ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ DERGİSİ SAYI 405 KASIM 2021

Bir ülkede –demeyelim eksik olur– bir ulusta iki dil derneği olur mu? Bir ulusu ulus yapan dilse o dili kontrol eden, geliştiren, yeni gelişmeler karşısında düzenleyen, teknolojinin baş döndürücü aygıt ve kavramlarına Türkçe karşılık bulan, hele gelişen son “jeostratejik” gelişmelerle Türkçe konuşan –dolayısıyla Türk–  devletleriyle ortak alfabe/ortak dil düzenlemelerinin politikalarını devlet kurumlarıyla eşgüdüm halinde çalışarak çizen bir “üst” kimlikte kuruma ihtiyaç var ve bu mutlaka tek olmalı.

Maalesef ülkemizde Amerikancı / Batıcı 12 Eylül darbesi ilk “darbe”yi doğal olarak uluslaşma çabamızın mimarı Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’na vurdu. Yeni yönetimi beğenmeyenler buna tepki olarak bence daha facia iş yaparak alternatif dernek kurdular. Atatürk’ün yadigarını ve parasını öksüz bıraktılar; bir anlamda teslim ettiler. Dile bile “lisan” diyebilecek kadar tarikatçı, Fetöcü, Arapçı, politik İslamcı, hatta rahmetli Uğur Mumcu’nun deyimiyle “liboş” Batıcı (yani anlayacağınız Türklerin uluslaşmasına kim karşıysa) kişiler Atatürk’ün parasıyla kurulmuş bu güzide biricik ve en az Atatürk dönemindeki kadar ihtiyacımız olan kurumumuzda davul zurna çalmaktalar. (Kurucu olma çağrısına bir mektup yazarak, “Bir ülkede iki dil kurumu olmaz; bir gün olur o kurum yine eskisi gibi çalışır” diyen Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı saygıyla anıyorum.)  

çağdaş türk dili

Türk halkı zaten diline hor davranan dil bilinci olmayan bir halk, buna bir de bilim insanlarının ve aydınlarının ikileşmesi eklenince gerçekten fena durumdayız. (İki kurum da Türkçemizdeki güzelim “salgın” sözcüğünün yerine despotça darbeyle gelip yerleşen “pandemi” sözcüğünün kullanılmasını engellemeyi bile başaramadı!)

Yine de Dil Derneği önemli çalışmalar yapıyor. Her yıl vermiş olduğu “Dil Derneği Onur Ödülü”nü yaşamının en onurlu bir parçası olarak saklayan biriyim. Yayınlanan Türk Dili Dergisi bunlardan biri. Nice yazar ve şairin ortaya çıkmasına neden olmuş Cahit Külebili, Dağlarcalı efsane Türk Dili Dergisi’ni, başına ‘Çağdaş’ koyarak çıkarıyorlar.

Derginin kasım sayısında derginin Yayın Yönetmeni ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü sevgili şair dostumuz Ertuğrul Özüaydın’ın "Yayın Yönetmeni”nden köşesindeki “Erişilmez Hızın Koşucuları” denemesi tadına doyum olmaz türden. Özüaydın, başarılı olmak için doğumdan ölüme kadar koşmak zorunda kalmamız ve bu “hız”ı sorguluyor.

“Amacımız nedeniyle daha ileriye daha hızlı gitmeye çalışırken dur durak bilemeyiz, adımlarımızı sıklaştırırız… İşte birey geç kalmak korkusuyla çarşı pazarda, okulda, işte, evde sokakta başlattığı koşusunu hiç bırakmaz” diyen Özüaydın denemesini okuyana bir “Ah” dedirten bilgece sözlerle bitiriyor:

“İçinden geçip gittiğimiz şu ömrün sakin, dingin bir havası olsun isterim.  İşte bu yüzden dağları, nehirleri, ormanları, denizleri severim. Ağacın, çiçeğin, böceğin çevresine uyumlu hızına hayranım. Orada zamanla yarışmak yoktur. Tam tersine yaşamsal devinim ve arayış içindeki doğal ortamın uyumlu bir dinginliğinden söz edilebilir.”

Dergide Dil Derneği Yönetim Kurulu’nun “Halkçı Devrimci Önderimiz Atatürk’ü Saygıyla Anıyoruz” başlıklı bir açıklaması/bildirisi var.

Bildiride, “Bugün ülkenin ve ulusun genel görünümü Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı günleri anımsatmaktadır…” gibi çok iddialı saptama yapılıyor. Kötümserlik, kendimi siyasal olarak bildiğimden beri (1977) aynı sözlerle –Lise Der’deyken korsan gösteride yazdığım metnin başlangıcı da bu cümleyleydi!– devam ediyor demek ki. Nedense bir türlü de batmıyoruz! Bu söylemin sahipleri sanki battığımız zaman rahatlayacaklar; artık bana öyle geliyor!

TDK’nın devamı bir dil derneği olarak çok daha başka konularda kaygılar dile getirilebilirdi. Örneğin hemen aklıma gelen: “Diğer Türk ülkeleriyle kurulan askeri, ekonomik ilişkinin ortak Türkçe üzerinden kurulmamasından kaygı duyuyoruz. Türk devletlerinin kurduğu Ekonomik İşbirliği Örgütü (EİÖ) gibi bir dil örgütünün (DİÖ), en azından bundan sonra türetilecek sözcükleri tüm ülkelerin aynı zamanda kullanmaya başlamasını sağlayacak bir üst akademik dil örgütünün kurulmasını…” istiyoruz vs. ya da “Teknolojinin gelişmesi sonucu yaratılması gereken yeni sözcük ve kavramların ivedilikle yaratılması, salgın nedeniyle ortalıkta uçuşan yabancı kavramların Türkçelerinin kullanılması konusunda özellikle TV açık oturumlarındaki kişileri ve ilgili yayın yönetmenlerini, en azından bir mektup yazarak uyarmayı borç biliriz…” gibi bir cümleyi koydururdum ben açıklamaya toplantıda olsaydım. Ya da en azından CHP’li belediyelere baskı yaparak şu “Türkçe tabela” işini çözümlemeye çalışırdım. Ama işte Türkiye’yi “Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı” günlerdeki gibi görüp her şeyi sıfırladıktan sonra bunları söylemek elbette mümkün değil. Godo’yu beklemek gibi bir ikinci Mustafa Kemal’i bekleyip yapabileceğimiz şeyleri yapmamak kolaycılık bence.

Haddimi aşmayayım.

Çağdaş Türk Dili’nde Yusuf Çotüksöken’in “Türkçe Sözcüklerin Önseslerinde Bulunmadığı Söylenen Ünsüzler Üzerine” yazısı oldukça ilginç bir konuya değiniyor; hocamızı ne kadar kutlasak yeridir.

Kimi sözlük ve ansiklopedilerde “Türkçe’de Türkçe kökenli sözcükler /c/, /f/, /ğ/, /j/, /h/, /l/, /m/, /n/, /p/, /r/, /v/, /z/ önsesleriyle başlamaz… bu durum kuraldışıdır.” savını şiddetle eleştiren Çotuksöken çalışmasının sonunda, “Öyle anlaşılıyor ki yansıma sözcükler kimilerince ya Türkçe kökenli sözcüklerden sayılmıyor(!) ya da sözcük türü olarak algılanmıyor; oysa yansıma sözcükler, bağlamına göre hemen bütün sözcük türlerinde işlem görebiliyor. (…) …sesbilim bakımından ‘kuraldışılar’ (istisnalar)’ bölümünde sayılması bizce doğru olmayan bir yaklaşımdır.” diyor. İlginç bir konu ve saptama.

Dergide Hürriyet Yaşar’ın “Basında Dil Yanlışları” yazısı büyük eksikliği kapatıyor ama işte kim dinliyor ki!

Yaşar Özmen’in “Şiir Eleştirisi ve Ödül İlişkisi” yazısında “Sanatta ödül ve alkış sanatçının enerji kaynağıdır. Ödüllendirmenin saygın ve güvenilir olması da marş motorudur. Öyleyse şiir ödül sistemini, sanatçı duyarlılığına yakışır bir şekilde düzenlemek gerekmez mi?” saptaması dikkat çekici. Ödül kurumu tüm dünyada bir baş belası karın ağrısı. Özmen ödül sistemini yoluna koymak için öneride de bulunuyor: “…çağdaş sanat anlayışına yanıt verebilecek bir yöntem ve sistem olmalıdır.” Yani matematiksel bir formül koyalım diyor; gerçekten ilginç.

Özmen şiir eleştirimizdeki “bulanıklık”a da değiniyor ki ilerde epey tartışmamız gereken bir konu bu. Geçen gün önemli eleştirmenlerimizden Zeki. Z. Kırmızı da Tuğrul Tanyol’un son şiir kitabının sıradan olmasına karşın nasıl iyi yayınevlerinden yayınlanıp övgü ve ödül alabildiğini sorguluyordu.

Nesrin Pekcan’ın “hikaye mi öykü mü” ikileminde kalanlar için öykü sözünün temelini incelediği “’Öykü’ Türkçe Bir Göstergedir” başlıklı yazısı kafamdaki boşluğu doldurdu: Artık rahatlıkla, göğsümü gererek öykü diyebileceğim! “Divan-ı Lügati’t Türk’te Kaşgarlı Mahmut bin yıl önce yazmış: Ötgündi!”

Kamil Özdemir “Araplaşma-Araplaştırma ve Harf Devrimi” başlıklı yazısında, “Bana göre Müslümanlık bir Araplaştırma dini olmuştur” diyor. Ben de ekleyeyim: Bana göre Türkler’de Müslümanlık, savaştırabilmek, toplumu ayakta tutabilmek ve fethettikleri topraklarda kalabilmek için bir ideoloji dini olmuştur!

İncile Çalışkan “Dünyanın Oryantal Dönüşü” başlıklı yazısında yazar Esen Yel’in tek tek öykülerini değerlendiriyor. Anlamadığım, kitap ismi yok; sanırım dergilerde yayınlanmış ya da kendisine gönderilmiş özel öyküler bunlar: Keşke belirtseydi.

Ömer Demircan’ın “’Bağlaç’-‘İlgeç’ Ayrımı”, Resul Kaya’nın “İtalyanlar İçin Yüklem/Fiil”, Güner Demiray'ın “Bendeki Sait Faik”, Nermin Küçükceylan’ın “Yazım Kuralları Üzerine” yazıları derginin diğer okunması gereken yazıları.

Dergide şiirleriyle İsa Küçük, Nilay Boran, Hasan Akarsu, Gönül Tokayeva, İgnazio Buttitta, Mustafa M. Dağlı, öyküleriyle Şakir Kaba, Ayşe Karadağ, Edanur Güler, Leyla Civil öyküleriyle yer alıyor.

Leyla Civil'in “Burası Kimin Yurdu” adlı öyküsünü okuyunca geçen gün tesadüfen bilgisunardan (eh artık internet demek ayıp olur!) gördüğüm dünyanın en acı trajedilerinden Balkanlar’dan Türklerin göçü fotoğrafları aklıma geldi ve şu soru da şimdi aklıma geldi: Acaba bir Sırp, bir Bulgar, bir Yunanlı, bir Arnavut yazar dergilerinde Eleni gibi toparlanmaya zaman bularak da değil kapılarını bile kilitlemeye zaman bulamadan Anadolu yollarına düşen Ayşeler, Emineler, Fatmalar için geçtik, karınlarını deştikleri hamilelere, Girit'te Mora'da öldürdükleri yüz binlerce çoluk çocuğa burası sizin ülkenizdi filan başlıklı öykü yazıyor mu diye merak ettim. Bilen rastlayan varsa sevinirim; gerçekten merak ediyorum.

balkan göçü

(Margaret Yourcenar’ın Karadağlı bir Sırp delikanlı Marko’nun Türk paşa kocası şehit olmuş bir Türk dul kadını cinsel ihtiyacı için kullanmasını, ona şiddet uygulamasını, sonra Ayşe diye bir kız vs. zorbalık dolu, -son yıllarda pek kolay kullanılan- “ırkçı-faşist” teriminin gerçek anlamıyla ırkçı, öyküyü anımsadım. Valla hiç de kötü bir şeymiş gibi anlatmıyordu oldukça neşeli bir anlatımdı neredeyse Marko değil de ona aşık Paşa karısı onun ırzına geçiyordu; kadının bitişik kaşları, kalın bacaklarıyla alay ediyordu; sanırım Doğu Öyküleri’ndeydi.)

ahmet yıldızahmet yıldız

Biz gerçekten çok hümanist, saf, temiz ve gerçekten büyük bir halkız vesselam. Leyla Civil’in öyküsünü ve yayınevlerimizde yayınlanan onlarca yüzlerce Anadolu’dan göç etmiş halklar için yazılmış kitapları düşününce…

VARLIK DERGİSİ EKİM 2021, İSTANBUL

Ankara Dost Kitabevi’nde Kasım ayı Varlık’ı diye almıştım ama şimdi yazarken gördüm ki Ekim ayının Varlık’ıymış; olsun. “Bellek Ankara” adıyla Ankara özel bölümü/kapak konusu yapmış. Belki ondan fazla dikkat etmeden aldım.

Geçen ay da İstanbul’u kapak yapmış. “Editörden”de yazdığına göre şehirlerimize ayıracakmış; Türkiye’nin kültür haritasına katkıda bulunacaklarmış.

Düşünce güzel ve heyecan verici. Ancak aynı yönetimce Varlık’ta yıllardır kapak konusu yapılan Türkiye’nin gerçeklerinden uzak, Türk insanına ilgisiz, neoliberalizmin ideolojik uzantısı derme çatma konuları anımsayınca umutlu olmak zor. Yine de heyecanla okuyacağız.

Nerdeyse doğma büyüme Ankaralıyım ama Ankara’yla ilgili bunca yazar, şair varken (hadi kendimi geçtim) kim bu, kimin yazısını okuyacağım diye -sevgili Prof. Dr. Gonca Gökalp hariç- google babaya başvurmak zorunda kaldığım kişilerle karşılaştım.

Varlık gibi bir dergiye ilk yazı şerefi Hakan Kaynar'ın. “Ankara’dan Romanlardaki Ankara’ya” başlıklı yazıyla yer alıyor. Projesiz Modernleşme adlı bir kitabı varmış; Gençlerbirliği’nin de basınla ilişkilerden Yönetim Kurulu Üyesiymiş. (Gençlerbirliği'nin basınla ilişkilerindeki berbatlığa bakarak anlaşılabilir zaten her şey!)

Kaynar, maalesef romanlardaki Ankara gibi önemli ve heyecan verici bir konunun altında kalmış: Bu başlıktaki yazıda Yakup Kadri’yi, Halide Edip’i atlayarak bir yazı yazılabilir mi?

Üstelik bu yazar her ne kadar “Hafıza”cı olsa da konuyu ısmarlayanların başlığı “Bellek Ankara”! Biraz saygı duyar insan.

Kaynar, Barış Bıçakçı’yla ağzını açmış Adalet Ağaoğlu’yla gözünü yummuş; oradan oraya atlayan ne demek istediği belli olmayan bir acayip yazı ortaya çıkmış. Araya da Sevgi Soysal serpiştirmiş: Yazısını bu kadar iddialı bir başlık değil de “Barış Bıçakçı-Sevgi Soysal-Ağaoğlu’nun Ankara’sı” filan deseydi kimse bir şey diyemezdi! Maalesef “Birikim yazıcılığı”nın hastalığı Varlık sayfalarına iyice yerleşmiş.

varlık dergisi bellek ankara

Kemal Ateş’in müthiş “Haldun Taner’in Öyküleri” yazısı arka sayfalara atılmış duruyor; üstelik bir sayfası tümüyle Ankara’yla ilgili bir yazı! Ya da Gonca Hoca’nın çok değerli ve yararlı “Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Ankara’da Tiyatro” yazısı pekâlâ ilk yazı olabilirdi. Hoca kendisi böyle şeylere bakmaz ama dergide kapak konusuyla ilgili tek iyi yazı olması nedeniyle hak ediyor.

Neyse. Gonca Gökalp Alparslan, “Ankara’da tiyatro demek Cumhuriyet demektir. Modern kent dokusunun oluşumunda opera, bale, tiyatro ve diğer sanat dallarının yerinin farkında olan aydınlık bir düşünüş demektir.” gibi müthiş bir cümleyle yazısına başlıyor. 1892’de demiryolunun Ankara’ya ulaşmasıyla tiyatronun da Ankara’ya geldiğini, o yıl tiyatrocu Ahmet Fehim’in İstanbul’dan Ankara’ya yerleştiği ve temsil verdiği ilk gece Vali Abidin Paşa’nın da salonda olduğu gibi müthiş bilgiler vermeye başlıyor. Gonca Hoca’nın 24 “yerli” kaynağa başvurarak yazdığı yazı pırıl pırıl ve bilgilendirici, rahat okunan, tek cümlesi bile gereksiz olmayan bir yazı.

Ancak devamında Güven Arif Sargın adlı zatın “Hafıza mekanları, Pratiği ve Öznelerine Dair Kısa Bir Ankara Hikayesi” başlıklı –başlıktan da anlaşılacağı gibi– oldukça zor okunan bir yazısına rastladım.  Böyle diyorum çünkü anlayabilmek için sınavda matematik problemi çözer gibi dönüp yeniden cümleleri okumak zorunda kaldım. Sargın Bey neredeyse bir sayfa boyunca bu yazıyı niye yazdığını niçin yazdığını anlatmaya çalışıyor. “Dair”ler, “mesele”ler, “hafıza”lar havada uçuşuyor. Bu tür sözcüklerle yazılmış yazıları okumama gibi bir huyum var ama bir kez bunca para verdik bu dergiye (25 TL!), çekeceğiz.

Sargın Bey iki sayfalık kan kusturan peşrevin bir yerinde, “Connerton ve Assmann’ın açtığı yoldan ilerleyeceğim ve Ankara’nın erken dönem hafıza mekanları üzerinden bir şehir hikayesi kaleme almaya çalışacağım” diyerek adını ilk kez duyduğumuz (Birinin Türkçe’de Ayrıntı Yayınlarından tek kitabı var) öğrenmek de istemeyeceğimiz kişilere topu atıyor. Bir Varlık yazarından biz kendi düşüncesini okumak isteriz kendi yolunu bilmek ister, en azından verdiğimiz 25 TL'nin karşılığını almak isteriz Sargın Hoca, diyeyim buradan.

“Hatırlama/unutma, bu noktada deneme yanılmanın dolaysıyla karşıt, aykırı ve hatta sapkın özneler yardımıyla düşünsel zenginliğimize katkıda bulunabilmenin bir aracına dönüşebilmekte” gibi bilmecemsi, kekeme tekrar tümcelerden oluşmuş iki sayfadan sonra nihayet gerçek ortaya çıkıyor: Sargın Bey Ankara’ya verip veriştiriyor; bir sille tokat girmediği kalıyor!

Üç heykeli inceleyecekmiş; nihayet anlıyoruz (Onca peşreve ne gerek vardı, şunları şunları inceleyeceğim bu yazıda dese yeterliydi!): Ulus Zafer Anıtı, Etnografya Müzesi’nin önündeki heykel ve Kızılay Güvenpark'taki Güven Anıtı.

Sargın Beyefendi anlaşılan ikilemde de kalmış: Kusacağı zehri alıntılara söyletip kendini temize almaya çalışmış!

Buyurun:

“Seküler ulus-devlet Başkent’in imgesini sivil bir kamusallığın planlaması aşamasından yeniden dokumuş; öte yandan geçmişe ait simgeleri adeta baskılamıştır… Ulusçu söylemlerin temsil edildiği mekânsal iletiler olmuştur.”

“Başkentin anıtları hem burjuva reformlarınca desteklenen ulusalcı tasarımları hem de örgütlü unutmanın mekânsal uzanımlarını anlamayı sağlayacak önemli ipuçları sunar. Hiç şüphesiz ki 1923 örgütlü bir unutmanın mimarlığı adına kayda değer bir dönüm noktası.”

“İslam ve Osmanlı imgelerinin resmi Türk ulusu kimliğinden ayrıştırıldığı ve baskın bir Cumhuriyet ideolojisinin imlendiği söylenebilir.”

“Üniformalı Atatürk, Mehmetçik ve kadın betimlemeleri (Ulus Zafer Anıtı için söylüyor) cemaatçi veya dinsel kaynaklardan uzaklaşmış yeni gelenek görenek ve iletişim biçimlerini de bir anlamda icat etmek zorundadır.”

“Güvenlik anıtında izleyiciye bırakılan devletin vazgeçilmez gücünü masalsı kahramanlarını ve sivil otoritesini anlatan bir iletiye, sahipçi yetkeci ve ulusçu bir siyasi iradeye sahip devletin kendisidir. Özetlemek gerekirse anıtlar ve üzerlerine adeta kazılan siyasi yazıtlar icat edilmiş gelenekleri her defasında yeniden kurmaya çalışarak tasarlanan resmi kimlikleri kamusal alana taşır…”

“Anıtlar izleyicisini simgesel bir ortama çağırır ve bu noktada… dönem izleyicileri gerçekliğin yansıtılmasından çok temsiliyetini öne çıkaran ve ulusalcılığı egemen kılan düşsel bir kent sahnesine hapsedildiği söylenebilir.”

“Yorum yok!” diyeceğim ama dayanamıyorum: ODTÜ Mimarlık gibi bir bilim merkezinde yönetici bile olmuş bir Profesöre fazla laf etmek istemiyorum. 

"1923 örgütlü unutucular"(!) bir ulus kurmayıp etnik / mezhepsel boğazlaşmalarla dolu Anadolu mu bıraksalardı; Sevr'i kabul mu etselerdi; bunu mu demek istiyorsunuz?

“Örgütlü unutma” diye bir şey varsa örgütsüz unutma nasıl bir şeydir ona da kısaca değinseydiniz bari hocam! “İcat” ilk kez bulunan bir araç/madde/-hatta- düşüncedir. Her ulusun kurucu babaları, eski sistemi “görmezden gelip” “yeni”yi yaratırken tarihteki örneğe bakarlar; toplumsal mücadeleler ve araçları “icat” edilmez hocam sürer gider ve yıkıp geçer!

O heykelde mermi taşıyan kadın "icat" filan değil "gerçek"tir be hoca!

Yazıyı oturtmaya çalıştığı ama bir türlü de oturtamadığı zemin de yanlış, haksız ve dolaysıyla kaygan bir zemin. Yazının konusu Ankara, ve Cumhuriyet'i kuranlar Ankara'nın eski hiç bir yapısına zarar vermediler! Ankara tarihi camilerin eskiliği açısından İstanbul'dan öndedir. Müthiş eserler var. İstanbul 1453'te fethedildi ama Ankara Kalesi'nin fethinin tarihi 1073'tür! Bu tarihten sonra yapılmış müthiş camiler var. İçkalenin girişinde Sultan Alaattin Cami'sinden Beypazarı'ndaki o önünde aynı yaşta çınarı olan camiye kadar. Ya Augustus Tapınağı'na dokunmadan yapılmış Hacı Bayram Camii.

Ya Cumhuriyet'in, dönemin en pahalı arazisi olan Ulus/Dışkapı da o geniş alanı Roma döneminden kalan kalıntılar var diye korumaya alması?

Osmanlı'nın Ankara'da hangi yapısına saldırmış; Gar'a mı, 1886'da yapılmış Ankara İdadisi'ne mi? (Atatürk Lisesi).

Ha Cumhuriyet'i kurdular ve İstanbul'u ve Sevr'i reddettiler demek istiyorsanız sonuna kadar haklısınız; maalesef devrimcilerin böyle köktenci huyları var!

Ne var ki Fransız Devrimi'ne, Rus Devrimi'ne (4 yıl kanlı iç savaş), Meksika Devrimi'ne, ABD İç Savaşı'na vs. bakınca daha iyi anlaşılıyor: dünyada en kansız, en yumuşak devrim Türk Devrimi'dir.

"Eskiyi görmezden gelen sahipçi-yetkeci-ulusçu" diyecek kadar Cumhuriyet neyinize battı Hoca? 

Neredeyse “Türkiye Cumhuriyeti’ni icat ettiler” diyeceksiniz de dolaşıp durmuşsunuz! Yazıklar olsun!

Yine adına ilk kez rastladığım Funda Şenol Cantek adlı bir hanımın neşeli, kafiyeli başlıklı “Çayır, Bayır, Mektep: Cebeci” yazısına gelince bu da Birikim tayfasından diyesim geldi. Google babadan baktım gerçekten İletişim’den bir kitabı çıkmış. “Ulusun babası olarak Mustafa Kemal’in şehirde b fantezisi yaratan varlığı ve insanların kendilerini O’nun sürekli gözetimi altında algıladıkları bir şehir hayatı”ymış Ankara, kitabın arka kapak yazısına göre!

Belediye kuruluşu BELKO yayınlarından çıkan Ankara adlı kitabın bilgileriyle anlatmış benim de mahallem olan Cebeci’yi.

Fatma Berber’in Ulus ve “Anafartalar Caddesi üzerine” yazısı ilginçti. Kimdir diye yine baktım Pink Floyd üzerine bir kitabı var. Bir de Fütürizm üzerine derleme kitaba katılmış. Ancak yazısı gerçekten yararlıydı. 1916 Ankara yangını bölümünde ben de yandım adeta. Yahudi mahallesini uzun bir destan haline getirmesi dışında iyi bir yazıydı.

Varlık bu sayıda edebiyat dergisi değil de mimarlık dergisine dönmüş vesselam. Daha da kötüsü ilk yıllarında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisinin Varlık’ı, maalesef son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanı ideolojilerin yuvası olmuş. 

Üstelik Varlık Ankara'da kurulmuş bir dergi! 

Devrimin ("reform"un değil) yayın organı Hakimiyeti Milliye gazetesinde çevirmen ve yazar olarak çalışan Nayır, Nahit Sırrı Örik ile birlikte Ankara'da Varlık Dergisi'ni 15 Temmuz 1933'te yayımlamaya başladı. Nayır, daha sonra 1946 yılında Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'ndaki görevinden istifa etti ve 1946'da dergiyi İstanbul'a taşıdı ve bir yandan da Varlık Yayınevi'ni kurarak kendini yayıncılığa verdi. Nur içinde yatsın, yayınevi bünyesinden binden fazla kitap yayımladı ve Cumhuriyet'in yıkılmaz kalesi oldu.

Şunu diyeyim Mehmet Erte’ye: Bir kent hakkında kapak konusu yapacaksan, Varlık’a öncelikle o kentin yazar ve şairlerinin kapısını çalmak yakışır!   

(İlk eleştirim değil bu Varlık'a. Daha önce de S. K. Bayıldıran özelinde defalarca yazdım; Fetö'lü yılların rahatlığında it ürür kervan yürür anlayışındalar. Biz de Varlık tekrar Cumhuriyet'in edebiyat dergisi olana kadar peşlerini bırakmayacağız.)

ahmet yıldız

Derginin öykü ve şiirlerine bakınca, gençlerden Varlık’a gelen şiirleri ve öyküleri denetlediği anlaşılan Şeref Bilsel ve Jale Sancak’ın reddettiği şiirler ve öyküler yayınlansaydı keşke diyorum.

ahmet yıldız

Ancak Özlem Yanmaz'ın "Kırk Birinci Evin Banyosu" öyküsü mükemmel. Bir ayrılık bu denli güzel mi anlatılır.

Yayıncılar Birliği'nin "İfade Özgürlüğü Ödülü" meğer biyolog gezgin Buket Uzuner'e verilmiş. Ne günlere geldik! O da konuşma yapmış Varlık da yayınlamış! 

ahmet yıldız
SİNCAN İSTASYONU KASIM ARALIK 2021 NO: 116

Dergide Halil İbrahim Özbay’ın “Şairde ve Yazarda Pygmalion Etkisi” başlıklı yazısı derginin en güzel yazısı.

Yazarların şairlerin yazdıkları kitabı önce kendilerinin beğenmesi gerektiğini isteyen yazar, “Yazıldıktan sonra yaratıcısının içine sinmediği halde raflarda yerini alan, okurunu bekleyen böyle kaç eser vardır?” diye soruyor. Her saniyenin insan hayatında değerli olduğu çağımızda okuru kendisinin de beğenmediği kitabı okumaya zorlamak zamandan çalmak ve “hırsızlığın ve haksızlığın en büyüğü, en zor affedilenidir.”  Ben de bunu düşünür dururum bir ikinci kişinin kaleminden nihayet duymak çok iyi geldi! Bunca kötü kitabı nasıl basıyor yayınevleri: iyi yazarı şairi bilemedikleri için bulamadıkları için kapılarından çevirdikleri için. Okuru nasıl olsa kapakla reklamla uydurma slogan tanıtımlarla avlarım düşüncesinden; kolaya kaçmaktan.

Çevremizde şunu hep duyarız: “Yahu ama kitapta birkaç iyi öykü şiir var!” Oysa bir kitap bütün şiirleri ve öyküleri “iyi” olunca kitap olmak zorunda!

Gültekin Emre “Gurbet Ansiklopedisi”ne devam ediyor.  Bu kez “Yol/Yolcu” başlığını işlemiş.

Dergi neşeli olmaya özen gösteriyor; edebiyatı böyle de sevdirip sıcak bir aile yapısı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Ümit Yıldırım’ın “Edebiyatın Gülen Yüzü” köşesi duyulan, söylenen, aktarılan yazar ve şairler arası ilişkilerdeki güzel öyküleri masallaştırıyor. Sina Akyol’un yazısı da öyle.

Derginin iyi yazılarından biri de Hürriyet Yaşar’ın eski gazetelerde eşelediği edebiyat olaylarını derlediği köşe. “Şair Çekemezliğinin Parmak Isırtıcı Örneği” olarak Edip Cansever’in ölüm haberini vermeyen Attilâ İlhan’ın yönettiği Sanat Olayı dergisi ve derginin bu tavrını protesto eden metne imza atan ve atmayan yazar ve şairler. İlginç bir belge niteliğinde.

Ayşe Kilimci, “Hikayecinin Hikayesi” bölümünde yazarlık öyküsünü “hikaye” etmeye çalışmış. (Osmanlıca sözcükler de rahatsız ediciydi):  “Elli yıl olmuş demek… Ne ara olmuş? Ne hayatın ne hayalin ne hikâyenin ilmini aldım sanırken yarım asır geçivermiş, ne has?”

Valla Dil Derneği’ne bir önerim daha var: Türkçesi varken yabancısını –üstelik mezardan çıkarıp– kullanan yazarları bir e-postayla uyarmak, üzüldüğümüzü iletmek iyi bir eylem olabilir!

sincan istasyonu

Semih Gümüş’ün “Zorunlu Bir Açıklama”sı benim başından beri izlediğim bir çatallı konu: Gündüz Vassaf, Sibel Oral adlı gazetecilikten bozma (Taraf gazetesinin kitap ekini de çıkarıyordu) bir yazara ısmarlama (Memet Fuat’ın oğlu savlıyor bunu) yazdırdığı İşitiyor musun Memet? adlı kitabı hakkında Adam Yayınları özelinde bilgiler açıklıyor.

“Gündüz Vassaf’ın Sibel Oral’ın İşitiyor musun Memet? Adlı kitabında Memet Fuat ve Adam Yayınları ile ilgili gerçek dışı iddiaları için bu açıklamayı zorunlu görüyorum…” diyerek iki dergi sayfası doldurmuş. (Açıklamayı buradan okuyabilirsiniz)

Recai Şeyhoğlu’nun “Acı ve Hüzün” başlıklı yazısı insana “Yine mi Füruğ Ferruhzad” dedirtiyor.

Şahin Taş’ın “Doğu’da Ölüm Kutsanır Batı’da Yaşam” başlıklı yazısı çok yararlı zevkle okunan günlük/değinilerden oluşuyor.

“Yeni çıkan kitaplara ‘Kutluyorum. Yolu açık olsun. Okuru bol olsun.’ denildiğinde Nâbî gelir aklıma: ‘Ebna’yı dehr her hünere âferin verir / Ya Râb bu aferin ne tükenmez hazinedir'”

Yalnız Şahin Taş’a ve bu başlığı koyan dergi yönetimine sözüm var: Yazı iyi de o başlık ne anlama geliyor? Ne işe yarar? Tümüyle yanlış bir başlık bence; anlamı da çarpık! “Batı da yaşam kutsanır" ha?

Bu “yaşamı kutsayan!” Batı, yalnızca 50 yıl içinde (1. ve 2. Dünya Savaşları) iki kez birbirine saldırarak 74 milyon asker-sivilin ölümüne neden oldu. (100 milyon yaralı hariç!) En sonu birbirimizi öldürecek yerde anlaşalım bizim dışımızdakileri savaştıralım diyerek bir 50 yıl da dünyanın dört bir yanında iç savaşlar, savaşlar kışkırtmış (Afrika, Latin Amerika, Vietnam, Afganistan, Irak, Suriye…) silah satmış, hükümetler satın almış vs. yine 70 milyondan fazla insanın ölümüne neden olmuşlardır!

Yalnızca küçücük Belçika’nın kralı Leopold bile resmi rakamlara göre Kongo’da 10 milyon insanı katletti. 1960'da Belçika'dan bağımsızlığını kazanıp başbakan olan Patrik Lumumba'yı da Belçika ve ABD darbeyle devirip katletti!

Amerika kıtasında on milyonlarca Kızılderili’yi soykırıma uğrattılar! (Bir düşünceye göre Kızılderililer’in kasları zayıftı ve ağır işlerde çalışamazlardı; yerlerine Afrika’dan getirecekleri iri yarı insanlara yer açtılar!)

“Doğu”da tarihin hiçbir zamanında böyle bir vahşet kimsenin aklına gelmezdi yahu!

Dergide Harun Özmen ve Gözen Esmer’in öyküleri var. Derginin şiirleri hakkında bir şey yazmıyorum: Hiç biri beni ilgilendirmedi; hem içerik hem şiir dili olarak birbirinin klonlanmış haliydi.

TURNALAR ULUSLARARASI HAKEMLİ TÜRK DİLİ KÜLTÜR EDEBİYAT DERGİSİ EKİM-KASIM-ARALIK 2021. NO: 84

Metin Turan’ın yönettiği dergide Prof. Dr. EunKyung Oh’un “Asker Gönderme ve Savaş Dönemi Edebiyatı” yazısı Türkiye’nin Kore Savaşı’na 10 bin asker göndermesi ve bunun 3 binin ölmesi, bunun edebiyata yansıması üzerine bir çalışma.

Dil Tarih Coğrafya Fakültesi öğrenciliğinden yetişmiş şimdi Donğdok Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü öğretim üyesi  Prof. EunKyung Oh, iyi Türkçe biliyor. XX. Yüzyıl Türk ve Kore Romanında Kadın adlı çalışması da var.

Prof. Dr. EunKyung Oh, Türkiye’de savaş edebiyatıyla ilgili epey tartışmanın olduğu ama Kore Savaşı edebiyatıyla ilgili tartışmaların neredeyse hiç olmadığını vurguluyor haklı olarak. Yazısında Türk hükümetinin ister istemez Kore Savaşı’na asker göndermesi, buna karşı halkın tepkisi ve bundan doğan Kore Savaşı edebiyatının oluşumuna odaklanıyor.

“Bizde Kore Savaşı edebiyatı mı var ki tartışması olsun” diyeceklere yalnızca Nazım Hikmet’in “Kore Türküsü”nü anımsatalım!

Çukurova Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. H. Dilek Batislam, “Kıbrıslı Aşık Kenzi’nin Eedirne Gazeli” incelemesinde “Kenzi şairlik gücü ve şiir anlayışına bağlı olarak şehir methiyesi kabul edilecek Edirne redifli gazelinde kendine özgü bir Edirne tasviri yapmıştır.” diyerek hiç duymadığımız ilginç bir Divan Şairini tanıtmış oluyor.

ahmet yıldız

Folklor ve Edebiyat gibi önemli bir dergiyle bütünleşmiş Metin Turan’ın çıkardığı dergide Oğuz Tansel’in sayfalar arasında unutulmuş “Perioğlu-Psyche Bir Masalın Altı Çeşitlemesinin Karşılaştırma Denemesi” başlıklı incelemesi okunmaya değer. Dergi akademik çizgiyi bırakmadan güncel bir edebiyat dergisi olmayı başarıyla sürdürüyor; şiirlere öykülere yer veriyor.

Turnalar Dergisi, bu sayısında her yazısı okunacak, ayın en nitelikli dergisi bence. Metin Turan’ın “Eskiye Tutkun Yenilikçi Bir Edebiyatçı Behçet Necatigil” incelemesinin yanında Necatigil’in kızı yazar Ayşe Sarısayın’la da “Babası Necatigil Üzerine Söyleşi” var.

Tahereh Mirzayi’nin söyleşisinde Sarısayın çok değerli anılar da anlatıyor ve Behçet Necatigil’in 7 Aralık 1976’da Mustafa Şerif Onaran’a yazdığı mektuptan alıntılar yapıyor: “Babam çağdaş edebiyat kadar geçmiş edebiyatı da önemsiyor, geçmişle bağlarımızın kopmaması gerektiğine inanıyor ve bunu savunuyordu. Yüzü hem Doğu’ya hem Batı’ya dönüktü. Latin Amerikalardan bile romanlar çevrildi de Balkan komşularımızı romanların aynasında enine boyuna öğrendik de Doğu’ya uzak kaldık hâlâ. Bir Mısır, bir Irak, bir Kuveyt romanı var mı Türkçe’de? Çağdaş bir İran romanı yok Türkçe’de (Samet Behrengi’nin çocuk romanları hariç.)”

Müthiş sözler! Keşke yıllar önce bu düşüncelerini öğrenmiş olsaydım bu değerli şairin, keşke Edebiyatta Doğu’ya Dönmek kitabımda benim düşüncelerimi daha önce Necatigil de söylemişti diye yazabilseydim.

PATİKA KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ EKİM-KASIM-ARALIK 2021 NO: 115

Ankara’da inatla çıkan gerçekten “nevi şahsına münhasır” deyimine uygun inatçı bir dergi Patika.

Nesrin Pekcan’ın “Edebiyat ve Giyim Kuşam” başlıklı çalışması ilginç mi ilginç. Diyeceksiniz ki bu ikisinin ne ilişkisi var: Şiirlerde, kitaplarda yazıyor giysiler; hangi dönemde ne giyildiği üzerine bolca örnek var araştırmasını bilene. Halk ve Divan Edebiyatında giyim kuşamdan Cumhuriyet dönemi edebiyatına kadar çok yararlı bir inceleme yapmış Nesrin Pekcan:

“Açıver cepkenini elmas gerdan görünsün
Yol üstünde kurakoymuş ilyeni
Ben istemem mavi şalvar giyeni
Ben istemem setre pantol giyeni.”

ahmet yıldız

Dergide, verimli bir dönem yaşayan Ferruh Tunç’un “Taştanoluk”, “Kızıin”, “Çelenoğlu” başlıklı üç şiiri var. “Çelenoğlu”nda, felsefe/mantık içerikli bilgece sorular soruyor; şairin, dolaysıyla şiirin içeriğini hareketlendirmek için; dürten bir şiir.

Tuğrul Keskin “Kifayetsiz Muhterisler” adlı denemesinde çok güzel bir konuya değinmiş: “Bilgili ve yetenekli insanlar hayatın denebilirse her alanında fazla alçakgönüllü davranarak pek de öne çıkmazlar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler. (…) Acı ki aptallar aptal olmayacaklarının farkına varmayacak kadar aptal, cahiller cahil olduklarının farkına varmayacak kadar cahil oldukları için kendini akıllı sanırlar. Bu onları cesaret ve kendine güvenle doldurur. Bilgili olanlar ise yeteneklerinin farkında olmazlar, başkalarının da kendileri kadar bildiğini sanırlar.”

Hepinizin katılacağı bu değerlendirmeleri niçin aldım? Eğer yazar veya şairseniz siz siz olun birincilerden olmayın: Aptallar kadar cesur ve atak olun; çünkü kimse sizin ne kadar iyi bir şair ne kadar yetenekli bir yazar olduğunuzu söylemeyecek, sizi kimse önermeyecek, sizi yayınevine dergisine filan davet etmeyecektir!

Tıpkı benim, dostum Erdal Öz’le bunca baş başa kalmamıza karşın kitaplarımı basmasını öner(e)mediğim gibi! (Utandım, kıvrandım.) O gün bugündür yaşadığım yayınlama sorunları yüzünden, nice yaratacağım büyük yapıt/lar güme gitti çünkü!

ahmet yıldız

Patika’nın 115. sayısında Hale Seval, Atila Er, Hilmi Haşal, Ünsal Çankaya, Habib Bektaş, Ramazan Teknikel, Ertuğrul Özüaydın, Mehmet Ercan, Ahmet Özer, Hüseyin İçen, Habib Bektaş, Sevgi Özdemir, Prof. Dr. Nedime Köşgeroğlu,  Aydan Yalçın, Çemen Tozbey Elmacı, Yusuf Çağlar, Zzeynep Begüm Kara, Emel Koşar, Nermin Küçükceylan, Hasan Okursoy yazı ve şiirleriyle yer alıyor.

BERFİN BAHAR AYLIK KÜLTÜR SANAT ve EDEBİYAT DERGİSİ NO: 284

Berfin Bahar da alkışlanacak, madalya verilecek edebiyat dergilerimizden. Tam 26 yıldır çıkıyor; kolay değil. Dergi ödülleri verilse sanırım seçici kuruldaysam hemen Berfin Bahar’a veririm. Sahibi ve yazıişleri müdürü derginin kurucusu İsmet Arslan’a teşekkür etmek lazım.

Derginin kapak konusu “Protest Tiyatronun Kavuklu Don Kişot’u Ferhan Şensoy”. Şensoy üzerine Hayati Asılyazıcı, Beyazıt Kahraman, Bedri Baykam, Orhan Aydın yazmış. “Protest Tiyatro” adı Hayati Asılyazıcı’nın “Ferhan Şensoy Protest Tiyatro Yapıyordu” başlıklı yazısından.

berfin bahar

Yılmaz Çongar’ın, “Kendine Özgün Bir Ekol: Fazıl Hüsnü Dağlarca” yazısı derginin önemli yazılarından; anıları da içeriyor. Anılar önemlidir; tarihe kalacak en önemli belge anılardır; gerisi yalan!

Ancak içindekiler bölümünde Yılmaz Çongar yazan yazar, yazıyı açınca (25. Sayfa) Cazim Gürbüz çıkıyor. Cazim Gürbüz’ün ikinci bir yazısı daha olduğuna göre bu yazı Yılmaz Çongar’ın. Dizgide bir yanlışlık olmuş.

Dr. Ceyhun Balcı “Makinekırıcılıktan aşı karşıtlığına” başlıklı yazısı bilmediğim bir kavramı da öğretti: “Aşı karşıtlığı, salgını da fırsat bilip bir kez daha hortlayınca her nedense Ludizm olarak da bilinen ‘makinekırıcılık’ akımını çağrıştırdı.”

XVIII. yüzyılın son çeyreğindeki sanayi devriminden sonra işsiz kalan insanlar makineleri kırmaya başlamış. Makine olmazsa iş olur mantığı!

Ahmet Yıldız
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)