Eduardo Galeano: “Her geçen dakika seni yaralıyor, sonuncusuysa öldürecek.” diyor. O halde acelemiz var, daha çok söze, daha çok şeytan pabucu dikmeye. Merakla soruya soru eklemeye. Özellikle mitoloji doğallığındaki o merakla, insanın o hiç bitmeyen o çocukluk sorularını biçimlendirmeye…

Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkmıştır, soruna hâlâ yanıt aranan bu dünyada, Güney Amerika mitolojisinin, yaratılışa düştüğü o, “Kadın ve erkek aynı yumurtadan çıkmıştır.” vurgusu, insanın doğallığa ve eşitliğe en sıcak bir merhabasıdır.

O sıcak merhaba, Güney’den Kuzey’e; Galeano’dan Llosa’ya, Marquez’den Fuentes’e o coğrafyanın ortak özelliğidir. Kızılderili’nin ağaç kabuğundan yaptığı o kâğıt kadar da doğal. Evet, edebiyatın buna gereksinimi var, tek tipleştirmeye değil; her türlü sanatı sıkboğaz eden post-modernizme değil.

Hadi, Galeano’yla sözün “güneş patikası”nda yolumuza devam edelim. “Yürüyen Kelimeler”le “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”na akalım. Önce kimlerle mi? “Kucaklaşmanın Kitabı”nı “Aynalar” karşında okuyan o “Kadınlar” ile. Hem de “Sevmenin Kitabı”ndan sevişmeye de yeni notlar düşerek.

Var mısınız, düştüğüm o notlarla yapacağımız söz, söylence yolculuğuna?

İşte Galeano’dan el alarak sormam gereken o sorulardan birkaçı:

  • Tanrı gökyüzündeyse niye düşmüyor?
  • Tanrı iyi yapıştırsaydı o yıldızlar düşer miydi?
  • Tanrının gözyaşları mıdır yağmur? Ya da toprak anayı döllemesi midir? Bunu da bilse bilse Kibele ya da Gaia mı bilir?
  • “Öldürmeyeceksin” diyen Tanrı, niye öldürür ki; onun da yanıtı Azrail’de midir?
  • Nuh, Tufan sonrası gökyüzüne leylek değil de niye güvercin salmıştır? Yoksa kıyıda köşede unutulmuş, “ileriyi gören” birine, yani Prometeliğe soyunacak bir çocuk getirir diye mi?
  • Tacizci Zeus’un DNA’sını taşıdıkları için mi durup durup Trump’ları, Putin’leri başkan seçiyoruz?
  • Fahişelik, saflığı aramanın (püritanizm) zaferi olduğu için mi, Hz. İsa’nın koruması altındadır?
  • Köpekbalığı, kimlik değiştirmiş bir Poseydon mudur; hani şu Likya kadınlarının topluca etek açarak utandırmaya çalıştıkları zalim?
  • Solucanlar, öldürülmekten korkan yılanlar mıdır?
  • “Sevgili”ye yürüyeni, ilk dağlar mı fark eder? Anadolu mitolojinde dağ, Kibele’dir.
  • Tanrı, yüz yüze sevişmenin hatırına mı, kadın ve erkeği iki ayaklı yaratmıştır; dudaklarla memeler de sevişmenin olmazsa olmazı olsun diye.

Bu ülke kütüphanelerindeki kitapların kaderi, tuvalet kâğıdına dönüşmek”  olmamalı, diyorsanız eğer, hadi yola devam edelim?  Islıkla değil, sözle. Neden mi? O “Kendini kiralayıp satabilen tek canlı insandır.” diyenlere, ısrar ve inatla isyan etmek için. Arjantin ordusunun askerlik yapamaz raporu verdiği Che Guevara’yı örnek alarak… Metin Demirtaş’ın o, “Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara” dizesini göndere çekerek…

Evet, bu sorum da size, bu yazının okurlarına. Var mısınız selvalardan yükselen, o imge ormanlarınca gür, o lanet çığlığını yükseltmeye? Hâlâ Kolomb’ları kutsayanları lanetleyen o çığlığı?... Özellikle ABD’nin Venezuela’dan adam kaçırdığı, İran’a bodoslama daldığı, Küba’ya göz dağı verdiği şu günlerde…

Evet, Fuentes’in o “Terra Nostra (Bizim Toprak)” çığlığı, bütün coğrafyanın çığlığıdır. Bu coğrafyanın insanları, o Güney Amerika despotizmini yaşayanlar bilirler ki, zulme çığlık atamadığı için yutkunanlar, daha erken ölürler. Bilirler ki, fısıltı, sözün o dut yemişidir; utangaçların en utangacı, en çok ezilenidir.

Kolombiya ulularına göre, o çığlığı duymayanların ataları kimdir biliyor musunuz, o kardeş katili Kabil’dir. Hani şu Tanrı’nın öfkesi karşısında beti benzi atan, yüzü bembeyaz kesilen Kabil. İşte onun soyundan gelenlerdir, kendini ısrarla “Ari” olarak niteleyen o “Beyaz Adam”lar.

Kabil ile İsa’dan daha dün haberdar olan o Kolombiya ulularını, bu denli bilgece konuşturtan nedir? Beyaz Adamların yok ettiği o kültür. Coğrafyanın belleği. Gel de saygı duyma, böyle bir belleğe, o belleğin beslediği böyle bir kültüre ve dile!

O Beyaz Adamlara göre, Kızıl ile Sarı’nın, Siyah ile Buğday’ın kökü kazınmalıdır bu dünyadan. Kızıl’ı kazıdılar!... Hem de altına buladıkları din adına!… Petrol kuyuları aşkına!...

Ne yazık ki, dünden bugüne değişen bir şey yok! Beyaz Adam yine iş başındaysa ve biz de şair ya da yazarsak,  “gerçek”i de hafızasız bırakmamak için, mutlaka yeni bir dil bulmak, yeni sözcükler yaratmak zorundayız. “Ari” ile “arı”yı karıştırmadan…

Evet, her ayna, yunusların bile kendini tanıdığı o ayna, salt gerçeğin değil, çelişkilerin de sergisidir. Yeryüzü aynası da… Evet, yüz okuma bilgesidir her ayna.

Bu “tek tipleştirme çağı”nda daha çok bak aynaya. Bil artık, “birbirinin aynı iki ateş olmadığını”. Gör, her şeyin bir seri üretildiğini… Evet, insanların da!... Doli’ler ile Coni’lerin de… Sor kendine, “Niye genlerimiz farelerin genleriyle bire bir?” diye. Biz neyin, kimin kobayıyız, diye… Sormaktan korkma.  Evet, aşısı bulundukça mutasyona uğrayan tek virüs “korku”dur.

Evrensel kültürden söz ediliyor sıkça. Kutsayan kutsayana! O kültür, bugün için,  televizyon, cep telefonu, sosyal medyadır… Arkası Yarın’lardır… Abartmayın canım, demeyin; evet, o kültürün dayattığı olgu da artık “tek algı” yönetimidir.

Bilelim artık! Yaşam kalitesini belirleyenin, hazımsızlıktan ölenlerin tüketim azgınlığı olmadığını! Bilelim artık, dış borcun, ilerde dövüleceğimiz copu, yiyeceğimiz kurşunu finanse etmek için, altına girdiğimiz yükümlülük olduğunu. Ve anımsayalım, o dünün Düyun-u Umumiye’lerini... Evet, bizim gibi ülkelerde de kalkınmadan anlaşılan, üstteki % 20’ye refah sağlarken alttaki % 80’i öldürmektir. Galeno’dan esinlenerek bir çıkarımda bulunursak, Türkiye, Batı olmak isteyen Doğu’dur; ancak o “Batı cenneti”nin(!) kapısında da, “İçerisi tamamen dolu!” yazmaktadır.

Peki, budanmış hafızadan başka bir şey olmayan şu “tarih” ve onun bir olguya dönüştürdüğü bu algı nasıl değişecek? Onu, ancak coğrafya yeşertebilir; bizim ülkemizde o Anadolu birikimi. O da toprağı iyi “belle”rsen elbet. Karşıtlar kavgasında,  coğrafyanın dil ve kültürünü, “eleştirel akıl”ın kılavuzluğunda her gün yeniden yaratarak. Ve kuşkusuz dünyanın en körlerinin, kendiyle alay etmekten kaçınanlar olduğunu bilerek…                   

Var mısınız, dünyanın, belleğin ve ruhun çöllerini yeşertmeye? Her günü, bir ilk gün gibi yaşamaya?... Öğretmenlerinin, “Senden bir halt olmaz!” dedikleri Einstein’ı örnek almaya?... Hadi başlayalım. “Kar” ne midir? Güneşin ve denizin yaladığı dondurma. İşte en somut örnek budur hepimize: Doğanın ve dilin o çılgın karşıtlar sevişmesi.

Tahsin Şimşek
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)