulabilir, ne diyagramlar yaratılabilir, ne dilbilgisi sınıfları geliştirilebilir, ne gerekli sözcükler üretilebilir, ne öğrenme süreci kolaylaştırılabilir, ne doğru dürüst iletişim kurulabilir, ne dilsel gelişmeler sağlanabilir, ne dizge var edilebilir ve ne de yaratıcı düşünceye ulaşılabilir... "Bütün bunları gerçekleştiremeyen bir oluşuma da dil denemez. Dil, düşünceyi üreten, üretilen düşünceyi taşıyan, insanlar arasındaki iletişimi sağlayan, tüm öğeleri birbiriyle bağıntılı bir dilbilgisi kavramı içinde örgütlenmiş bulunan sesli ya da yazılı simgeler dizgesidir. "Yani dil, başka her şeyden önce, kendine özgü bir Dizge'dir." Dil dizgesi, tıpkı matematik dizgesi gibi insanoğlunun yarattığı en önemli, en görkemli, en yetkin, en karmaşık dizgelerden biri olduğu için bu yönüyle ancak ve –anadilde rüya görememe mugalatalarıyla değil– ancak bilimsel düşünceyle kavranabilir. Bence tartışmayı Hüseyin Kılıç’ın tezleriyle, bir “dil” olarak Kürtçe’nin “dizgesel” bir dil olup olmadığı üzerinde derinleştirmek Türk aydınının ve bilim insanlarının bir görevi olmalıdır. (Türk Dil Kurumu’ndan bir şey beklemeyin; onlar Kürtçe sözlük hazırlamakla meşguller!) Bütün bunları yüz yüze tartıştığımız Kürt milliyetçileri en sonu, “Tamam dilimiz böyledir, haklısınız; ama biz sizinle yaşamak istemiyoruz!” diyorlar. O zaman ne yapılmalıdır? Ahmet Yıldız (Aydınlık, 22 Eylül 2014)Kürtçe’nin bilim ve kültür dili açısından tartışılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bir yazar olarak Kürtçe üzerine ne düşünüyorsunuz?
'Kürt sorunu' diye bir sorun yok mu?
Kürtçe Mezopotamya’nın “kadim” dillerinden değil midir?
Ama Kürtçe’nin gelişememesi yüz yıllardır baskı altında kalmasından değil mi?
Kürtçe, bir ulus kuramaz mı?
Kürtçe dilbilgisi açısından sorunlu mudur?
YORUMLAR