Eleştiri Üstüne / Erendiz Atasü
Edebiyat eleştirisi bir yapıttaki kusurları yakalamak mıdır? Ya da yapıtın eleştirmene esinlediği düşünceleri, duyguları sıralamak mı?
Stephan Zweig, Kendi Hayatını Şiirini Yazanlar- Casanova, Stendhal, Tostoy, Çev. Ayda Yörükkan, 5.bsk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1998 George Steiner, Tolstoy mu, Dostoyevski mi?, Çev. Sevda Çalışkan, 1. bsk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015
Erendiz Atasü
Yoksa yapıtın sınırları içinde, erdemlerini ve kusurlarını tema/ biçim bütünselliği bağlamında değerlendirmek mi?
Günümüzde, edebiyatbilim kapsamında akademik bir disiplin olarak kabul edilmekte edebiyat eleştirisi. Öyleyse, ne olup olmadığına dair söz söylemek, amatör bir eleştirel deneme yazarındansa, konunun bilimselliğine hakim kişilere düşer, diye düşünülebilir.
Öte yandan, her edebiyat okuru, edebiyatın doğası gereği amatör bir edebiyat eleştirmenidir. Belli bir dilin edebiyatı, o dili konuşan herkese seslenir, ayrım yapmadan; öyle değil mi? Okuduğuna ilişkin fikir beyan etmek de her okurun hakkıdır elbette. Bunu ne sakıncası olabilir ki? Hiçbir sakıncası yok, doğal ki eleştiriyi yapan amatörlüğünün farkında olduğu sürece.
Toplumumuzda "amatörlüğünün farkında olarak ama cesaretle fikrini söyleme" diye tanımlayabileceğimiz bir davranış biçimine pek rastlanmaz. Ya ürkek bir sessizlik, ya bilgiçlik…
Neden böyle?
"Tereciye tere satmak" dilimizin deyimi; başka dillerde karşılığı var mı? Örnekse, bizde herkes biraz doktor, biraz eczacıdır; durmadan birbirimize tedaviler öneririz, "erbabına sor" demek yerine. Niçin? Uzun yüzyıllar halk tıbbının içinde yaşamış olmamızdan mı kaynaklanıyor bu durum; bilimsel tıpla toplum olarak tanışmamızın göreli yeniliğinden mi? Belki de. Bizde çoğu okurun ve hatta yazarın kendini hiç sorgulamadan keskin eleştirmen saymasında, edebiyat eleştirimizin bir türlü göverememiş olmasının etkisi yok mudur?
Amatörlerin fikirleri saçma da kıymetli de olabilir; özellikle deneysel bilimler dışındaki disiplinlerde, akademik düşüncenin fazlaca kurallaşıp kemikleşmesini engelleyici bir işlevi vardır, amatör düşüncenin. Bu satırların yazarı edebiyatçıyı, eleştirmen olarak kendi amatörlüğünün farkında bir bilinçle böyle bir yazı kaleme almaya iten neden, işte amatör düşüncenin bu niteliğidir.
Bizde edebiyat eleştirisinin bir geleneği yok. Daha doğrusu eleştirel düşüncenin geleneği yok. Doğu toplumlarına özgü tarihimizde ne yazık ki eleştirel düşünce yok. Edebiyat bağlamında eleştirel düşünce neredeyse Ataç ve Fethi Naci ile başlıyor. Diğer eleştirmenlerimizi unutuyor değilim; amacım edebiyat eleştirisinin bizdeki turfandalığını vurgulamak. Ataç’ı, Fethi Naci’yi beğeniriz ya da beğenmeyiz; onları fazla heyecanlı, fazla tarafgir, ön yargılarını ise saplantılı bulmak işten bile değildir.
Ancak, çalışkanlıklarını, lafını sözünü esirgemeyen cesaretlerini, çıkar gözetmeyen tutumlarını, Türk diline ve bu dilin edebiyatına verdikleri emeği yadsıyamayız.
Ve bir noktayı daha yadsıyamayız: İkisi de, eleştirel düşünceyi yerleştirmek ilkesiyle yola koyulmuş, "Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür" kuşaklar yaratmayı amaç edinmiş Cumhuriyet kültürü, kendi özüne yabancılaşmadan, deyim yerindeyse kendi kendine ihanet etmeden önce bu kültürü özümsemiş aydınlardır. Günümüz Türkiye’sinin böyle insanlar yetiştirebileceği şüphelidir.
Bizde edebiyat eleştirisi geleneği zayıf olunca, ister istemez Batıya bakıyoruz. Batıda yüzyıllara dayanan çok köklü bir edebiyat eleştirisi kültürü var. Yazarları zamanında tir tir titretmiş eleştirmenler var. Örnekse Fransız St. Beauve, İngiliz Carlyle ve niceleri. Zaman akıp gidince, geriye ne yazar ne eleştirmen kalıyor; kalan sadece edebiyat yapıtları arasında zamana meydan okuyabilmiş olanlardır. İşte o kadar.
Peki, eleştirmenin çabası boşuna mı? Bu kadar mı nankör bu eleştiri dalı? Onun için mi itibar etmiyor kimse?
Elbette hayır. Eleştirmenin görüşleri yazara yeni ufuklar açabilir; eleştirinin bu işlevi çok açık. O kadar açık olmayan ama belki daha da önemli olan bir diğer işlev, eleştirmenin edebiyattaki sürekliliği –gerek ulusal gerek evrensel açılardan– ortaya çıkartan kişi olmasıdır.
Hep yinelenen ibaredir: Newton yer çekimini keşfetmeseydi, bir başkası ederdi; ama Shakespeare yaşamasaydı, Hamlet yazılmazdı, diye.
İşte sorulmaya değer bir soru: Hamlet yazılmasaydı, Kırmızı ve Siyah, Suç ve Ceza yazılabilir miydi? Ya da yazılsalardı bile çok farklı olmazlar mıydı?
Aynı zamanda bir edebiyat eleştirmeni olan Stephan Zweig , Stendhal üstüne o pek ünlü incelemesinde, Hamlet’e kadar geri gitmez ama Stendhal yaşamasaydı ve Kırmızı ve Siyah’ın baş kişisi Julien Sorel’i yaratmasaydı, Dostoyevski’nin Raskolnikov’u belki de bambaşka biçimde yaratacağına dikkat çeker (1).
Zweig’ın üstünde durduğu husus, bilinçli bir öykünmeden, ya da basit bir etkilenmeden, ya da günümüz postmodern metinlerinde diğer metinlere sık rastlanan göndermelerden çok farklıdır. Zweig, yaşadığı tarihsel zamanı özümsemiş bir yazarın yani Stendhal’ın bu özümseyişten yoğurduğu roman kişisinin –yani Julien Sorel’in, bir buçuk yüzyıl sona, ömrünün rastladığı tarihsel zaman ile dünya edebiyatından beslenirken kişiliğine katılan ögeleri harmanlayan bir diğer beynin yaratıcılığına, yani Dostoyevski’nin kalemine olan katkısına işaret etmektedir. Kendiliğinden gelişen bir sürekliliktir bu.
Kaynağı ise, yazarın sadece kendi yaratıcılığına değil, bir parçası olduğu ulusal ve evrensel edebiyata sahip çıkması, yaratıcılığının uzayda asılı bir gök cismi olmayıp dünya edebiyatının geniş haritasında bir bölge, belki bir ada oluşturduğunu fark edebilmesidir. Bizim edebiyatımızda yeterince gelişmemiş bir farkındalıktır bu; edebiyat eleştirimizin bu bağlamda yeterli yol göstericilik yapabildiği her halde söylenemez. Bir Kuyucaklı Yusuf, bir İnce Memet yaratabilmiş Türk edebiyatının, üstünden yarım yüzyıl –yani olup bitene incelemeci bir gözle bakabilmeye yetecek süre– geçmiş olmasına rağmen, örneğin ’68 devrimcilerine ilişkin adı geçen romanlar çapında bir eser verememiş olmasının bir nedeni belki de burada aranmalıdır.
20. yüzyılın ünlü eleştirmenlerinden George Steiner, "Edebiyat eleştirisi hayranlıktan, sevgi borcundan doğar" diyor (2). Hayatımızı zenginleştirdiği için sanatçıya duyduğumuz sevgi borcundan… Ve ekliyor: Edebiyat eleştirisi ‘’iyi’ ile ‘’iyi’ yi kıyaslamalıdır; ‘’iyi’’yi ‘’kötü’’den ayırmak edebiyat eleştirisinin değil, edebiyat tarihinin işidir. Ey eleştirmenler, ‘’kötü’’lerle vakit harcamayın, ‘’iyi’’ leri kavramaya çalışın demeye getiriyor; bırakınız edebiyat tarihçileri bir devrin molozlarının kayıt defterini tutsunlar.
Tartışmaya açık görüşler elbette, ama şurada büyük bir haklılık var: Derinlikli bir yapıta gönül gözüyle yaklaşmazsanız, yapıt sizi derinliğine kabul etmez!
Zeki bir insanın bunalımına nasıl vasat bir psikiyatrist derman bulamazsa, kavrayışsız bir eleştirmenin eline düşmüş bir yapıt da o kişi tarafından anlaşılamaz.
Edebiyata verilen emeğe saygı duymayan, yapıtlara bu saygıdan kaynaklanan bir sempati ile yaklaşmayan bir eleştirmen; haliyle, ders kitabı gibi gerçeklikleri madde madde sıralamayacak edebiyat yapıtını değerlendirmeye uygun bir zihin yapısına ulaşamayacaktır.
Edebiyat eleştirisi akademik dalına kulak verecek olursak, edebiyat eleştirisi çeşit çeşit olabiliyor: Metni mutlak bir olgu olarak ele alan yapısalcı ve/veya yapı bozumcu eleştiri: Birincisi metnin nasıl kurulduğunu gösterirken, ikincisi metni parçalarına indirgeyerek büyüsünü bozmayı hedefliyor. Her ikisi de metne derinlemesine nüfuz edilmesini zorunlu kılıyor. Marksist ve/veya feminist eleştiri metne ideolojik bağlamda yaklaşıyor. Metni yazarın kişiliği ile ve yaşadığı dönemle ilişkilendirerek değerlendiren bir eleştiri türü de var. Bir de izlenimci eleştiriden söz ediliyor ki (her halde Ataç’ın ve Fethi Naci’nin eleştirileri bu gruba girmektedir), bu tür eleştiri yazıları eleştirmenin bir yapıttan edindiği izlenimleri her hangi bir disipline uymadan keyfi biçimde sıralamasından ibaret kalıyor.
Sonuçta eleştirmen bir yargı bildirecek; yapısalcı ise metnin oluşumundaki (dilerseniz ‘’sentezlenmesindeki’’ diyelim) tutarlılığı ya da tutarsızlıkları saptayacak; yapı bozumcu ise metni parçalarına ayıracak, dilerseniz ‘’analizleyecek’’ diyelim. Marksist bir eleştirmen, temadaki sınıf çelişkileri, feminist bir eleştirmen ataerkil bakış açıları, ya da ataerkilliğe yöneltilen eleştiriler üstünde duracak; eser Marksist ya da feminist bir ileti hedeflemişse, hedefine ulaşıp ulaşmadığına dair bir hüküm bildirirken keyfi izlenimine değil, tema ve biçim ilişkisine dayanacak; eserde kimi tutarsızlıklar var ise, yazarın sınıf çelişkilerine ya da cinsiyet ayrımcılığına körlüğü bu tutarsızlıklara yol açmış ise, bu durumu saptayacak, vs. vs.
Yani nereden bakarsak bakalım, eleştirmenin bir sorumluluğu vardır ve bu sorumluluğun ağırlık merkezi, onun eserin tema ve biçim bütünselliğini kavramasında odaklanır.
"Eleştiri nasıl olmalıdır?" sorusunu yanıtlamak zor da, "Nasıl olmamalıdır?"ı yanıtlamak hiç zor değil:
* Eleştiri uzun uza diye yapıtın konusunu anlatarak sayfa doldurmamalıdır.
* Övgülerden, sövgülerden ibaret olmamalıdır. Gereksiz övgü, söz konusu yapıtı yüceltmez, sövgü ise küçültmez ; her ikisi de eleştiri yazısını değersizleştir ve bu yazıyı kaleme alan kişinin karakterine dair doğrudan ipuçları ele verir.
* Eleştiri metni, eleştirmenin önyargılarından, saplantı ve fantazilerinden mümkün olduğunca arınmalıdır.
* Eleştirmen, elinde pertavsız, iz peşinde koşan Sherlock Holmes vari bir dedektif rolüne çıkıp, küçük gramer yanlışlarının, gerçekliğe değgin kimi küçük yanılgıların peşinde koşmamalıdır. Bu çeşit yanlışlar elbette düzeltilmeli, ancak bu iş, yapıtın içerik /biçim bütünselliğinin değerlendirilmesinin önüne geçmemelidir. Aksi halde eleştiri metni konusu olan yapıta dair bir şeyler söylemektense, eleştirmenin kişiliğine dair ipuçları ele vermek gibi, kimseye yararı olmayan gereksiz bir işe koşulmuş olacaktır.
Neoliberal ekonomik düzeni dayatan günümüz dünyasında, bu düzenle aynı pakette gelen toplumsal ve kültürel alışkanlıkların düpedüz bir ideoloji, hem de toplumu bir örnekleştirmeyi, durmadan "birey" sözcüğü çevresinde dönen laf kalabalığına rağmen ve –biraz da bu lafazanlık sayesinde– bireysel farklılığı ve farkındalığı ve bireysel yaratıcılığı köreltmeyi hedefleyen bir ideoloji olduğu gerçeği gözlerden kaçmaktadır. Böylesi bir alaca karanlıkta yazarın ve/veya eleştirmenin ideolojik tutumunu nasıl değerlendireceğiz?
İdeolojisiz insan olmaz. Sadece, farkına varmadan belli bir ideolojiye yakın duran, ya da hizmet eden kişiler vardır. Topluma dair hiçbir olası düzeni benimsemediğini saflıkla iddia eden biri bile, farkında olmadan anarşist ideolojiye yakın durmaktadır; ya da kolaylıkla her hangi bir ideolojiye, büyük olasılıkla egemen ideolojiye teslim olma potansiyeli taşımaktadır.
Kanımca, ideoloji yazarın ve/veya eleştirmenin dünyayı ve metni değerlendirirken ayaklarını bastıkları yer olmalıdır; görüşlerini sınırlandıran ufuk çizgisi değil. Marksizmi, hayat görüşü olarak benimsemiş bir eleştirmen, sınıf körü bir yazarın metninde bu körlük dolayısıyla aksayan yanları, neoliberal bir meslektaşına göre çok daha nüfuz edici biçimde seçebilecektir. Ama aynı eleştirmen, aynı yazarın kurguda, üslupta yarattığı güzellikler varsa eğer, onları göz ardı etmemek gibi zor bir işin üstesinden gelebilmelidir. Başka bir değişle, ideolojisi eleştirmenin ufkunu daraltmamalıdır.
Kanımca eleştiri her baba yiğidin harcı değildir.
Günümüzde edebiyat yazarını da eleştirmenini de bekleyen tehlikelerin hepimiz az çok farkındayız. İçinde yaşadığımız alaca karanlıkta bu bulanık farkındalıkları özlü anlatımların berraklığına dökmek müşkülse de, deneyelim.
Neoliberal dünyada, sanatçı yazar, yerini zanaatçı yazara bırakmaktadır. Peki, eleştirmenin başına ne gelmektedir, ya da gelecektir? Eleştirmen reklamcıya mı dönüşecektir, yoksa?
Bilinen şey, zanaatın amacı ustalıktır; sıra dışı bir ürün ortaya koymak değil; yineleme, zanaat için bir kusur sayılmaz; tersine zanaat gücünü yinelemeden alır; yineledikçe ustalaşır kişi. Sanatsa gücünü tazelikten alır. Sanatla zanaat arasında kesin bir sınır yoktur her zaman. Bu durumun en belirgin örneklerini sinemada görürüz. Ticari sinema yapıtlarının pek çoğunda, kalıpları aşan, sanat düzeyine ulaşan sahneler yer alır.
Örnekse, Hitchkok filmleri; Hitchkok , bir Bergman, bir Eisenstein değildir ama sinema dili öyle güçlü sahneler çekmiştir ki, kim onu hafife alabilir? Sinema sanatına birkaç başyapıtını yaratmış olan Woody Allen, yaşlılığında işi zanaatçılığa vurmuş, seyirciyi derinden etkileyen, onu günlerce düşündüren filmlerden sonra, sabun köpüğünü andırır sevimli filmleriyle seyircinin patlamış mısırına eşlik etmeye başlamıştır; kendisi çekerken, seyirci izlerken eğlenip mutlanmaktadır.
Türk edebiyatına derin bir sevgiyle bağlı olan, hiçbir yapıta kıyamayan, değerli yazarımız Selim İleri, zanaatçi diyebileceğimiz kalemlerin kimi eserlerindeki gerçek edebiyat sanatına dahil pasajları bulup ışığa çıkartmak için bir ömür vermektedir.
Diyeceğim o ki, zanaat öyle dudak bükülecek bir şey değildir. Sanatçının zanaatçıdan öğreneceği çok şey vardır. Ancak, sanatla zanaatı aynı şey sanmak, eninde sonunda sanatı öldürecek olan bir yola götürür toplumu.
Zanaat öğretilebilir; sanatın ise ancak teknikleri öğretilebilir, yaratıcı özü, hayır. O özün tohumları bir kişide ya vardır, ya yoktur; bu bir kişilik meselesidir. Tohumların serpilip gelişmesi ise, bir toplumsal ve kültürel ortam, kişisel azim ve çalışkanlık ve işin zanaat yanına verilecek emek meselesidir. Yaratıcı yazarlık kursları tabi ki yararsız değildir; işin zanaat kısmı yani metinde ne gibi hatalardan kaçınılmasının gerektiği ve kaçınmanın yolları öğretilir oralarda; yazıda güzellik yaratmanın yolları değil.
Güçlü bir kalem bir yetenek işidir; kimisinde doğuştan ya da yaşamın ilk yıllarında edinilmiş bir dil duyarlığı vardır; üstün nitelikli metinler okuyarak ve yazma temrinleri yaparak dil duyarlığı geliştirilebilir, yani bir anlamda öğrenilebilir; ama bu da sanatçı yazar için yeterli değildir. Üstün bir edebiyat yapıtını, pek çok sıradan yapıttan ayıran özellik, yazarının temasını kişisel bir acı gibi duyabilmesi, bu acıyla baş etmenin ıstıraplı sürecinde, konuya hem içerden hem dışsallaştırabildiği anlarda dışarıdan bakabilmesi, bu ruhsal mücadele sırasında uyarılan zihninin, bilinçaltının ve düş gücünün ortaklaşa çabasıyla temayı varlığından söküp çıkartırken kalıpları aşıp yeni ve temaya tam uygun bir biçim geliştirebilmesidir. Sanat eseri roman ya da öykü, yazarın zihninde biçimiyle birlikte doğar. Steiner’in sözünü ettiği eserler böyle eserlerdir. On derste nasıl sürükleyici bir dedektif öyküsü yazılır türünden olanlar değil.
Yirmi derste aşk hikayesi, otuz derste hiçbir ideolojik ağırlığı olmayan ama şık bir politik duruş sergiliyormuş havası taşıyan romanlar yazıldığı bir dönemde, Steiner’in kastettiği anlamdaki eleştirmen, sinek avlayacak demektir.
Sanatçı yazar ile ciddi eleştirmenin kaderleri tavukla yumurtanınki gibi birbirine bağlıdır. Steiner’in kastettiği anlamda eleştirinin bulunmaması, günümüzün furyasında sanatçı yazarın fark edilmesini, iz bırakmasını güçleştirecek, giderek imkansızlaştıracak; sanatçı yazarın kayboluşu eleştirmenin varlığını gereksizleştirecektir.
Edebiyat eleştirisi varlığını sürdürebilmek istiyorsa, Steiner’in işaret ettiği yolda dirençle devam etmek zorundadır; günün geçerli koşullarına uyarlanmak yerine. Bir edebiyat eleştirisi yazısının, eleştiri olmaktan öte edebi bir değer taşıyabilmesi ise, tüm edebiyat yapıtlarında olduğu gibi, o yapıtın içinde saklı bir bilmecedir; ve yazarı o bilmeceyi çözebildiği ölçüde yazısı edebi değer kazanacak ya da kazanamayacaktır.
GERCEKEDEBİYAT.COM
YORUMLAR