Cumhuriyetin ikinci Aydınlanma dönemi: Sol yayınları ve Muzafer İlhan Erdost / Ahmet Yıldız

news-details
Eleştiri

Marx’ın yayıncısı olmak kolay değildir. Marx yayıncısını zorlar, kendisinin bir parçası olmasını ister.

 

Yayıncı, Marx’ın kitaplarını her masaya koyuşunda ne yaptığını nasıl bir sorumluluk altına girdiğini düşünmek zorundadır.

 

Marx’ı kavramayan bir yayıncı Marx’ı yayınlayamaz, yayınlamamalıdır. Ama bu da yetmez. Çünkü Marx’ın önünüze serdiği evrensel, uzaysal uçsuz bucaksız zenginliğin önünde, ona saygı duyarsınız.

 

Oysa saygının önemi yoktur Marx için. O sizi harekete geçirir. Size bilinç verir, önünüzü aydınlatır, beyninizin kullanılmayan kıvrımlarına özsuyu taşır, size güç verir. Artık yaşamınız büyük bir tutkunun kapanındadır.

 

Ya bu yükü taşırsınız, düze çıkarsınız, ya da ezilir gidersiniz.

 

Dünyada belki de en ilginç Marx yayıncısı olan Muzaffer İlhan Erdost (Sol Yayınları) hem bir aydın, hem bir yazar hem yayıncıdır.

 

CUMHURİYETİN İKİNCİ AYDINLANMA DÖNEMİ: SOL YAYINLARI...


Anadolu insanı için, bakanlık tarafından klasiklerin Türkçeye çevrilmesi, nasıl birinci aydınlanma dönemiyse, Sol Yayınları’nın yayınladığı kitaplar da ikinci aydınlanma dönemidir.

 

Üstelik Muzaffer İlhan Erdost, Marx’ı yayınladım görevim bitti, deyip yan gelip yatmamıştır. Marx’ın her kitabını yayınlarken düşünce dünyasının şafağı yeniden ve yeniden aydınlanmış, Marx’ın öğretisi, ülke gerçeklerinin çalkantılı gel giti içinde pişmiş, Erdost’u önemli bir düşünür yapmıştır.

 

25’in üzerinde kitap yazan, İkinci Yeni’nin isim babası olan Erdost, dergi çıkarmış, yayınev/leri kurmuş, sayısız dergide yazmış, ülkemizin kültür, sanat, düşün dünyasına çağlar boyu etki edecek katkılarda bulunmuştur. Her kitabı ülkemiz gerçekleri üzerine bir çığlık gibidir. Ama her çığlığı boğan kör inan, ideolojik cahillik, bilinçli/bilinçsiz çarpıtmalar, -­toplumsal ilerlemenin çatışmalı karakterine uygun düşse de- çoğu kez trajedilere neden olmuştur.


Sosyalizmi Seviyorum adlı kitabı toplumumuzun, ilerici düşüncenin, işçilerin, köylülerin, öğrencilerin canıyla dişiyle kazandığı demokratik kazanımların, ilerici mevzilerin tek tek yok oluşunun karşısında düşmüş olduğumuz umutsuzluğa dur diyen, karamsarlıktan düşünmeyi unutmuş beyinlere serin bir rüzgar gibi sevinçle dokunup geçen bir kitap.

 

TÜRKİYE'Yİ KONUŞMAK 


“Türkiye’yi Konuşmak” bölümünde, “Sosyalizmi Seviyorum” yazısı, şiirsel bir dille özyaşamöyküsel bir anlatı. Sosyalizme onu ulaştıran (tesadüfler demiyorum!) hayatın diyalektiği, maddi hayatın yarattığı kesişme noktalarını anlatıyor.


“Sosyalizmi seviyorum!.. Güveler, kurtçuklar oymaya çalışsa da içini. Elveda diyenlere elveda. Onunla kendimi bildim, kendimi buldum, kendimi tanıdım, onunla bütünleştim, toplumsal geçmişimle ve geleceğimle, halkımla, tüm bir insanlıkla. Onunla kavradım özgürlüğü. Birey oldum, kişiliğimi buldum. Durduğum yeri bildim onunla. Yaratan değeri buldum, asalakları bildim, sıkan mengeneyi, ezen silindiri, hileyi, hilenin özünü. Ve bütünleştim tüm insanlıkla. Hiç bir şey alamaz bendeki onu. Hiçbir şey veremez bana onun verdiğini. Onunla özgürüm, onunla özgürlük kavgacısıyım, onunla insanım, onunla onurluyum. Seviyorum sosyalizmi.”


“Yaşam Hakkı ve 12 Eylül” yazısı, adım adım 12 Eylül’e nasıl geldiğimizin sayısal dökümlü olaylarının yanında, ülkemiz solunun büyük eksikliğini de gideren yazılardan biri. Nasıl ki Sovyetler Birliği yıkılınca, Rus solu, “Biz nerede hata yaptık ki yenildik?” sorusunun yanıtını aramaktan kaçıyorsa, 60’lı, 70’li yıllarda Türkiye’nin tartışmasız gündem belirleyicisi Türk solu da, “12 Eylül’e ve bugünkü perişan halimize neden olan hataları nerede yaptık, yapıyoruz?”u bir türlü kendisine sormuyor. (70’li yıllarda “Emperyalizme göbekten bağlı!” ülkemizin kurtulabilmesi için “kırlardan kentlere doğru silahlı mücadele” yapmamız gerektiğine inanan ve “Morrison Süleyman”ın devletine silah kuşanan bendeniz, ülkemizin Amerika’nın ambargosu altında inlediğini göremiyordum; Amerika kendi adamlarına niçin ambargo uyguluyordu, anlayamıyordum.


Süleyman Demirel’in de uluslararası kapitalizmden tek kuruş almadan, üstelik Sovyetler Birliği’nden para ve teknik yardım alarak demir çelik fabrikaları kurduğunu, barajlar yaptığını, alüminyum ve petrol tesisleri inşa ettiğini, “T.C.”nin Kıbrıs’ta Amerika’ya karşı çıkartma yapabildiğini, oradaki ve Türkiye’deki Amerikan üslerini kapattığını, onlara Türk bayrağı çektiğini, bunun 12 Eylül’e kadar sürdüğünü, böylece “Morrison Süleyman” değil “Kosigin Süleyman” tanımını hak ettiğini kimse bana söylememişti!)


Ama Muzaffer İlhan Erdost, o toz ve barut dumanı arasında, “Anarşizm ve Anarşist Eğilimler Üzerine” başlıklı  çalışmasını kaleme almıştı. (Yeni Ülke, Kasım 1979; Faşizm ve Türkiye 1977-1980, Onur Yayınları, Ankara 1995, s. 225).


Erdost, bu önemli çalışmasında, Türk solunun nasıl bir uçuruma sürüklendiğini görmüştü: “İşçi sınıfı hareketi, yalnızca egemen sınıfların gericiliğiyle değil, kendi içerisinden kaynaklanan bir gericilikle de karşı karşıyadır.” diye yazıyordu. Bunun bir nedeni “sekter (mezhepçi)” bir anlayışla örgütlenmeye gidişti.


Erdost, “Türkiye gibi bir ülkenin toplumsal yasalarındaki karmaşaya” dikkat çekerek, bugün bile (belki de bugün daha çok!) çoğu sol grubun, örgütün yeniden ve yeniden okuması gereken saptamalar yapıyordu: “Çünkü Türkiye, jeopolitik bakımdan yalnızca doğrudan kendisine ilişkin sorunların ortasında değil, uluslar arası bir çatışma planının ortasındadır. (…) Türkiye, emperyalist güçler açısından, bir sömürü ülkesi olmaktan çok, emperyalizmin yaşamsal varlığı açısından önem taşır. Emperyalizmin Türkiye’den çıkarı, yalnızca, Türkiye’nin kendi büyüklüğüne bağlı değildir, bundan da büyüktür…” diyordu.


Bugün ülkemizde solun büyük bölümü, sokaklara çıkamaz durumdadır. Bunun nedeni büyük oranda ayrılıkçı, etnik terörü destekler durumda olmasıdır. Böyle bir hareketin, Türkiye emekçi sınıflarının çıkarına, ülkenin bağımsızlığına, demokratikleşmesine, emperyalist cendereden kurtulma mücadelesine en küçük katkısı olmayacağının tespitini yapamayan günümüz solu nasıl marjinalleşmişse, geçmişte, görkemli günlerinde de adım adım sokak olaylarına çekilip sonra da bir iç savaşa sürüklenişini ve böylece imha edilişini engelleyecek teorik (pratik!) öngörülerde, saptamalarda bulunamamıştır.


O yıllarda Muzaffer İlhan Erdost (Muzaffer Erdost olarak), gidişatın iyi olmadığını, solun kanlı bir girdabın içine çekildiğini, Marksizm adına işlenen cinayetlerin karşısında çığlıklanıyordu: “Toplumsal değişmenin diyalektiğini kavramamış hiç bir kafa, marksizmin terimleri ve kavramları ve toplumsal değişme yasaları bilgi olarak bilinmiş olsa bile, marksizmi özümsemiş olmaz. Demek ki marksizmin bir bilim olarak öğrenilmesi yeterli değildir; teorinin belirli bir ülkenin değişen koşullarına uyarlanması ve geliştirilmesi için marksizmin özsel içeriği, yani diyalektik, kavranmalı ve soğurulmalıdır…” diye yazıyordu. “…Teorinin, her ülkenin iktisadi, siyasal, kültürel özelliklerini, ulusal bileşimini, sömürgelerini ya da kendisinin bağımlı ve yarı-bağımlı ülke olup olmamasını, dinsel bölünmelerin özel niteliğini, uluslar arası konumda tuttuğu yeri göz önünde bulundurmaması, ülkenin somut özelliklerini nesnel olarak irdelemeden mekanik bir anlayışla basmakalıp bir biçimde uygulamaya kalkışması, siyasal eylemin devrimci bir biçimde belirlenmesini dışlar” diye yazıyordu. İşçi sınıfını temsil ettiğini iddia eden küçük/büyük grupların, hatta işçi sınıfını peşinden sürüklemiş yığın partilerinin de, “İşçi hareketini yığınlardan tecrit eden ve devrimci eylemi yığınların gözünde saygınlıktan düşüren bireysel terörü ve suikastleri… Devrimci farfaralar…” kesin bir dille mahkum ediyordu.


O dönemde kimse bu yazıyı dikkate almamıştır. Öyle ki, yazarları arasında bulunduğu Demokrat gazetesi bile, yazıldığı Eylül 1979’da yazıyı yayınlamayıp geri çevirmiştir.

 

Bugün de bir avuç sosyalistin dışında çoğu çevreler sağlıklı bir kafayla oturup bunları değerlendirme bilincinden yoksundur.

 

Erdost, bunca çığlıklanmasına karşın, görkemli sol kalkışmanın hep içinde olmuş, kendi dışındaki hatalar sonucu binlerce devrimcinin ölmesi gibi, kardeşi İlhan Erdost’u, 12 Eylül faşizminin dipçiği altında kaybetmiştir.

 

Türkiye ezilenlerinin tüm demokratik kazanımlarının kaybolmasını, ülkemizin gittikçe yok olmaya doğru kuşatılması sürecini -yukarıda söz ettiğim “trajedi”nin en önemli göstergesi olan- Türk solunun bugün halkımız nezdinde “halk düşmanı” durumuna düşürülüşünü görmek zorunda kalmıştır. Yanlış stratejiler peşinde heba olan solun, doğruları yazan gerçek marksistlere bilinçlerini, gözlerini, akıllarını kapatmış olmaları nasıl açıklanır bilemiyorum.

 

şte Erdost, adeta herkesin çıldırdığı o yıllarda sorumluluğunu yerine getirdiği gibi, bugün de Erdost, 12 Eylül’e nasıl geldiğimizi, bu yazıda, berberde saçımızın önümüze dökülmesi örneğindeki gibi önümüze seriyor.


Erdost yazısında 12 Eylül’ün, NATO’ya üye ülkeleri korumak için değil, NATO ile kurulan sistemi korumak için kurulmuş NATO tarafından kotarıldığını kanıtlıyor. Temel amaçlarını: “Demokrat, ilerici, devrimci kişi ve kuruluşları apolitikleştirmek, ekonomik bakımdan güçsüzleştirmek, dinsel, mezhepsel ve etnik farklılıkları derinleştirerek bölmek, birbirinden ayırmak, birbirine düşürmek ve seçim birimlerinde solun oylarını aşağı çekerek, solu iktidardan düşürmek ve solu giderek sistemin ‘gayri meşru’ çocuğu gibi, parlamentonun kapısına koymaktı… Ne var ki bunları gerçekleştirmenin yöntemi demokratik bir yöntem olamazdı” diye devam ediyor Erdost. (Bugün bunları planlayanların, eserlerine bakıp pek mutlu olduklarını söylersek yanılmış olmayız!)


Bu amaca ulaşmak için sokak öldürümlerinin şiddeti artırılıyor, darbe için zemin hazırlanıyordu. 1974’te 5 kişi, 75’te 27 kişi, 76’da 87 kişi olan siyasal ölümlerin, birden 1980 yılının 10 ayında (bir yıl bile olmadan) 1766 kişiye fırlamış olmasının, olayların “çatışma değil, planlı ve amaçlı katliam”lar olduklarını savlıyor

 

Öldürümlerin nitel ve nicel yükselişi, hızlandırılması, yaygınlaştırılması ve yoğunlaştırılmasına dikkat çeken Erdost, Mayıs 1980 ve Temmuz 1980’de iki kez yaşanan Çorum olaylarına özel yer ayırıyor yazısında. “Çünkü, 12 Eylüle ön gelen çorum olayları, NATO’nun Türkiye’de planladığı askeri darbenin zeminini oluşturan son aşamasıdır.” diyor. Sonraları Abdullah Çatlı’nın da avukatı olan Can Özbay’ın gazeteci Avni Özgürel’e, “Bir takım Amerikan ajanlarının, hatta elçilik mensuplarının olayların içine girdiğini ben belgeleriyle tespit ettim. O olaylarda Amerikan elçiliğinin parmağını gözümle gördüm… MHP’nin içinde ajanlar cirit atıyordu…” demesini aktarıyor.

 

MHP binasında Çorum olaylarını planlayan elçilik mensubu Alexander Peck’in marifetlerini işlediği tarihin, darbeyi önce 11 ve 12 Temmuz’da yapmayı planlayan generallerin tarihiyle çakışması tesadüf olabilir mi?


“12 Eylül’ün amacı açıktır.” diyor, Muzaffer İlhan Erdost: “Komünistleri yok etmek!” Ama, “Öldürülenlerin komünist olmaları gerekmiyordu. Komünist olarak nitelendirilmiş olmaları yeterliydi… Alevilerin laiklik çizgisinden ayrılmamaları, tarikat ve cemaatlerin içinde eritilememeleri, sola, (sosyal demokrat partilere) oy vermeleri, onların komünist olarak nitelenip katledilmeleri için yeterli olmuştur.”


Yazı, 12 Eylülün öncesine mercek tutarken, doğal olarak bugünü de anlamamıza yardımcı oluyor.



PKK'NİN ORTAYA ÇIKIŞI VE TOPRAK REFORMUNUN SİYASAL BOYUTLARI...


Erdost, kitabının “Kınsallık ve Demokratikleşme” bölümünde, Edebiyat ve Eleştiri dergisinde benimle, Yaba dergisinden Aydın Doğan’la, Birgün’de Can Gazalcı’yla, Ekin Sanat Dergisi’yle yaptığı söyleşilerde PKK’nin hangi şartlarda ortaya çıktığını irdeliyor ve PKK’nin emperyalist gericiliği besleyen, emperyalizmin bölgedeki planlarına gönüllü hizmet eden bir örgüt olduğunu irdeliyor. Bu temelde “ulus, uluslaşma, ulusal sorun” üzerine kavramları yerli yerine oturtan kapsamlı açıklamalar yapıyor. Lenin’den ve Stalin’den örnekler veren Erdost, “Ulusların geleceklerini kendilerinin belirlemesi hakkını tanımak ayrı şeydir, ayrılmayı savunmak ve istemek ayrı bir şeydir.” diyor. “Demokratik hakların tanındığı ve uygulandığı yerde, ayrılma hakkının nedenleri de ortadan kalkar.” diye ekliyor. PKK’nin kuruluş ve eylem amacını hiç açıklamamış olmasına dikkat çeken Erdost, “Ama amaçları anlaşılıyor” diyor. “Ayrılmak ve ayrı devlet olmak!”


Bu söyleşileri bütünleyen “Toprak Reformunun Siyasal Boyutları ve Demokratikleşme” başlıklı çalışması konuyla ilgili görünmese de PKK’yi yaratan ekonomik/ toplumsal şartların temelini göstermesi açısından zengin içerik taşıyor. Bu bildiri TMMOB’nin Kasım 2005’te Urfa’da düzenlediği Toprak Reformu Kongresi’ne sunulan konuşmanın tam metnini kapsıyor.



CAHİT KÜLEBİ ve ANADOLU


Kitaba damgasını vuran çalışmalardan biri de, “Cahit Külebi’nin Şiirinde Anadolu”. Erdost, Külebi’yle hemşehri olmasının (Tokat ve Sivas’ta aynı okullarda hemen hemen aynı zaman dilimlerinde okumalarının) bilgisini Külebi’yi tanımada ustaca kullanıyor. Yazıda bir şiiri çözümlerken diyalektiği kullanmanın tüm zenginlikleri görülüyor.

 

Şairin çocukluğundan, içtiği sudan bile söz edip, şairin geçtiği coğrafyanın renklerine, ekonomik/sosyal dokunun onda bıraktığı izlere değinen yazı, zaman zaman ekonomi/politik bir ağırlığa bürünüyor.

 

Sanırım yazının alt başlıklarının bazılarını sıralamak bile, bu çalışmanın tüm eleştirmenlere örnek olacak biçimde nasıl bir zenginlik taşıdığı konusunda ipucu verir: “Külebi’nin Çocukluğunun Anadolu’su; İç Anadolu’nun İçi: Zile-Artova-Turhal Üçgeni; Halk Şiirinin Değil, Halk Özleminin Sesi; Kırsal Devingenliğin ve Devinim Farklılığı ve Yansıması; Meta Ekonomisine Geçişteki Yavaşlık ve Demokratikleşmeye Yansıması…”


Erdost’un bu yazıdaki çarpıcı onlarca saptamasından bir iki örnek: “İç Anadolu’da kırsal alanın demokratikleşme sorunu… sulamadan gübrelemeye, makine donanımına, tohumdan ilaçlamaya tarımın sanayileşmesi, demokratikleşme sorunuyla örtüşüyor ve bilincine varılmasa da, gelecekteki şairin bilincine, sorun, bu yönüyle yansıyordu. Bu nedenle Külebi’nin şiirinde, yoksulluğun, çaresizliğin, ilkelliğin, genel bir söylem içerisinde yargılanmış olması, yöresel anlamda ve ölçekte, demokratikleşme özlemiyle örtüşüyordu….” Oysa, “…Yöresel anlamda hızlı bir toplumsal değişmenin yaşandığı Çukurova’da üretim ilişkilerinin nitel ve nicel sınıfsal değişimiyle birlikte… Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve Yılmaz Güney gibi yazarlar…” ortaya çıkıyordu!


Sosyalizmi Seviyorum, Mustafa Balbay’la yapılmış “Kürtleri Kimlikleriyle Tanımak” ve Eren Safi’yle Kılavuz dergisinde yapılmış “II. Yeni Üzerine” söyleşileri ve diğer yazılarla zengin bir bütünlük gösteriyor.


* Sosyalizmi Seviyorum, Muzaffer İlhan Erdost, Onur Yayınları, Ankara.


Ahmet Yıldız

(Cumhuriyet Kitap 13.02.2014)

GERCEKEDEBİYAT.COM

 

 

Sosyal Medyada Paylaş

author

Ahmet Yıldız

gercekedebiyat.com yazarı, edebiyatahmet@gmail.com

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..