XVI. Louis'nin idamı / Victor Hugo
Bir görgü tanığı, Aralık 1792'de Bourges'dan Paris'e gelerek kralın idamına yakından tanık olmuş olan biriydi ve gördüklerini bütün ayrıntılarıyla 1840 yılında Victor Hugo'ya anlatmıştı.
Fransa Kralı XVI. Louis, Fransız Devrimi sırasında vatana ihanet suçlamasıyla yargılanarak 21 Ocak 1793'te Paris'teki Devrim Meydanı'nda (bugünkü Concorde Meydanı) giyotinle idam edilmiştir. 380'e karşı 310 oyla ölüme mahkûm edilen Louis, "Louis Capet" adıyla 10:22'de infaz edilerek monarşinin sonunu simgeleyen en ikonik olaylardan biri olmuştur. İşlem, 3 000'e yakın infaz yapmış dönemin ünlü celladı Charles-Henri Sanson tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu anları yaklaşık 50 yıl sonra Victor Hugo 1840 yılında şöyle yazmıştır: XVI. LOUİS'NİN İDAMI Bugüne kadar hiç kimse XVI. Louis'nin idamı ile ilgili olarak bir görgü tanığının ağzından anlatılan aşağıda bulacağınız ve ilk kez kaleme alınmış ayrıntılar ve özellikler üzerinde durmamıştır. Sehpa, genellikle sanıldığı gibi, alanın orta yerine, bugün dikilitaşın bulunduğu noktaya değil, geçici Yürütme Kurulu'nun açık-seçik olarak “kaide ile Champs-Elysees'nin arası” diye belirlediği yere kurulmuştu. Neydi bu kaide? Bu kadar şeyler görüp geçirmiş, bunca heykelin yıkıldığını, bunca kaidenin devrildiğini görmüş olan bugünkü kuşaklar bu kadar müphem bir tarife ne anlam verilmesi gerektiğini bilmiyebilirler ve Devrim'in Yürütme Kurulu'nun kısaca kaide diye tanımladığı bu esrarengiz taşın hangi anıta kaide görevi gördüğünü söylemekte tereddüte düşebilirler. Bu kaide bir zamanlar XV. Louis'nin heykelini taşımıştı! Bu arada şu noktayı da belirtelim ki birbiri ardından XV. Louis Alanı, Devrim Alanı, Concorde Alanı, XVI. Louis Alanı, Garde Meuble (Ardiye) Alanı ve Champs-Elysees (Şanzelize) Alanı diye adlandırılan bu alan, adlarından hiçbirini koruyamadığı gibi anıtlardan da hiçbirini koruyamamıştır. XV. Louis'nin heykeli bir zamanlar alanı süslemiş fakat bugün yok olmuştur; alanın ortasındaki kanı temizlemesi için yapılması düşünülen Kefaret Çeşmesi'nin ilk taşı bile konmamıştır; bir ara 1814 Anayasasını (Charte) kutlamak için bir anıt dikilmesi düşünülmüş fakat bunun da ancak kaidesi görülebilmişti. 1814 Anayasasını simgeleyen tunçtan bir figürün kaidenin üzerine dikilmesine karar verildiği sırada Temmuz Devrimi oldu ve 1830 Anayasası yürürlüğe girdi. XVIII Louis'nin heykeli XV. Louis'ninki gibi kayıplara karıştı. Şimdi bu yere Sesostiris'in (XII sülale Mısır firavunu Ç.N.) dikilitaşını koyduk. Büyük sahrada otuz yılda yarı yarıya kuma gömülmüştü; bakalım Devrim alanında büsbütün gömülmesi için kaç yıl gerekecek. Cumhuriyetin birinci yılında, Yürütme Kurulu'nun “kaide” diye adlandırdığı şey biçimsiz ve korkunç bir taş parçasından başka birşey değildi. Devrilen krallığın uğursuz bir simgesiydi sanki. Mermer ve bronz kısımları koparılmış, çırılçıplak kalan taş yığını her yanından çatlamış ve yarılmıştı. Dikdörtgen biçiminde kocaman yarıkları, kaide enkazının dört yüzünde çekiç darbeleriyle kırılmış alçak kabarımaların (barölyeflerin) yerini gösteriyordu. Üç krallık sülalesinin tarihi yerle bir edilmişti. İşte sehpa, bu yıkıntının birkaç adım ötesine kurulmuştu. Çatıyı gizleyen çaprazlama örülmüş uzun kalaslarla kaplanmıştı. Arka tarafına, ne korkuluğu, ne tırabzanı olan bir tahta merdiven dayanmış, bu dehşet verici yapının başı denilen şey Ardiyeye doğru çevrilmişti. Meşin kaplı silindir biçimi bir sepet, kralın başının düşeceği noktaya yerleştirilmişti. Yapının köşelerinden birinde, merdivenin sağ tarafında, kralın bedeni için hazırlanmış olduğu anlaşılan uzun bir hasır sandık duruyordu ve cellatlardan biri kralı beklerken üzerine şapkasını koymuştu. Şimdi alanın orta yerinde birkaç adım ara ile duran bu iki kasvetli şeyi, yani XV. Louis'nin sehpasını, diğer bir deyişle ölü krallığın enkazı ile diri krallığın şehit edilişini gözönüne getirin; bu iki şeyin arasına, dört sıra silahlı adam koyun ve muazzam bir kalabalığın ortasında büyük bir boş dikdörtgen düşünün; sehpanın solunda ChampsElysees'yi sağında, ihmal eden gecenin hevesine terk edildiği için biçimsiz bir toprak ve tümsek yığını almış olan Tuileries bahçelerini tasavvur edin; nihayet bu hazin yapıların, bu siyah ve yapraksız ağaçların, bu donuk kalabalığın üzerine bir kış sabahının kapalı ve buz gibi gökyüzünü kondurun... Belki o zaman, XVI. Louis'nin, 21 Ocak 1793 günü, saat onu birkaç dakika geçe ölmek üzere, Paris belediye başkanının arabasında, beyazlar giyinmiş, elinde mezamir kitabı olduğu halde oraya vardığı anda Devrim alanının nasıl bir manzara arz ettiği hakkında bir fikir edinmiş olursunuz. Alçalmanın ve sefaletin ne garip bir aşırılığıdır ki onca kralın çocuğu, Mısır kralları gibi şeritlere sarılmış, kutsanmış ve taç giymiş olan bu adama iki sönmemiş kireç tabakası altında can verecek, Versailles'da altın bir tahtı ve Saint-Denis'de altmış granit lahdi bulunan, ölümünde bile bu büyük Fransız krallığından geriye sadece tahtadan bir kerevet ve hasırdan bir tabut kalacaktı! Burada herkesin bildiği ayrıntılardan söz etmeyeceğiz. Sadece bilinmeyenler üzerinde duracağız. Cellatlar dört kişiydi; infazı sadece ikisi yaptı; üçüncüsü merdivenin başında kaldı, dördüncüsü ise kralın cesedini Madeleine mezarlığına götürmek üzere sehpanın yanıbaşında bekleyen arabanın üzerine çıkıp bekledi. Cellatlar kısa pantolon ve Devrimin değiştirdiği Fransız modası kuyruklu ceket giymişlerdi; başlarında da ulusal renkli kocaman kokartlarla bezenmiş üç köşeli şapkalar vardı. Kralın başını keserlerken şapkalarını çıkarmadılar ve baş cellat Sanson, XVI. Louis'nin kesilmiş başını saçlarından tutup gösterirken bile şapkası başında idi. Birkaç saniye süre ile sehpanın üzerine kanlar fışkırıp durdu. Sanson'un uşağı veya yardımcısı bu sırada sargıları çıkarmakla meşguldü. Halk bir yandan kralın yukarda söylediğimiz gibi beyazlar giyinmiş ve hâlâ elleri arkasına bağlı olarak kalasın üzerine uzanmış olan ölüsünü ve öbür yandan Tuileries bahçelerinin sisli ve karanlık ağaçlarına vuran tatlı ve munis profilini seyrederken, Belediye (Komün) komiserleri olarak idamda hazır bulunmakla görevlendirilmiş olan iki papaz Belediye Başkanının arabasında yüksek sesle konuşuyor ve kahkahalarla gülüyorlardı. Bunlardan biri olan Jacgues Roux, alay edercesine ötekine kralın şişman baldırlarını ve kocaman göbeğini gösteriyordu. Sehpanın çevresindeki silahlı adamların ellerinde yalnız kılıç ve mızraklar vardı; tüfekli olan çok azdı. Çoğu geniş kenarlı yuvarlak şapkalar ya da kırmızı boncler giymişlerdi. Tek tük üniformalı süvariler bu birliklere aralıklı olarak katılmışlardı. Öte yandan, tüm bir süvari taburu savaş düzeninde olmak üzere Tuilcrics setlerinin altında yer almıştı. Dikdörtgenin ceplerinden birini Marsilya taburu denilen birlik oluşturuyordu. Giyotin -insan bu korkunç kelimeyi yazarken tiksintisini saklayamıyor- bu mesickten anlayanların bugünkü ölçülerine göre oldukça kötü kurulmuştu. Bıçak üst kirişin üzerine yerleştirilmiş bir makaraya iğreti bir şekilde tutturulmuştu. Bu makara ve başparmak kalınlığında bir ip, işte tüm aygıt bundan ibaretti. Düşüşünü hızlandırmak için bıçağa bağlanmış olan ağırlık göz doldurmuyordu ve bıçağın kendisi de oldukça küçük ve keskin tarafı eğri idi. Bu haliyle ters çevrilmiş bir boynuza ya da bir Frikyalı başlığına benziyordu. Kralın başının düşeceği sepetin içine çarpmayı yumuşatacak bir örtü falan konmamıştı. Kafanın düşüşünü bütün o ahali gördü ve eğer bu soylu baş sepetin içinden fırlayarak kaldırım taşlarının üstüne yuvarlanmadıysa, bu sadece bir raslantı sonucu, belki de bıçak küçük olduğu için darbenin şiddetinin az oluşunun sonucuydu. Yoksa bu gibi olaylara terör süresince sık sık raslanırdı. Görülüyor ki, bugünlerde katilleri ve canileri çok daha yoluna yordamına uygun olarak idam ediyoruz. Giyotin o zamandan bu yana bir hayli “geliştirildi”. Kralın başının düştüğü yerde, uzun bir kan deresi sehpanın kalasları boyunca üzerine kadar aktı. İnfaz bittikten sonra, Sanson kralın beyaz yünden redingotunu halka attı. Redingot bir anda binlerce el tarafından paramparça edilerek ortadan kayboldu. Scinderunt vestimenta sua (elbiselerini parçaladılar. Ç. N.). Adamın biri çıplak kollarıyla giyotinin üzerindeki kandan avucunu üç kez kan pıhtılarıyla doldurarak uzaklara, kalabalığın üstüne fırlattı ve bir yandan da ‘Bu kan başlarınızın üstüne düşsün’ diye bağırdı. Devrimler işte böyle korkunç tohumlar ekerler. Ve üzerinden yarım yüzyıl geçtikten sonra dehşet içinde kalan kuşaklar bu felaket tohumlarının yeşerdiğini görürler. Sehpanın etrafında geçit töreni yaparken, gönüllüler diye adlandırılan bütün bu silahlı adamlar süngülerini, mızraklarını, kılıçlarını XVI. Louis'nin kanına batırıp çıkardılar. Dragon süvarilerinden hiçbiri onların yaptığını yapmadı. Onlar ne de olsa askerdi. Ah! Hanedan kurucuları yüzyılların gerisinden geleceğin karanlık şekillerini görebilselerdi kim bilir nasıl üzülürler, nasıl acı acı düşünürlerdi! Bilebilselerdi! Tarihin derinlikleri içinde, tüm girişimlerimizi, kurumlarımızı, imparatorluklarımızı, düşlerimizi nasıl bir sonun beklediği; kral heykellerinin genel alanlardaki sonunu: milletlerin, halkların taçları, sehpaların tahtaları nasıl devirdiğini; kalabalıkların bir insana neler yapabileceğini; izzet ve ikbalin, ihtişamın yerini nasıl bir zilletin alabileceğini; uzun bir azamet ve şan şeref zincirinin son halkasının nasıl bir utanç, küçüklük ve sefalet halkası olabileceğini; altmış granit lahdin sonunun nasıl bir hasır sepete varabileceğini görebilselerdi! Kralın başı düşerken rahip Edpeworth henüz yanıbaşındaydı. Kan üzerine kadar fışkırdı. Çabucak kahverengi bir redingot giydi, sehpadan indi ve kalabalığın içinde kayboldu. Seyircilerin ilk sırası saygı ile karışık bir şaşkınlık içinde kendisine yol vermek için açıldı. Ancak birkaç adım attıktan sonra, herkesin dikkati olayın cereyan ettiği alanın ortasında hâlâ öylesine toplanmıştı ki, kimse rahip Edgeworth'a bakmaz olmuştu. Üstündeki kan lekelerini örten kocaman redingotunun içine bürünmüş zavallı papaz dehşet içinde olay yerinden uzaklaştı. Rüyada imiş gibi yürüyor ve sanki nereye gittiğini bilmiyordu. Bununla birlikte, uyur gezerlere özgü bir içgüdü ile nehri geçti, önce Bac Sokağı'na, oradan da Regard Sokağı'na saptı ve böylece Maine kapısı yakınlarında bulunan Mme de Lezardierc'in evine vardı. Oraya gelir gelmez, kirli elbiselerini çıkardı ve saatlerce yan baygın bir halde öylece kaldı, ne birşey düşünebildi, ne ağzından bir söz çıktı. Kendisini siyaset alanından beri izlemiş ve onun gibi infazda hazır bulunmuş olan kralcılar rahip Edgewornth'un etrafını aldılar ve ona krala hitaben söylediği şu son veda sözlerini anımsattılar: “Saint Lowis'nin oğlu, göğe çıkınız!” Ne gariptir ki bu unutulmaz sözler onları söyleyenin belleğinde hiçbir iz bırakmamıştı. Feci olayın etkisinden henüz kurtulamamış olup hâlâ heyecandan tirtir titreyen tanıklar, “Ama biz duyduk”, diyip duruyorlardı. Rahip ise, “Olabilir, ama ben anımsamıyorum,” diye cevap veriyordu. Rahip Edgecworth uzun ömrünün sonuna kadar bu sözleri gerçekten söyleyip söylemediğini hiçbir zaman anımsayamadı. Dudakların üzerinde bir şimşek çakmıştı sanki. Bir aya yakın bir süreden beri ağır bir hastalığın pençesinde can çekişmekte olan Mine de Lezardiere, XVI. Louis'nin ölümüne dayanamadı. Kralın idam edildiği 21 Ocak gününün gecesi öldü. Kadının evine sanki kader tarafından gönderilmiş olan rahip Edgcworth kendisine dini telkinde bulundu ve son avutucu sözleri söyledi. Gününü başladığı gibi bitirdi! Victor Hugo
(‘Gördüklerim - İşittiklerim’ Düşün y., İst. Tarihsiz. Çev. Şiar Yalçın)
Gercekedebiyat.com
















YORUMLAR