Giyotine vurulan Beyaz Gül / Selçuk Ülger
Güneşli, enfes bir gün ve ben göçmek zorundayım. Fakat şu anda, savaş alanlarında sayısız gencin umut dolu yaşamları bir bir söndürülmekte... Ölümümüzle, binlerce insanı sarsıp uyandıracaksak eğer, yaşamamızın ne önemi olabilir ki!.. (Sophie Scholl)
DURUŞMA SONU Faşist Halk Mahkemesi’nin vatana ihanet suçundan yargılayıp yıldırım hızıyla ölüm cezasına çarptırdığı üç genç, Münih Adalet Sarayı’nın 253 numaralı salonundan yaka paça çıkartılıp, aynı gün, başları giyotine vurulmak üzere Stadelheim Cezaevi’ne götürüldüler. Gençlerin, duruşma salonunda, dört gün süren Gestapo sorgusundaki gibi dik duruşları, bu önemli davaya bakmak için Berlin’den Münih’e getirtilen ve verdiği üç bine yakın idam kararıyla Almanya tarihine, “Hitler’in kanlı hakimi” diye geçen Mahkeme Başkanı Roland Freisler’i çileden çıkarmıştı. Hâkim Freisler, sanık sandalyesindeki gençlere duruşma boyunca gırtlağı patlarcasına hakaretler yağdırmış, öfkesini bağırarak dindiremediği anlarda ise, savcının görevini de üstlenerek, sanıklara art arda kışkırtıcı sorularla saldırmaya devam etmişti. Gençlerin soğukkanlılık içinde verdiği bilinç dolu yanıtlar güdümlü mahkeme heyeti tarafından hiç dikkate alınmamış, duruşma kayıtlarına geçmekten öte hiçbir işe yaramamıştı... Ölüme mahkûm edilen gençlerden, Ludwig Maximilian Üniversitesi’nde biyoloji ve felsefe okuyan Sophie Scholl 21, tıp öğrencisi ağabeyi Hans Scholl ve ağabeyinin sınıf arkadaşı Christoph Probst ise 24 yaşındaydılar... Yaz ve yarıyıl tatillerinde bütün tıp öğrencileri, Wehrmacht’ın Sıhhiye Bölüğü’nde görev yapmak zorundalardı. Hans Scholl ve Christoph Probst da yaralı askerlerin tedavisi için savaşın tüm şiddetiyle sürdüğü Doğu Cephesinde görevlendirilmişlerdi. Toplama kamplarında Nazilerin işlediği toplu kıyımlara ve on binlerce Alman askerinin Hitler'in gerçekleşemeyecek hayallleri uğruna bile bile nasıl ölüme yollandığına bu görevleri sırasında tanık olmuşlardı... Münih’e geri döndüklerinde, Hitler diktatörlüğün ülkeyi bir felakete sürüklediğinden hâlâ habersiz olan ya da savaşın büyük yıkımlarını görmezden gelecek kadar afyonlanmış Alman halkını uyandırmak amacıyla harekete geçmişlerdi... Hans Scholl ve arkadaşları büyük bir gizlilik içinde, Scholl Kardeşlerin oturduğu Franz Josef Caddesi, 13 No’lu binanın arkasındaki bodrum katında “Beyaz Gül” adını verdikleri, şiddet içermeyen, pasif bir direniş örgütü kurmuşlarlardı. İmece yöntemiyle kaleme aldıkları bildirileri binbir güçlük içinde çoğaltıp, Münih'te ve diğer bazı büyük kentlerde değişik yöntemlerle el altından dağıtmayı başarmışlardı... Bir yıl içinde, yüreklere seslenen yalınlıkta kaleme alınmış, altında “Beyaz Gül” imzası olan beş ayrı bildiri hazırlamışlardı. Okuyanları derinden sarsan bu bildiriler bütün Almanya'da çok ses getirmişti. Apartman kapılarına, otobüs duraklarına, posta kutularına gizlice bırakılan ve hızla elden ele dolaşan bildirilerle küplere binen Gestapo, bütün üniversitelere “gizlidir” damgalı mektuplar yollayıp, rektörden hademeye kadar bütün görevlilere, bu bildirilerin öznelerinin bir an önce yakalanmaları için kendileriyle acilen işbirliğine geçmelerini emretmiş ve başta Münih olmak üzere birçok üniversitede yoğun bir sürek avı başlatmıştı... Bildirilerin azımsanmayacak bölümü, telefon rehberlerinden rasgele seçilmiş adreslere posta yoluyla ulaştırıldığından, postane memurları bile, postaneye sıkça gelenlerin, fazlaca posta pulu satın alanların izlemeleri ve hızla ihbar edilmeleri yönünde emirler almışlardı... 18 Şubat 1942, saat 11.45’te okudukları üniversitenin ana binasında, altıncı bildirinin çantalarında kalan kısmını geri götürmeye içleri elvermeyen ve herkes dersteyken bildirileri koridorlara, merdivenlere öbek öbek alelacele bırakan Scholl kardeşler, kendilerini sinsice takip eden okul hademesi Jakob Schmid tarafından yakalanmışlardı... Bilim üreten bütün akademilerin sistemli bir şekilde Hitler rejiminin emrine geçmesinde öncü rol üstlemiş ve Nazi Partisindeki etkin görevleri nedeniyle genç yaşında tarihi Maximilian Üniversitesi'nin rektörlüğüne atanmış Prof. Walter Wüst, ele geçirdikleri başarılı iki öğrenci kardeşi büyük bir gururla Gestapo'ya teslim etmişti... STADELHEİM CEZAEVİ KAPISINDA Kızları Sophie ve oğulları Hans ile vedalaşmaları için verilen birkaç dakikalık süre, yaşamlarının en acı anıydı baba Robert ve anne Lina Scholl için. Kederli karı koca, cezaevi görevlilerinin denetimi altında, tel örgülerle çevrili zırhlı ziyaretçi kapısından birbirine tutunarak ağır adımlarla dışarıya çıktılar. Onları kapıda Sophie’nin nişanlısı Yüzbaşı Fritz Hartnagel karşıladı. Cezaevi kapısında sımsıkı kucaklaşıp, bir süre sessizce ağladılar... Cezaevi müdürü, ikindiüstü cezaları infaz edilecek gençlerin cenaze işlemlerinin nasıl yürütüleceğini bildiren yazılı talimatı baba Scholl’e iletmişti. Cenazeler, cezaevinin hemen yanındaki Perlacher Forst Mezarlığında toprağa verilecekti. Mezarlık görevlileri, gençler için yan yana üç mezar yeri kazmaya başlamışlardı bile... Scholl çifti ve Fritz, cezaevi ile mezarlık arasındaki tenha yolun kenarında, kış güneşi düşmüş bir banka oturdular. Ve umarsızlığın o ağır sessizliğine büründüler... Stalingrad Cephesi’nde kucağında can veren yüzlerce asker arkadaşının acısına şimdi nişanlısının acısını ekleyecekti Yüzbaşı Fritz. Yanıbaşındaki cezaevinin soğuk bir hücresinde yaklaşan ölümünü bekleyen biricik Sophie’sinin, az önceki görüşmede annesine, babasına söylediği son sözleri ne olmuştu acaba? Birkaç kez niyetlense de, başları önlerine düşmüş, dalgın gözlerini birbirlerinden bile kaçıran Scholl çiftine bunu sormaya cesaret edemedi. Fakat, uzun bir suskunluktan sonra baba Scholl kendiliğinden konuşmaya başladı: “Onlara sımsıkı sarıldım ve sizinle gurur duyuyorum, yaptıklarınızla tarihe geçeceksiniz!” dedim. “Çocuklarımın, bu kötü yazgılarını bile büyük bir inanç içinde kabullenişlerine hayran kaldım. Her zamanki gibi dimdikti başları. Hans, ‘Anneciğim, babacığım,Tüm şiddete rağmen, dimdik ayakta kalabilmek!’ der Goethe. Unutmayın, siz de dimdik ayakta kalmayı başarmalısınız! Yaptıklarımız doğruydu. Biz hiç pişman değiliz!' dedi ayrılırken...” Bay Scholl gözyaşlarına boğuldu, anlatacaklarının ardını getiremedi. Yol boyunca sıralanan çıplak ağaçlara çevirdi başını. Biraz sonra sözü anne Scholl aldı. Sophie’nin son sözlerini Fritz’in bilmek istediğini duyumsadığı için belki de, sadece kızıyla vedalaşma anını anlattı: “Kendime onlarca kez söz vermiştim. Kızımın önünde ağlamayacaktım. Fakat küçük Sophie’mi solgun yüzüyle birden karşımda görünce, sözümü tutamadım... Fakat, o gözyaşlarını içine akıttı, ağlamadı. Bizden daha güçlüydü. Bizi, her zaman olduğu gibi, ölüme giderken de üzmek istemedi benim sevgili küçük Sophie'm! ‘Evimizin merdivenlerinde artık seni karşılayamayacağım kızım’ dedim ona. ‘Cennetin en güzel yerinde yeniden buluşacağız anneciğim, üzülme!.. Fritz’ime selamlar götür. O da üzülmesin! dedi. Ve onu birden kollarımızın arasından çekip götürdüler...” Hıçkırıklara boğulan anne Scholl'ün soğuk ellerini avucuna aldı Fritz. Stalingrad'ta parçalanmış cesetler arasında geçen kâbus dolu savaşın katılaştırdığını sandığı yüreği, şimdi sol tarafında derin bir üzüntüyle çarpıyordu. Tüylü paltosuna gömdüğü başını usulca kaldırdı. O da, Askeri üniformasının altında ilk kez açıktan ağlıyordu. Sophie’sinden aldığı son mektup paltosunun iç cebindeydi. Bir hafta önce askeri hastanede ateşler içinde kıvranırken eline tutuşturdukları bu mektubu, son dört gecedir belki yüzlerce kez okumuştu. İki kuru yaprak yapıştırmıştı kısa mektubunun üst köşesine sevgili Sophie'si. “Sevgili Fritz’im, 16 Şubat 1943, Münih Dün çiçekçiden satın aldığım üstü eflatun çiçeklerle yüklü, olağanüstü güzellikteki dal parçası, önümdeki yazı masamda, pencereden düşen gün ışığı altında salına salına dans edip durmakta. Yüreğime ve gözlerime dolan sevincin coşkusuyla şu an en büyük dileğim; bu güzelim çiçekler solmadan bir an önce geri gelmen... Ne zaman geleceksin? İlk mektubum sana adres yanlışlığı yüzünden ulaşmamış. Şimdiki yazdığım adres yeterlidir umarım. En iyisi senden bir mektup alasıya kadar beklemek. Geçenlerde (Wilhelm) Geyer ile burada ona ait resimlerin bir sergisini açtık. Onunla çok sık buluşuyoruz. Onun sıcak dostluğu insanı dinginleştiriyor. Ne yazık! Sana bunları mektupta yazmak yerine, yanımda olmanı, bu güzel anları seninle birlikte yaşamayı isterdim oysa. Yakında dönmen ve her şeye bıraktığımız yerden başlamak umuduyla. Sophie’n sana çok çok selamlar yolluyor...” SONSUZLUKTA BULUŞMAK ÜZERE Vicdanının sesine yenik düşen kadın gardiyan, “Kurallara aykırı ama...” diyerek Sophie’yi hücresinden emredilen saatten biraz erken çıkardı. Eline bir sigara ve kibrit tutuşturup demir parmaklıklar ardındaki bekleme odasına, ayakta sessizce yan yana duran Hans ve Christoph’un yanına getirdi. Bu son birkaç dakikayı onlara vedalaşmaları için tanımıştı kadın gardiyan. Sophie, bitkin adımlarla ağabeyine ve Christoph’a yaklaştı. Okul günlerindeki gibi birbirlerine gülümsemeye çalıştılar. Olmadı. Gülümseyemediler... Üçünün de yüzünde bir tedirginlik, gözlerinde yaşamla zamansız vedalaşmanın derin hüznü vardı. Hiç konuşmadan bir süre birbirlerini süzdüler. Geceler boyu okunmuş o kalın kitaplar, okul avlularında gizlenen ateşli sohbetler, koşuşturdukları laboratuvarlar, merakla gözlemlenen deney tüpleri, beyaz önlüklü doktorlar, hastaları sağaltmaya içilen onurlu Hipokrat Andı... İnsanlığın binlerce yıldır canını feda ede ede açtığı o uzun yollar... Ren'e, Main'e Isar'a karışan Heine şiirleri?.. Tozlu kitaplara dalmış aydınlık bakışlı bilim insanları... Toplama kamplarından çığlık çığlığa yükselen kara dumanlara körleşmemiş gözler... Günlük çıkarlarının, ıvır zıvır limanında kaybolmamış onurlu insanlar...Torunlarına yumuşak sesleriyle Grimm masalları okuyan o sevimli nineler, dedeler. Neredeydiler şimdi? Neredeydi, ''Işık, biraz daha ışık!' diyen Goethe'nin dilleri?.. Neredeydi, Thüringen ormanlarında yankılanan gür sesiyle Schiller?.. Neredeydi, o büyük insanlığın yüce kalıtları? Felsefe geçmemiş miydi yoksa, zorbalara teslim edilmiş bu topraklardan? Sophie, elindeki sigarayı yaktı, derin derin nefesler çekip ağabeyine uzattı, ağabeyi de Christoph’a... Tıpkı, bildiri metni yazdıkları, kollu basım makinesiyle bildirileri ivedilikle çoğalttıkları yorgun gecelerin son sigarasıymış gibi derin nefesler çekerek elden ele gezdirdiler sigarayı. Üçü de konuşmuyor, birazdan ötedeki odadan çıkacak infaz görevlilerinin ürkütücü ayak sesleri duyulana kadar birbirlerinin gözlerine bakarak paylaşıyorlardı son düşüncelerini. İnsan beyni ne tuhaftı! Ölümün kıyısına gelmişken bile, birçok anıyı aynı anda sürükleyip getiriyordu gizlendiği yerlerden bir bir. Hans, kız kardeşinin yüzünü duruşma salonundaki gibi gururla izliyordu. Sophie’nin masum gülümseyişinin birazdan yok olup gideceğini düşünmek ne acıydı! Ulm’deki baba evinden üniversite okumak için Münih’e gelişinin üstünden henüz dokuz ay geçmişti. Sophie’nin ağır valizleriyle trenden zar zor inişi, peronda koşuşturan kalabalığın ardına gizlenen ağabeyinin, tıpkı çocukluk günlerindeki gibi birden önüne sıçrayarak onu korkutuşu, ardından sevinç çığlıklarıyla kucaklaşmaları daha dün gibiydi. Münih’e geldiği günlerde yeni tanıştığı okul arkadaşlarıyla, İngiliz Bahçesi’ndeki ünlü Cafe Seehaus’ta oturup biralarını yudumlarken, Sophie’ye, bahçenin rengârenk ilkyaz çiçekleri arasında kitap okumanın doyulmaz güzelliğini anlatmışlardı arkadaşları... O günden beri, Sophie’nin gerçekleştirmek istediği düşlerinden biri de bu olmuştu. Fakat, çiçeklerin açmasına haftalar kala göçüp gidecekti bu dünyadan. Oysa, bu büyük kente henüz merhaba diyen Sophie’yi örgütten uzak tutmak için ne çok ısrar etmişti Hans. Fakat söz dinletememişti inatçı kız kardeşine. Örgütün en küçük üyesi olmanın coşkusuyla her işe hepsinden önce atılıyor, aldığı her görevi en iyi şekilde yerine getiriyordu Sophie. Arkadaşları Christoph ise, yüce ruhlu Scholl kardeşlerin gözlerine biraz suçlulukla bakıyordu. Çünkü, duruşmada kendisine son söz hakkı verildiğinde, infazının ertelenmesini dilemişti mahkeme heyetinden. Bu isteği, ölümden korktuğu ya da yaptıklarından pişmalık duyduğu için değildi. Christoph, evli ve üç çocuk babasıydı. Üçüncü çocuğu henüz dört haftalıktı. Karısı Herta, günlerdir loğusa ateşiyle yatmaktaydı. Diğer çocukları ise henüz iki ve üç yaşındaydılar. Babalarının yüzünü ilerde hiç anımsayamayacak yaşta olsalar da, onları kucağına almak, son bir kez öpmek istiyordu Christoph. Bu dileği, Yargıç Freisler tarafından “Alman çocuklarının senin gibi aşağılık bir babaya ihtiyaçları yoktur!” diyerek anında reddedilmişti. Hans’ın odasında ele geçirilen bir bildirinin üstüne adı not düşülmüştü Christoph’un. Ve bu tek kanıt, onu ölüme götürmeye yetmişti. Scholl kardeşlerin sorguda ısrarla, “Örgütü biz kurduk, örgütle ve yazıp dağıttığımız bildirilerle ikimizden başka hiç kimsenin ilgisi yok!” demeleri dikkate bile alınmamıştı. Arkadaşlarının bu cesur duruşları karşısında, karısını ve çocuklarını son bir kez görmek umuduyla da olsa, üstü kapalı bir af dilediği için içten içe pişmanlık duyuyordu Christoph. Oysa, Scholl Ailesi ve Fritz de, mahkeme heyetine acil damgalı birer mektup iletip, Hans ve Sophie’nin affedilmesini dilemişlerdi. Çünkü, ailenin diğer oğlu Werner Scholl de, damat adayları Fritz gibi Stalingrad’da savaşan bir askerdi. Bu durumun hafifletici bir neden sayılabileceği umudundaydılar. “Beyaz Gül”ün diğer üyeleri, Willi Graf, Alexsander Schmorell ve son bildirinin tamamını kaleme alan, ayrıca örgüte para, kâğıt, mürekkep, posta pulu... sağlayan hocaları Profesör Kurt Huber de tutuklanmıştı. O işkenceler, ağır sorgulamalar ve “Kanlı Hâkim”in ölüm kararı şimdi onları bekliyordu. Her şey bir anda olup bitmişti. Kaçınılmaz sona yürürlerken tek tesellileri, mahkeme heyetine cesurca haykırdıkları sözlerdi. Sophie, Freisler’in nefret dolu gözlerinin içine bakarak, “Bizim bildirilerde yazıp söylediğimiz gerçekleri sizler de mutlaka düşünüyorsunuz; ama bunu seslendirmeye cesaretiniz yok, çünkü korkaksınız!” demişti. Hans, kız kardeşinin sözlerini tamamlamıştı: “Bugün bizi idam ediyorsunuz, fakat yarın sizler idama mahkûm edileceksiniz!'”. Christoph ise, “Almanya'nın yaşaması için, faşist Hitler rejiminin yıkılması gerekir! Yaşasın özgürlük!” diye haykırmıştı duruşma salonundan ölüme yürürken. Saat 17'ye yaklaşıyordu. Cellat Johann Reichhart, binlerce infazın verdiği alışkanlıkla, 'hazırım' işareti verdi kapıdan. Giyotin odasına ilk Sophie gidecekti. Üç genç, “Birkaç dakika sonra sonsuzlukta buluşmak üzere!” diyerek birbirlerine son kez, sımsıkı sarıldılar. Gardiyan bekleme odasının kapısını açtı. Siyah elbiseli, kravatlı, fötr şapkalı infaz görevlileri, Sophie’nin zayıf kollarını kelepçeleyip, giyotin odasına götürmek için avluya çıkardılar. Batmaya hazırlanan güneşin karşıdan vuran ışığıyla gözleri kamaşan Sophie’nin son sözleri, “Güneş hâlâ ışıl ışıl..” oldu. Önemli Notlar: 1) Wehrmacht (Savunma Gücü): Nazi Almanyası'nın 1935-1945 yılları arasındaki ordusuna verilen ad. 2) Almanya’da yüzlerce değişik okula, binlerce caddeye ve alana, başta Scholl Kardeşler olmak üzere “Beyaz Gül” örgütünün altı kurucu üyesinin adları verilmiştir. 3) Münih Maximilian Üniversitesi’nin ana binasının giriş kapısı önündeki alana, Scholl Kardeşler Alanı adı verilmiştir. Bu aynı zamanda tarihi üniversitenin yazışma adresidir. Bildiri dağıtırken yakalandıkları ana binanın toplanma avlusunda Sophie Scholl’ün bronz bir büstü, “Beyaz Gül” üyelerinin de mermer duvara işlenmiş adları vardır. 4) Scholl Ailesinden ayrılmak istemeyen Fritz Hartnagel, Sophie'nin ablası Elisabeth Scholl ile evlendi. Dört oğulları oldu. 5) Scholl ailesinin diğer oğulları Werner Scholl , 1944'te Rus Cephesinde yaşamını yitirdi. 6) 'Kanlı Hakim' Roland Freissler, 3 Şubat 1945'te ABD bombardımanında Berlin'de öldü. 7) Yazıda geçen mektup vb. belgeler (Alman Devlet Arşivindeki özgün halinden) Çeviriler: Senar- Selçuk Ülger. Selçuk Ülger/ Frankfurt (KIYI DERGİSİ 300. SAYI)
YORUMLAR