S. K. Bayıldıran'ın Atatürk'e ve Nazım Hikmet'e Varlık dergisi sayfalarında saldırısı

Eleştiri

Varlık dergisinin ilk sayfaları Nayır'ın bildiğimiz özlediğimiz Varlık'ı, diğer bölümü ise Van'a 'Wan' diyen bir şey..

S. K. Bayıldıran, Atatürk, Nazım Hikmet, Varlık

Varlık dergisinin 66. sayfasında Türkçeyi güzel kullanan, bu yönüyle Türkçe'ye dolaysıyla Türklere bir faydası dokunan Sabit Kemal Bayıldıran'ın “Okurken” köşesi önüme çıktı.

Dönmüş dolaşmış yine Atatürk'e bir yerden dokundurmak istemiş Bayıldıran. Öyle bir kin ki bu, gerçekten anlam veremiyorum. “Kin” diyorum çünkü aşağıda vurgulayacağım gerçekleri, ancak gözlerini kin bürümüş olanlar bu denli ters yüz edebilir.

Sabit Kemal Bayıldıran, yazısının bir yerinde, “Etnik kimliğim nedeniyle Altı Ok’un ‘milliyetçilik’ okuyla kalben vurulmuş arkadaşlar, yazılarımı önyargıyla okuyorlar…” dese de yazacaklarım “önyargılı” mı değil mi gerçekedebiyat okurları karar verecek. (Sahi hiç merak etmemiştim; sormayı da hep utanır, çağ dışı bulurum; benim için vatandaş kavramı daha önemli oldu hep; madem ısrar ediyor, sorayım: Bayıldıran’ın etnik kimliği ne acaba?)

Bayıldıran, “Nâzım’ın, Kemal Tahir’e yazdığı mektuplar…”ın “sayfalarını çevirirken”, “Nâzım’ın Kemal Tahir’e şöyle bir öğüt verdiğini” fark etmiş: “Osmanlı tarihini, sosyal inkişaf yolunu iyice anlamadan bugünü ve hatta yarınımızı anlamak mümkün değil...”

(Bu “Naazım” diye başlanan sanki babasının oğluymuş gibi fazla samimi tavra hiçbir zaman ısınamadım; sol politikacıların da sevdiği tavırdır; ben hep Nâzım Hikmet, dedim. Bayıldıran'ın söz ettiği kitap da, sanırım Kemal Tahir’e Mapusaneden Mektuplar.)

Bayıldıran, “Nâzım”ın bu sözünü kendine kapak yapıp, Nazım Hikmet'in hiç aklına gelmeyen yönde yorumluyor: “Toplumumuz evrimle, değişme aşamalarını öğrenmeden…” diye başlayıp güya toplumları kişiler değil toplumsal gerçeğin yasalarının değiştirdiği Marksist bakışının bir yanını vurgulamak istiyor.

Ve hemen konuya atlıyor: “Bizde yazılan tarih ‘kişilere’ endeksli! Dünyaya liderler açısından bakıyoruz. Neden? Çünkü bize ‘İstanbul’u Fatih Sultan Mehmet fethetti’ diye öğretiyorlar da ondan. Biz de koca bir şehri ‘bir kişi’nin fethettiğine inanıyoruz…”

Bayıldıran soruyor: “Surları yıkan topları Fatih Sultan Mehmet mi döktü?”,  “Kılıçları yapan usta Fatih miydi?”

Ne iştir bu yahu derken, Bayıldıran’ın, “Peki, ‘Cumhuriyeti Atatürk kurdu’ yargısını uyarlayalım: Cumhuriyeti kim kurdu? Önergenin altında kimlerin imzası vardı? (…) Cumhuriyet gerçekten Aydınlanma Çağı’na giriş mi?” diye sormasıyla gerçek “hâsıl” oluyor!

Elbette topları bizzat dökmedi. Fatih, topları dökenleri, güllecileri, on binlerce insanı bu iş için ÖRGÜTLEDİ! Bütün dünya, “İstanbul’u Fatih Sultan Mehmet fethetti”, "Cumhuriyeti Mustafa Kemal Atatürk kurdu” derken, –Bayıldıran’dan başka– ilkokul öğrencileri dahil, herkes bu anlamda anlıyor!

Bayıldıran, Fatih - Mustafa Kemal bağlamında “her şeyi lidere bağlayanlar”ı “yağcılık, yalakalık, yandaşlık...” vs. günlük politika diliyle ağır sözlerle eleştirirken sanırım aynı kalıbı Spartaküs’e ya da Lenin’e de rahatlıkla uyarlayabilir!

Madem öyle biz uyarlayalım! Ekim Devriminde önderliğin -Lenin’in- rolünü irdeleyen Troçki şunları yazmıştı: “Aklıevvellerimiz Lenin 1917’nin başında yurtdışında ölmüş olsaydı da Ekim Devriminin ‘aynen’ gerçekleşeceğini söyleyebilirler. Ama bu doğru değildir. Lenin tarihsel sürecin yaşayan unsurlarından birini temsil ediyordu. (…) Savaşın kritik anlarında başkomutanlığın rolü ne denli belirleyiciyse toplumların tarihi dönüm noktalarının kritik anlarında siyasal önderlik de o denli belirleyici bir etken haline gelebilir. Tarih otomatik bir süreç değildir. Yoksa önderlere, partilere, programlara ve teorik mücadelelere ne gerek kalırdı?” ("Sınıf, Parti ve Önderlik", Sınıf Bilinci dergisi, sayı 3, s. 89)

Marksistlerin tarihe ve eyleme bakışı, iradeciliği ve fatalizmi (kadercilik) dışlayan diyalektik bir bakıştır. Marx, bazen 20 yıl geçse de sanki hiçbir şey olmamış da sadece birkaç gün geçmiş hissi veren dönemler olduğu gibi, bazen bir günde yaşanan değişimlerin adeta 20 yıl geçmiş hissi verdiğinden söz eder. Bu şekilde tarih, akışı içinde zaman zaman toplumları hassas kavşak noktalarına getirir ki böylesi dönemler olağan dönemlere göre “iradi” müdahalelerin etki gücünü artırır. Böyle zamanlarda tek tek insanların oynayacağı rol belirleyici hale gelir.

Tarih baba, nesnel koşulları doğru saptayarak tüm güçleri aynı hedefe yönlendirecek işi yapacak insanlara gereksinim duyar.

Alex Callinicos’un konuyla ilgili kitabında yaztığı basit formülle söylersek:  “A’nın x’i yapmaya gücü vardır ve bunu yapmaktan çekinmemiştir.”!  (Tarih Yapmak: Toplum Kuramında Etkinlik Yapı ve Değişim, Doruk Yayınları, 2009)

Her şeyi ekonomiye havale eden, tarihin akışını yalnızca izleyen Marksistler de vardır Bayıldıran gibi tarihi amuda kaldıranlar da! Ama devrimci eylemle, tarihi ve toplumu ileriye doğru değiştirmeye and içip yıllarca sabırla örgütlenip uygun anı kollayan, ölümü göze almış devrimciler de –iyi ki– var! 

Ve ayrıca tarihin ender yetiştirdiği özel/dahi insanlar da var ve Fatih Sultan Mehmet ve Mustafa Kemal Atatürk bunların en iyi örneklerindendir!

Bayıldıran bütün bunları bilmez mi? Mustafa Kemal'i bir padişahla, güncel bir lider Tayyip Erdoğan'la, sırf "lider"dirler diye aynı kapta değerlendirilemeyeceğini de en az benim kadar bilen birisidir; ancak amaç bağcı dövmek olunca iş karışıyor; o “kin” hele –etnik– milliyetçi bir kinse gerçekten üzüyor.

TÜRK DİL DEVRİMİNE KARŞI OLMAK

Varlık ilk sayfalarında, Sabahattin Eyüboğlu'yla ilgili 2012'de, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde düzenlenmiş Sabahattin Eyüboğlu Sempozyumuna sunulmuş bildirilerden dördünü yayınlamış. Mehmet Atay'ın “Cumhuriyet Aydınlanmasında Sabahattin Eyüboğlu” başlıklı yazısında Eyüboğlu'nun çevirdiği Montaigne'nin Denemeler'inde, “Türklerin Padişahı İkinci Mehmet Papa'ya şunları yazmış" bölümüne dikkat çekiyor: ‘...Biz de İtalyanlar gibi Troyalılar'ın soyundanız...’

Bayıldıran'ın yazısıyla karşılaştırınca "ilginç" bir durum.

Dahası sayın Atay, Sabahatin Eyüboğlu'nun Dumlupınar Savaşı meydanını gezerken, o savaşta bulunmuş emekli bir albayın Mustafa Kemal'in ağzından duyduğu “Dumlupınar'da Yunanlılardan Troyalılar'ın öcünü aldık” bilgisini öğrendiğini de yazıyor.

Bence “Fatih” de “Mustafa Kemal” de, Bayıldıran'ın onlarla eşit gördüğü “câmeşuycu”lardan (padişahın çamaşır giydiricisi!) biraz farklı insanlar; hadi kabul edelim!

Bayıldıran'ın yazısında eleştirilecek hem mantıksal hem kavramsal başka yanlışlar da var; diğer dergilere haksızlık etmek istemiyorum; geçiyorum. Ama iki nokta daha var: Emel Koşar'ın Tuğrul Tanyol şiiriyle ilgili hazırladığı Şiirin Soğuk Sarayında kitabını eleştirirken, “Emel Koşar'ın ilginç bir tespiti de Tanyol'un 'başka türde ürün verme'yişine değinmesidir. (...)”  diye yazmış. Elilli yaşlarında şair Tuğrul Tanyol'un roman, öykü yazmamasının ayırımına varmak, niçin “ilginç tespit” olsun. Sanırım Tanyol'un başka türde yazmamasını "ilginç" buluyor.

İkincisi, Bayıldıran, bir kitaptan yola çıkarak Almanca'daki Arapça sözcüklerin çokluğunu/varlığını ballandırırken, “ulusçularımızın” diye niteleyerek "Türk Dil Devrimi"nin kurum aracılığıyla Arapça'ya (Farsça'ya değinmemiş nedense?) açtığı savaşla da alay etmeye çalışmış. (Türkçe yazıp Türkçe konuşan bir eleştirmen olarak Bayıldıran'daki bu Arapça sevdası da “ilginç” mi ilginç doğrusu; Bayıldıran'ı yaygın deyimle "tescilli gerici" yapıyor!)

yusuf yavuz

YAŞAR NABİ NAYIR ÖDÜLÜ

Varlık'da “Bay S. Qûnek'in Arka Bahçesi” adlı öyküyü okumaya çalıştım. Çalıştım, diyorum çünkü bara gelip oturan adam kimdir, ne yapmak ister, öykü bitince de anlamadım. Üstelik kahramanın adı da Kafka'dan klasik etki; “Bay S.”. (“Civan” yerine “ciwan” yazılmış bir yerde, Varlık'ın düzeltmenleri atlamış galiba. Türkçe değil mi yoksa bu öykü.) Baktım, bu yıl "Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü Birinciliği" almış Nurullah Kuzu adlı bir genç. Dicle Üniversitesi'nde okumuş. Bir konuşma da yapılmış kendisiyle. Konuşmasının başında şöyle söylüyor: “On sekiz yıl o köyde kaldım. Başka hiçbir yerde değil. Mamo'nun köyü. On beş haneli, en fazla. Kimse kimseye gitmiyor, bayramda bile...”

Ne güzel bir anlatım. Keşke bu öyküyü yazsaydı Nurullah Kuzu daha başarılı olurdu diyesim geldi!

Sadede gelirsek Varlık dergisinin ilk sayfaları Nayır'ın bildiğimiz, özlediğimiz Varlık'ı, diğer bölümü ise Van"a "Wan" diyebilecek "Welat" gibi bir şey...

VARLIK YALNIZCA SAHİBİNİN DERGİSİ DEĞİLDİR!

Varlık, yalnızca "sahibi"nin değildi. Türk Dil Kurumu, Halkevleri gibi, bu yoksul ama "güzel" halkın, çağdaş uygarlık yolunda, Aydınlanma yolunda canla başla var ettiği önemli ve saygın bir dergisiydi. Varlık dergisinin ideolojisi kuruluşunda kurucusundan bellidir. Varlık'ı Cumhuriyetin çökertilmeye çalışıldığı bu günlerde zamane (moda) ideolojilerle oyalamanın, en hafif deyimle bile bir karşılığı olmalıdır! (Ancak bunu onlara hatırlatan yazar şair topluluğu nerdee?)

Madem konuya daldık ve ilgiliyi bulduk, sayın Osman Çetin Deniztekin'e bir kaç soru sormadan geçemeyeceğim:

Yaşar Nabi Nayır, Varlık dergisini kurarak bizzat emek verdiği, bugün bin bir meşakkatle sürdürmeye çalıştığımız "uluslaşma" sürecimizi, hele de "öz Türkçe" temelinde, Bayıldıran gibilerine o sayfalarda alay ettirir miydi?

Yaşar Nabi Nayır, Varlık dergisinde, değil Mustafa Kemal Atatürk'e, ölmüş, savunma yapamayacak herhangi birisi için, arkasından, "Kendisini öven şairleri milletvekili yaptı!" gibi düzeysiz değerlendirmelere, dedikodulara, "galiz" iftiralara yer verir miydi?

Yaşar Nabi Nayır, değil birincilik vermeyi, Nurullah Kuzu'nun öyküsünü Varlık sayfalarında yayınlamaya değer görür müydü?

NOT: (Bu yazı daha önce, Yaşar Nabi Nayır'ın damadı ve Varlık'ın sahibi görünen rahmetli Osman Deniztekin yaşadığı yıllarda (Temmuz 2014, N. 1282) yine gercekedebiyat.com sitesinde yayınlanmıştır.)  

Ahmet Yıldız
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.