Kırk yaşından sonra nasıl ki futbola başlamaya fiziki güç elvermezse, şiir yazmak için de o zamana dek edilemeyen birikim ve aşınan duyarlılık yeterli olmaz.

Ramazan Teknikel dostum, Facebook sayfasında şu notu paylaştı bugün: “Dün Konur’da öykü yazarı bir arkadaşla söyleşiyorduk. Söz döndü dolaştı son yıllardaki şair enflasyonuna geldi. ‘Eskiden evler tek katlı ya da iki katlıydı, her evin önünde biraz da bahçesi olurdu. İnsanlar emekli olunca bahçelerinde tere, nane, maydanoz gibi şeyler yetiştirirler, zamanlarını öyle değerlendirirlerdi.’ dedi ve ekledi: ‘N'apsınlar şimdilerde öyle bir şansları olmayınca onlar da oturup şiir yazmaya çalışıyorlar; sonra da emekli maaşlarından biriktirip şiir kitabı çıkarıyorlar. Şimdilerde öyle bir şansları olsa kırkından ellisinden sonra ne diye yazmaya kalkışsınlar, oturur bahçeleriyle uğraşırlar...”

Bu sözler, 30 Mayıs 2010’da günlüğüme not düştüğüm şu satırları anımsattı bana; şimdi onu sizlerle paylaşıyorum: “Cemal Süreya, sanırım, insanın orta yaşlarında duyarlıklarının yıpranmaya başladığını düşünerek, “Kırk yaşından sonra şair olunmaz” derdi dost sohbetlerinde. Bu görüşünü belki yazmıştı da, şimdi anımsamıyorum. Şiirle ilgilenen herkes bilir; şiir duyarlılıklarla, sezgilerle yazılır bir anlamda, ama bu yeteneklere sahip olmak da yetmez şair olmak için. Şiir insandan büyük bir birikim edinmesini, dolayısıyla ömrünün tamamını kendisine vermesini ister. “Şiir kuma kabul etmez!” sözü de bu nedenle söylenmiş olsa gerek. Belirtmeye çalıştığım buna benzer görüşlerin sahibi olan Cemal Süreya, bugünkü şiir piyasamızı(!) görse herhalde çok üzülürdü, ama kahkahayı da basardı diye düşünüyorum.

* * *

Bundan epeyce bir süre önceydi, İzmir’de açılan yerel kitap fuarlarından birinde arkadaşlarla sohbet ederken, koltuğunun altında, bildiğimiz şiir kitaplarından epeyce oylumlu kitaplarla dolaşan bir beyefendi geldi yanımıza ve sohbetimize katıldı. O sırada öğrendik ki, adamcağız, altmış yaşlarındayken eşini yitirdikten sonra üzüntüsünden şair olmuş! Olur ya, adam yine de bir gayret göstermiş ve önceden de kimi birikimleri olduğundan şiir yazmaya başlamıştır. Ama ne gezer? Hangi kitapları okuduğu, bizden ve dünyadan hangi şairleri bildiği gibi sorular sorulduysa da kendisine hiçbirine yanıt alınamadı.

Hadi diyelim ki o adamcağızın ‘dertleri derya olmuş’tu da söyletmişti kendisini. Ama son yıllarda, bu alanda çok daha garip şeyler olmaya başladı: Yaşını başını aldıktan, işinden emekli olduktan sonra, yani menopoz ve andropoz dönenlerinde şair, yazar, ressam olanlar türedi. Hatta bu olanağı(!) değerlendirmesini becerenler, parasını sahibinden alarak açtıkları sergilerden, bastıkları kitaplardan kazandıklarıyla mal mülk sahibi oldular. Çok ayıp, çünkü yolunu bulan bu insanların içinde şair ve sanatçılar da var.

* * *

Öte yandan, menopoz ve andropoz döneminde ortaya çıkan şairler tanıdıkları eski şairlere kitaplarını imzaladıktan bir hafta, on gün sonra telefonu açıp; “Üstadım kitabımı okudunuz mu, imgelerimi nasıl buldunuz?” diye sorma cehaletini gösteriyorlar çekinmeden. Sanki imge şiir bütünlüğünün dışında bir başka şeydir. Geçenlerde, onlardan bir hanımefendi bir şair arkadaşımıza kitabı hakkındaki görüşlerini sorup payını aldıktan sonra; “Ben kitabım için bir şeyler yazacağınızı düşünmüştüm, demek ki yazmayacaksınız.” dedi. 

Ömrünün elli yılını şiire vermiş olan şair/yazar arkadaşımızın yanıtı, “Bir kitap için yazı yazmayı o kadar ucuz mu sandınız? Size ‘günaydın’ desem de bundan sonra yararı olmaz, kusura bakmayın.” oldu

Ramazan’ın öykü yazarı arkadaşı haklı, evlerin birer küçük bahçesi bulunsa, bugünkü şair enflasyonunu yaşamayacaktık. Kuşkusuz öykücü enflasyonu da olmayacaktı.

Kırk yaşından sonra nasıl ki futbola başlamaya fiziki güç elvermezse, şiir yazmak için de o zamana dek edilemeyen birikim ve aşınan duyarlılık yeterli olmaz.

Hüseyin Atabaş
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)