Abdülbaki Fazıl Bey adında savcılık ve hakimlik görevlerinde bulunmuş bir hukukçu ile Girit muhaciri bir ailenin kızı Mediha Hanım’ın çocuğu olarak 26 Mayıs 1904 tarihinde dünyaya gelen Kısakürek, çocukluk yıllarını dedesi Maraşlı Kısakürekzade Mehmet Hilmi Bey’in Çemberlitaş’ta bulunan konağında geçirdi. O dönemin tanınmış hakimlerinden olan büyükbabasına, kendisini yetiştirmesi konusunda büyük bir borç duyduğunu ifade etmiştir.

Kendi kaleminden çocukluğu:

Annemle babam mı?

Onları da birkaç satıra sığdırmaya mecburum.

Annem, uzaklardan, uzaklardan, Akdeniz kıyılarından İstanbul'a hicret etmiş bir ailenin kızı. Babamla evlendiği zaman ondört onbeş yaşlarında... Babam da onaltı onyedi...

Annemin tarafı, Aksaray'da; birkaç odalı eciç bücüç bir ahşap evde otura dursun...

Çocukluğunda, büyükbabamın biricik oğlu sıfatıyla hayale sığmaz haşarılıkların kahramanı ve "Deli Fazıl!" lâkaplı babam saldırganlığını o hale getirmiş ki nihavet aile dostları içinde hikmet sahipleri:

— Kanı bir yanardağ gibi kaynayan bu çocuğu kurtarmak için, demişler, hemen tezinden, bu küçük yaşta evlendirmekten başka çare yok!..

Ve başlamışlar kendilerine denk ailelerden kız istemeye...

Denk ailelerden hiçbiri bu garip çocuğa kızını vermemiş.

Annem gibi, aynı Akdeniz memleketinden olan ciciannem bir yakını ve memleketlisi tarafından Aksaray'daki eciç-bücüç evin ondört onbeşlik bâkiresini haber almış...

Aksaray'daki fakir evin önünde bir gün mükellef bir konak arabası duruyor. Kızı kaptıkları gibi konağa götürüyorlar.

Burnunun ucuna kadar kapalı, bütün ömrünce Allah'ı, Resulünü ve emirlerini anıp ağlamaktan başka işi olmayan ve dört yanı hep ahret kardeşleriyle çevrili yaşayan dul ve ümmi anneannem (İkinci Dünya Harbine kadar yaşadı) kayıtsız ve şartsız teslimiyet örneği derin ve fedakâr Müslüman-Türk annesi tim sali mübarek kadın, bu garip izdivaca razı oluyor. Öyle ya, kızını isteyen büyük bir aile...

Uğultulu girdabı konakta, ondört, onbeşlik masum ve iptidai, o da annesi gibi ümmi bâkirenin hali

Öyle ki, babamın tavrı, anneme tahammül edemediği zamanlar "götürün!" diyor; çocuk kadını, konağa yakın bir tarafta tuttukları bir evciğe taşıyorlar. Sonra "getirin!" diyor; yaka-paça konağa döndürüyorlar çocuk kadını... |

Annem, uğultulu konakta en hatırlı hizmetçiden bi derece daha üstün, asli kadronun en küçüğünden de bir derece aşağı ve herkesin gel git emrine memur acı bir mazlumluk hayatı sürüyor; ve bütün ümidini, doğurduğu erkek çocuğuna bağlıyor. Bana...

SİYAH KADİFE TAVAN

Halamın gelinlik odası diye süslenen, yaldızlı çıtaların çerçevelediği siyah kadife tavanlı salonda doğmuşum. Beni, vilâdiyeci bir erkek doktor almış...

 

O kadar cılız ve çelimsizmişim ki, doktor, sağ elinin şahadet parmağıyla orta parmağını çenemin altına geçirmiş, beni bir mangal maşası gibi tutmuş ve leğene sokup bu vaziyette yıkamış...

Halime bakanlar:

- Yaşamaz bu çocuk! Oo Demişler.

Babam da, bir erkek çocuk sahibi olduğuna dair müjdeyi, o günlerde Boğaziçi'nde oturan büyükbabama vermek için tek başına kullandığı "brek" arabasının atını çatlatırcasına sürerek Sarıyer'i boylamış. Büyükbabam o kadar sevinmiş ki, o vakarlı ve ağır başlı Hilmi Efendi Hazretleri hemen oğluyla beraber “brek" arabasına atlayıp aynı hızla İstanbul'a dönmekte ve kendisini havai oğluna emanet etmekte tereddüd göstermemiş...

Fakat o da bana bakıp hayıflanmış:

- Çok küçük... Yaşar mı yaşamaz mı, Allah biir!

İşte tam tarih:

26 MAYIS | 1320-1904 - REBİÜLEWEL 1323

İki yaşında Sarıyer'deki köşkün üst katında, beşikten yuvarlandığımı ve önde büyükbabam, bütün ev halkının telâşla pat pat, merdivenlere koştuğunu hatırlıyorum.

Anneme büyüklüğümde bu hatıramı anlattığım zaman, gözleri dehşetle açılmıştı:

— Hayret! Tamamiyle doğru! Bütün köşk birbirine girmişti. Nasıl da hatırlayabiliyorsun?

O vakitler ilâve etmiştim:

- Köşkün arkasında, bahçe tarafında, çamaşırlık gibi bir yer vardı. Rafında da bir tabak içinde beyaz bir madde. Duvara dayalı merdivenden çıkıp kaymak sandığım o maddeden yemeğe başladım. Meğer kiveç kaymağı değil miymiş?.. Yine bütün köşk birbirine girmişti.

-Evet, evet, demişti annem: olur şey değil, sendeki hafıza!..

Devam etmiştim:

- Galiba İstanbul'a gelen ilk otomobillerden birini babam satın almıştı. Bahçede otomobilin tekerlekleri, takozları hafifçe havaya kaldırılmıştı. Muayene mi, tamir mi bir şeyler yapıyorlardı. Gizlice arabanın altına girip aletlerini kurcalamaya başlamıştım. Üç dört yaşında var mıydım, yok muydum, bilmem! O sırada motoru işlettiler. Tekerleğin pul pul demirli lastiği başıma çarptı ve derin bir yara açtı. Kanlar içinde yere serildim.

Annem haykırmıştı:

- Sus, sus! O meseleden büyükbaban, az kaldı hepimizi öldürecekti. Günlerce yatakta kaldın!

60 küsur yıllık yaranın izini, sağ kaşımın üstünde, alnımın sağ yanında taşıyorum. Yara izi alnımda, fakat o günler nerede?

SİRKELİ BEZLER

Alnımda, hâlâ, sirkeye bastırılmış soğuk bezler hissetmekteyim. Keskin bir sirke ve hasta odası kokusu.

Evet, alnımda sirkeli bezler... Ateşimi alsın diye...

Bütün çocukluğum, ilk çocukluğum, hastalıkla geçti. On on beş yaşıma kadar, bir çocuğun çekmesi mümkün ne kadar hastalık varsa hemen hepsini çektim.

Kaç kere hayatımdan ümit kesilmiş; ve ben, Allah öyle istediği için, her defasında kefeni yırtmışın...

Oğlunun dünyaya gelişinden sonra, Mekteb-i Hukuku bitiren babamın, bir baltaya sap olması için büyükbabamın zoru altında tâyin edilip gittiği ve bizi alıp götürdüğü Bursa'da az kaldı ölüyormuşum...

Irmak kenarındaki evimizin odasında, mangal başında, eldiven çıkarır gibi, şerit şerit derilerimi yüzdüğümü biliyorum. Kızıl hastalığından kurtulduktan sonra... Halâ kulağımda ırmağın şırıltıları ve kırk derece ateş içinde seyredilen dünya, *

Derken Mudanya'ya kadar yaylı araba ve İstanbula dönüş... Zaten benim Bursa'ya götürülmeme razı olmayan büyükbabam, bu kurtuluştan sonra babamı hemen İstanbul'a aldırtmış ve beni yanından hiç ayırmamış.

*

Büyükbabam bana en küçük yaşlarda okuyup yazmayı öğretti. Bilmem ki, dört beş yaşında su gibi okuyup yazıyordum dersem inanır mısınız? O zamanın ağdalı diliyle günlük gazeteleri, dört beş yaşında okuyor, anlıyor, hatta anlatıyordum.

Daima hastalıktan hastalığa geçtiğim için, doktorum meşhur Kadri Reşit Paşa, sık sık konağa gelir ve bu erken ruhi inkişafımı bildiği için de, ben salona, girince şöyle derdi:

— Gel bakalım, benim büyük küçüğüm!.. Ve bana sual sorup cevap aldıkça dört beş yaşındaki çocukta bu vaktinden evvelki gelişmeye hayret ederdi.

TELKİN

Büyükbabam kitap odasında ve bir sedirde... Sedire çömelmiş, gözlüğü önünde, dırıltılı bir şarkı söyler gibi Fuzuli Divanını okuyor. Ben de odaya girip yanına sokuluyorum. Beni kürkünün içine alıp öpüyor ve sonra kâğıt çıkarıp üstüne birtakım yazılar yazdırıyor ve:

— Yaz bakalım şuraya, diyor, büyükbabanın ismini yaz!..

Özene bezene, kâğıda bir "Hilmi" konduruyorum. Fakat sonundaki "ye" harfi biraz çarpık kaçıyor; bunu beğenmiyorum, büyükbabam duruşumdaki tereddüdü anlıyor ve gülümseyerek ne yapacağıma bakıyor, "ye" harfinin kuyruğundan imza çizgisi gibi bir şey çekip düzeltiyorum ve kâğıdı uzatıyorum. Çirkinliği sezişim ve düzeltişim o kadar hoşuna gidiyor ki, beni göğsüne basıyor ve iftihar gözyaşları döküyor.

*

Yatakta da büyükbabamla beraberim ve hep kürkünün içindeyim...

İlk dini telkinlerimi ondan aldım.

Yatakta ondan hep dini menkıbeleri dinliyorum.

İşte, üçüncü katta, bizim yatak odamızın karşısındaki büyük yatak odasında, kocaman bir ceviz karyolada büyükbabamın yanında ve kürkünün içindeyim. Hazret-i Aliye, onun misilsiz kuvvet ve şecaatine dair bir menkıbe dinlemiş bulunuyorum.

Soruyorum:

- Büyükbaba, 'Hazret-i Peygamber mi daha kuvvetliydi, Hazret-i Ali mi?

Beş altı yaşındaki çocuk saffetinin içinden fışkıran bu sual, büyükbabama hem çocuklara, hem de büyüklere verilebilecek cevapların en güzelini verdiriyor.

—O kimseyle ölçülmez, O'nda Peygamber kuvveti vardı.

Büyükbabamın “O'nda Peygamber kuvveti vardı," sözünü, hecesi hecesine hiçbir ân unutmadım.

Allah büyükbabama rahmet eylesin...

KISAKÜREK

En küçük yaşta aldığım telkinler arasında bir de Maraşlılık, Anadoluluk şuuru... Büyükbabam, oğlunun ve torununun İstanbul'da doğmuş olmalarına rağmen, beni kökümle, kök nisbetimle alâkalanmaya dâvet ederdi.

Ne büyükbabamın rütbesi, ne bir şey... Maraş ve Kısakürek oğulları... Alâka bunlara... Yavuz Sultan Selim devrinde Maraş'ta hükümet süren ve Osmanoğullarından daha eski bir familya olan Dulkadir (Zülkadir) oğullarına bağlı Kısakürek'ler kolu... İçlerinde birçok büyük din adamı bulunan Kısakürek oğullarının son vardığı halka, Mevlâna Bektut Hazretleri, Dulkadir oğludur. Büyükbabam da, Mevlâna Bektut'dan gelen kolun daima babadan oğula, ana dalı üstünde... |

İsmin nereden geldiği üzerinde de birçok rivayet:

Maraş'ta vaktiyle bir kıtlık olmuş ve o zamanki cedlerimiz, kimine kısa, kimine uzun kürekle erzak dağıtmışlar da ondanmış...

Yavuz Sultan Selim, Mısır seferinde Maraş’ı zaptettikten sonra bir camiin açılış merasiminde bir kürek lâzım olmuş da, cedlerimizden kısa boylu birini omuzlarından itip:

- Alın size bir kısa kürek!...

Demiş ve ondan sonra bu zatın kolu Kısakürek ismini almış...

Yok o değilmiş de kürek kemiğiymiş, şuymuş buymuş...

Hangisiyle ve her neyse. Değer verilecek nokta, Kısakürek'lerin Yavuz Sultan Selim devrine kadar varan mazbut bir şerece içinde aralarından olgun din adamları yetişmiş, saf Anadolulu bir sülâleden geldikleri,

Aşırı bir hemşehrilik gayreti güden büyükbabamın tesiri, konağın kapılarını ardına kadar, Maraşlı ziyaretçilere ve ricacılara açmıştı.

 

En küçük yaşlarımın hatırası, Balkan Harbinin İstanbul'dan derinden derine duyulan boğuk top sesleri. Çatalca önlerine kadar gelen düşmana, denizden ve karadan atılan toplar... İmparatorluğun paniği... Balkan Harbinde bozgun veren ordu döküntüleri arasında yaralı birçok Maraşlı konağı doldurmuştu. Hayal meyal, aralarında dolaştığımı ve onlara yiyecek ve içecek taşıdığımı görür gibiyim. .

Tam sekiz yaşındayım.

YARAMAZLIK

Balkan Harbi yaralıları arasında gelip de, sonra büyükbabamın himayesine eren ve Adliyeye giren - kalın siyah kaşlı, mert yüzlü, gayet ağır ve sakin tavırlı Mustafa Efendi...

Bu Mustafa Efendi, son zamanlarda İzmit Ağır Ceza Reisiydi ve 1943'de Erenköy'ündeki evimize gelip o sene doğan ilk oğlum Mehmed'in kulağına ezan okumuştu.

İste bu Mustafa Efendi bana, konağın ilk katında yemek odası katındaki küçük ve resmi ziyaret odasında Kur'ân dersi verirdi.

Garip ve derinliğine doğru, bir iç hayat istidadı içinde duygularım dışarıya vurduğu zaman ne türlü yaramazlıklara haşarılıklara kalktığımı tasarlayabilir misiniz? Benim için:

—Babasını geçecek galiba yaramazlıkta..

Diyenler de vardı... |

Konağın tavanarası merdiveninden tâ birinci katin avlusuna kadar trabzanlar üzerinde kaymalar...

Yaralı bir atın cılk etine pergelle dokunup ondan muhteşem bir tekme yiyerek yerde yuvarlanmalar.  

Çamura bulanmış bir sürü cam kırığın bir kova içinde arabacının başına geçirmeler... Zafer Hanımefendinin ne kadar zaafı varsa onlara doğru hücum etmeler, onun armonik piyanosunu avaz avaz bağırtmalar. İlaçlarını birbirine katmalar, kitaplarını altüst etmeler. Kilerlerini boşaltmalar... Neler, neler?

Öbür çocuklar da Selmacığım müstesna, hep maiyetimdeler... Bir tehlike görünce can attığım liman büyükbabamın eteği veya kürkü...

Bazen kendimi o kadar mesut hissederdim ki, önlerinden koşup geçtiğim birtakım eşyayı, mahzun ve boynu bükük görür ve dönüp okşardım.

Buna rağmen annemden yemediğim dayak kalmamıştır. Kendisini delice sevdiğim için büyükbabama şikâyet edemiyordum da ondan...

Nihayet Zafer Hanımefendi, büyükbabası sayesinde kendisini tam serbest hisseden haşarı üstü haşan torununun ruhunu kamaştırmak, uyuşturmak için müthiş bir (narkoz) uyutucu keşfetti.

Dört beş yaşında okuyup yazmayı öğrenmiştim.

 

Beni romana alıştırdı.

Necip Fazıl Kısakürek

(Yaşamı Sanatı ve Yapıtlarından Seçmeler Bilgi Yayınevi, 1994. Derleyen Muzaffer Uyguner)
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)