Tarık Akan'ın ardından yazılan yüzlerce yazıdan Gaffar Yakınca'nın "Tarık Akan Gibi Ölmek"başlıklı yazısını gerçekedebiyat okurlarıyla paylaşmayı uygun bulduk:

Tarık Akan’ı kaybettik. Dünya denilen handa konup da göçmeyen hiç bir insan evladı olmamış. Burada kalıp sırasını bekleyen bizler, gidenleri umumiyetle iyi yanlarını düşünerek anmaya eğilimliyizdir. Fenalıkları iyiliklerinden çok olsa bile, insani bir çabayla onları silmeyi, iyi olanları anımsayı tercih ederiz.

Tarık Akan gibileriyse bize zaten anımsanacak bol bol iyilik, güzellik bırakırlar.

Şimdi onun insanlığına dair pek çok güzel şey yazılıp söyleniyor. Dolaylı yollarla, onu tanıyan eşten dosttan duyduklarımıza dayanarak diyebilirim ki hepsi de yerden göğe haklıdır, eksiği vardır fazlası yoktur.

Ben de kendi tanıdığım, gördüğüm haliyle bir Tarık Akan’dan söz etmek isterim.

Şöhretli insanlar bizlere insani yönlerini aşan bir çerçeve içinde görünürler. Gündelik yaşamda tanımadığımız kişiler oldukları için onları bizlere görünen yüzleriyle ve en çok da tavırlarıyla değerlendiririz. Bu bakımdan Tarık Akan da -bütün diğerleri gibi- önce filmleri vasıtasıyla bir oyuncu olarak, daha sonra ise zaman zaman fikirlerine başvurulan bir “kıdemli sanatçı” olarak karşımıza çıkar.

Tarık Akan ile pek çok başkaları arasındaki o keskin ayrım çizgisi de ilk bu noktada başlar: Tarık Akan, bir sinema artisti olarak oynadığı rollerin adamıdır.

Ne demek oynadığı rollerin adamı olmak? Sinema perdesinde canladırdığı değerleri üç aşağı beş yukarı kendi yaşamında da taşımak, ya da tersinden kendi değerlerini üç aşağı beş yukarı sinema perdesinde de oynamak, göstermek.

Bu bir sanatçı için, bir yazar, bir oyuncu için öylesine yüksek bir karakter özelliğidir ki gerçekten pek az insanda bulunur.

Çünkü sanat dünyası, hele de sinema, kirlenmeye o denli açık bir alandır ki “değerlerini satarak” kendine geçim kapısı yaratanlara veya geçim kapısı uğruna değerlerini satanlara bol bol rastlanır.

Tarık Akan, yakışıklı bir adamdır. Sinemadaki ilk işi “jönlüktür”. Yeşilçam’ın Ferit’i olarak başladığı serüveni bütün değerleriyle dimdik inşa edilmiş bir Tarık Akan’a kavuşturur. Sanat caminasının, kültür dünyasının boğazına kadar ikiyüzlülüğe ve çirkefe battığı bir çağda bunu başarmak gerçekten pek güçtür. Sinemada, tiyatroda bir karakter yaratmak şüphesiz hayli zor bir iştir, ama erdemli bir insan yaratmak ondan kat be kat zordur. Tarık Akan, Türkiye’de görmeye hiç alışık olmadığımız biçimde, ikisini birden başarmıştır. Bizi asıl etkileyen, üzerinde durup düşünmemiz gereken de işte tek başına var olmayı başarabilmiş bu erdemli insandır.

Bizim gördüğümüz yüzüyle Tarık Akan olabilmenin aslında ne denli meşakkatli, ne denli büyük bir iş olduğunu biraz izah etmeye çalışayım.

CİHANGİR ÇETESİ DIŞINDA BİR SOLCU...

Türkiye’nin kültür dünyası Cihangir’i mesken tutmuş bir çetenin elindedir. Bu çetenin alameti farikası her zaman “en demokrat” olmasıdır.

Bütün köşebaşları, bütün subaşları bu insanlar tarafndan tutulmuş bir dünyada var olabilmek biraz da onların tezgahından geçmekle mümkündür. Bütün marifetleri yerli olan, bize ait olan ne varsa ona küfür edip batılı dostlarından ulüfe toplamaktan ibaret bu ekip solcu postuyla gezer ama o postun altında sonuna kadar liberaldir, sonuna kadar etnikçidir.

Herkes bilir, Tarık Akan ne o tezgahtan geçmiştir, ne de o tezgaha gelmiştir.

Belgeri, kayıtları mevcuttur, PKK, ta 90’ların başından itibaren Abdullah Öcalan’ın talimatıyla Türk aydınlara, sanatçılara yanaşmaya başladı. Rüzgar etnikçilerden yana esiyordu: Avrupalıların gizli-açık desteği, 12 Eylül ve Sovyetlerin çökmesinden sonra solda başlayan çürüme, kimlikçiliğin solu ele geçirmesi, Türkiye toplumunun ve özellikle de işçi sınıfının gericileşmesi, solun giderek iktidarsızlaşması..  Bütün bu koşullar altında kültür dünyasının güç budalası olmuş çakma sanatçıları koşar adım, af buyurun, sineklerin bir pisliğe üşüşmesi gibi, bu çağrıya koştular.

Cihangir çetesinin başlangıç öyküsü kısaca budur.

Bu çete, sonraki yıllarda kültür hayatımızın neredeyse her köşesine musallat oldu. En önce medyada pek kuvvetlilerdi; dolayısıyla yayıncılık, sinema, tiyatro, plastik sanatlar hepsi onlardan sorulurdu. Gelişip serpildiler, memleketi ilgilendiren her meseleye el attılar; tabi Avrupa’ya, ABD’ye ve onların buradaki ayağı liberallere, etnikçilere asla yamuk yapmadan.

AKP iktidarı döneminde deyim yerindeyse altın çağlarını yaşadılar. AKP’nin ilk on yılı boyunca iç müttefiki cemaatse eğer, dış müttefiki Kürtçü – liberal hareketti.

Bizim Cihagir çetesi ise her iki kapıdan da nasipleniyordu, gerçekten de altın bir çağdı yaşadıkları. Kendi güçleriyle sarhoş oldular, azgınlıkları öyle bir noktaya geldi ki memleketin boğazlanma fermanı olan Anayasa’ya evet oyu için yollara düştüler. İslamcıların önünü açacak, Kürtçülerin önünü açacak, ABD’nin önünü açacak ne kadar iş varsa bunlar topluca o işin tam göbeğindeydiler.

Tabi ki Tarık Akan’dan nefret ettiler. Çünkü Tarık Akan gençliğinden beri solcuydu, solculuğun aynı zamanda bir namus meselesi olduğunu da bilirdi, onlarla aynı çanaktan yemlenmeyi, memlekete ve kendi değerlerine ihanet etmeyi reddetti. Yeşilçam’ın anlı şanlı artizleri, yazarları, yapımcıları bir AKP’nin bir Apo’nun elini eteğini öperken, akil adamlık peşinde koşup, Tayyip Erdoğan’a rica mektupları yazarken O, Tekel direnişinde işçilerin, Gezi’de gençlerin, Silivri’de yurtseverlerin yanında oldu.

Şöhrete giden yolda ebediyen ruhlarını satmakta bir beis görmeyenlerin ondan nefret etmesi kadar doğal bir şey olamazdı. Çünkü Tarık Akan tavrıyla, duruşuyla onlara ikiyüzlülüklerini, alçaklıklarını anımsatıyordu.

DEĞERLERİ SATANLAR ve DEĞERLERİ İLE YAŞAYANLAR...

Tarık Akan, iyi filmlerde oynayan, iyi bir oyuncuydu; hayatını da aynı şekilde iyi, temiz ve onurlu bir yaşam kılmaya çalıştı. Yakın çevresindeki insanlar içinde bile parmakla gösterilecek denli yüksek karakterli bir insan profili çizdi.

Bakın, çok enteresan bir detay söyleyeyim, Tarık Akan’ın topluma olumlu mesajlar vermeyen, iyiliği doğruluğu yüceltmeyen tek bir filmi yoktur.

Dikkat edin, Tarık Akan’ın oynadığı rollerden değil, rol aldığı filmlerden söz ediyorum. Rol icabı iyi adam da olursunuz kötü adam da. Önemli olan bir bütün olarak içinde yer aldığınız yapıtın topluma ne vazettiğidir: iyi şeyler, erdem ve güzellikler mi yoksa çürüme ve buhran mı?

Diyeceksiniz ki var mı öyle yapıtlar? Olmaz olur mu. Daha geçenlerde yüz yaşına kadar komünistlikten ekmek yemiş bir yazarımız öldü. Komünistliği 30 yıl öncesinde kalmış olduğu ve hayatının son yirmi yılını etnikçilere hizmetle geçirdiği halde “büyük komünist” diye uğurlanan bu yazar henüz 12 Eylül darbesinin işkence tezgahlarının orta yerden kalkmadığı, komünistlerin leblebi gibi öğütüldüğü bir tarihte, 1986 senesinde neyin senaryosunu yazıp filmini yapmıştı biliyor musunuz? Dört zengin adamın tecavüzüne uğrayan bir köylü kızının tecavüzcülerinden birine aşık olması ve oradan gelişen aşk hikayesi.

Yetmedi bu beyefendi, daha sonra bunun dizisini de yaptırdı, o da yetmedi, bu sermayeyi yemeye doyamadı, gider ayak romanını da yazdırttı.

Bizim “sanat” alemimizde insanlığın, kadınlığın, yoksulluğun bu denli ayaklar altına alındığı, çıplak kadın afişleri eşliğinde bu denli hakarete uğradığı bir başka iş var mıdır bilmiyorum.

İşte “gerçekçilik” kisvesi altında topluma çirkeflik vazetmek, irin akıtmak böylesi bir şeydir. Bunlar etnikçi Cihangir çetesinin, kültür parazitlerinin gözdeleridir, bunları ayakta alkışlayıp Tarık Akan’lara küfür ederler.

Şaşırmamak lazım. Tarık Akan bizimdir, bu memleketindir, kendi değerlerini pazarlayarak şan şöhret para pul peşinde koşanlarsa onların.

Doğruda durmak çok zor iştir. Bizim gibi toplum önünde olmayan, sıradan insanlar bile en küçük çıtırtıda korkarken, Tarık Akan, tüm toplumun gözü önünde olan bir isim, en zor zamanlarda bile geri adım atmamıştır.

12 Eylül’ün Türkiye’sinde fikirlerinden ödün vermeden, kaçmadan yaşamak cesaret ister, FETÖ tarafından AKP’nin, Kürtçü liberallerin, Cihangir çetesinin desteğiyle kurulan Ergenekon, Balyoz tezgahlarına karşı yurtseverlerin yanında olmak da cesaret ister, devletin var gücüyle yüklendiği, dövdüğü, itip kaktığı, aç bıraktığı Tekel işçisinin yanında olmak da cesaret ister, her türlü baskı ve şiddetle başı ezilmek istenen Gezi gençliğinin yanında olmak da cesaret ister… İşte Tarık Akan bütün bu cesaret sınavlarını, bütün bu insanlık sınavlarını başarıyla geçmiş dimdik bir insandır. 

Bizim etnikçi boyalı medyanın, arabeskçi ağlak sözde edebiyat dergilerinin gözdesi olan, yerlere göklere koyamadığı bir şarkıcı var, Hak günahlarını affetsin, kendisini kah islamcı-dolandırıcı Jet Fadıl’ın açılışlarında kah Apo posterleri altında, ama her defasında Cumhuriyet’e ve Türk halkına hakaret ederken görürdük. Kahraman olmasına yol açan davada hakkında istenen ceza ne kadardı biliyor musunuz: 14 ay. Hiç hafifletici sebep olmadan kesin suçlu bulunsa bile yatacağı ceza en çok 9 aydı. Her ortamın maço kabadayısı bu adam 9 ay hapis yatmamak için Fransa’ya kaçtı, derdi kısa yoldan bir Yılmaz Güney, bir Nazım Hikmet olmaktı.

Tarık Akan 2,5 ay hücrede kaldı, işkence tezgahından geçti, ölüm ve mahpus tehdidi yıllarca devam etti, çıkar çıkmaz dünyanın istediği memleketine gidip oradan Türkiye’ye söverek keyifli bir yaşam sürebilirdi.

Ama o burada kaldı, bizimle kaldı, memleketiyle kaldı. Yılmaz Güney’i de Nazım Hikmet’i de ondan daha iyi kimse anlayamazdı, onların yaşamı ona son ana kadar memlekette kalması gerektiğini öğretmişti. İşte bunun için Tarık Akan, tıpkı Güney gibi, tıpkı Nazım gibi bizimdir, şaibeli şöhret budalaları ise onların.

Kusuruma bakmayın lütfen, bizde kıyaslamadan kıymet tarif etmek pek zor olduğu için böylelerinden söz ediyorum. Daha pek çok örnek verebilirim ama, bu kadarı yeter sanıyorum anlamaya. Yazının başlığı Tarık Akan gibi ölmekti, şöyle diyelim: Tarık Akan gibi ölebilmek için Tarık Akan gibi yaşamak gerekir. Gerektiğinde bir yalnız kurt misali, tek başına ama dimdik.

YAZININ TÜMÜNÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ... 

Deli Gaffar
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)