Türk sosyalizmi Türk rönesansı ve dil 1
Bugünkü devrim ve karşıdevrim etkenlerini çok yönlü dikkate aldığımızda, Türk Devriminin sadece ulusal, toplumsal, aydınlanmacı-bilimsel değil, aynı zamanda en az onlar kadar önemli, tarih ve dilin merkezinde olduğu kültürel bir devrim olduğunu, olması gerektiğini anlarız. Bu zorunluluğu Atatürk, sanata, kültüre, tarihe, dile/öz Türkçeye verdiği önem ve yaptığı vurgularla her konuşmasında aslında yeterince belirtmişti. Peki, tarih, kültür ve dilde “Yeniden Doğuş” anlamına gelen Rönesansla, Atatürk'ün tanımladığı Halkçılık ve onun diğer bir tanımı “Devlet sosyalizmi” arasında nasıl bir bağ vardı? 1930'larda Devrimci Cumhuriyetin üç önemli kuruluşu, Türk Tarih Kurumu (TTK), Türk Dil Kurumu (TDK) ve Halkevleri, “Yeniden Doğuş”çu kültür devriminin üstünde yükseldiği kolonları oluşturuyordu. Türk Tarih Kurumu ile İslam uygarlığının benimsenmesi sonucu Türklerin, kendi otantik-özgün tarihsel geçmişlerine ve kültürlerine adım adım yabancılaşması sonucu içine düştüğü kimlik krizine son vermesi, tekrar kendi öz kimliğiyle buluşması ve büyük bir millet olarak gurur duyacağı geçmişine ve yüksek bir tarih bilincine kavuşması amaçlanıyordu. I. ve II. Türk Tarih Kurultayı bu amaçla gerçekleştirildi. Türk Dil Kurumu ile amaç ise, Tük halkının, aynı yabancılaşma ve kimlik yitimi sürecinde, kimliğin ve kültürün korunmasında büyük ölçüde belirleyici olan kendi özgün diline, dil üzerinden tarihsel hafızasına ve düşünce tarzına, sistemine yeniden kavuşmasıydı. Halkevleri, bu iki kurumun ürettiği, ortaya çıkardığı bilgiler, tavır ve yöntem ışığında, sanat, edebiyat, bilimsel çalışma, araştırma, konferans, seminer etkinlikleriyle halkı aydınlatma görevini üstlendi. 1930'lardaki bu süreç, bir boyutuyla “aydınlanmacı ulusal sentez”, yani Batı'nın aydınlanmacı-bilimsel, akılcı devrimci mirası ile Türklerin tarihsen, kültürel özgünlüklerini birleştiren bir devrimci atılımdı. İkinci boyut da, yukarıdaki kurumların öncülüğünde yaşanan sürecin kültürel ve tarihsel bir Türk Rönesansı olduğudur. Yani öz kimliğe, karaktere, köklere dönerek ve köklerden beslenip ulusal karakteri çağın gerçekliğinde yeniden üreterek, Batılı yalanlara meydan okuyan büyük, ileri bir atılımı gerçekleştirmekti. Bunun Türk Devrimi ya da onun en yüksek evresi Kemalist Devrim açısından anlamı şudur: Türklerin, Çin, Hint, Fars, Arap, Bizans gibi uygarlıklarla ilişkilerinde ve kültürel alışverişlerinde, ortak imparatorluk çatısında gerçekleşen birlikte yaşama süreçlerinde, onlardan öğrenirken ve onlara öğretirken yer yer kimliğini, dilini, törelerini kaybetme noktasına geldiği bir olgudur. Ki, Volga'nın batısına, Avrupa içlerine doğru ilerleyen ve Hristiyanlığı benimseyen bazı Türk boyları bunu, kimliğini ve bağımsız egemen varlığını yitirerek yaşadı. Kültür kirlenmesi ve yabancılaşması yaşadığı tarihsel yolculuğunda, çağdaş, egemen, başı dik, yenilmez bir ulus olabilmek için bir zorunluluk olarak yeniden kendine dönmenin, kendi kimliğini, özgünlüğünü bulmanın, tekrar vurgularsak “yeniden doğuş”un adıdır Türk Rönesansı. AVRUPA RÖNESANSI TÜRK RÖNESANSI Yalnız burada Avrupa Rönesansı ile, Türk Rönesansı arsında, hepsi de çağdaşlaşma sürecine gecikmeli katılan bütün ezilen uluslar için geçerli olan, bir farklılığı belirtmek gerekiyor. Bilindiği gibi Avrupa'da 1500'lerde başlayan ve günümüze kadar devam eden modernleşme süreci, tarihsel olarak birbirini izleyen hamleler olarak yaşandı. Önce, Kilise'nin bütün baskılarına karşın Antik Yunan ve Roma'nın, insan aklını ve yaratıcılığını doğa üstü bir yaratıcıya tabi olmaksızın sınırsız geliştiren pagan, otantik, seküler kültürüne dönüldü, derinlemesine incelendi. Bunun sonucu, sanat ve estetikte yaratıcığın mantığı, kaynakları keşfedildi, aynı zamanda bilimde ve diğer alanlarda büyük keşiflerin yolunu açan Rönesansa adını ve anlamını veren gelişmeler yaşandı. İkinci olarak, bu gelişmelerin getirdiği kısmi laikleşme ile dinde reformla birlikte ulusal dillerin ve kültürlerin hızla gelişmesinin önü açıldı. Üçüncüsü, 18. yüzyılda gerçekleşen Aydınlanma hareketi ile her türlü düşün ve yargının biricik denek taşı, başvuru mercii olarak aklın belirleyici, tayin edici rolünün tartışılmaz hale gelmesidir. Aklın yol göstericiliği ile Bilimsel Devrim ve Sanayi Devrimi'nin önü açıldı. Son olarak, Aydınlanmacı ilkelerin ışığında “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” ideallerini evrensel ilkeler olarak ilan eden Büyük Fransız Devrimi'nin ardından 19. yüzyılda ulusal ve demokratik devrimlerle birlikte modern çağın egemen özneleri olan ulusal devletlerin doğuşuna tanık olundu. Türk Devrimi ise, bütün ezilen ve gelişmekte olan uluslar için de geçerli olan şu tunç yasasını uygulamak zorundaydı: Tarihin eşitsiz gelişim yasası ve tarihin temposunun modern çağla birlikte olağanüstü huzlanması nedeniyle, Mustafa Kemal'in vurguladığı gibi, “Batı'nın 500 yılda gerçekleştirdiği şeyi biz 50 yılda başarmak zorundaydık”. Bu süre, bilemediniz en fazla yüz yıl olabilirdi, ama daha fazla değil. Geçtiğimiz yüz yılın gerçekleri, bu ilkeye kim uymuş ve başarmış, kim uymamış ya da yarım uymuş ve başaramamış bize gösteriyor. Bu nedenle, Türk Devrimi 1930'larda, Atatürk'ün öngördüğü strateji ve bilinçle Batı'nın 500 yılda gerçekleştirdiği bütün devrimleri aynı anda, aynı program ve bütünlük içinde gerçekleştirmek hedeflendi. Çünkü tarih, başka seçeneğe izin vermiyordu. Halk egemenliğini amaçlayan, emperyalist bütün kuşatma ve ideolojik, kültürel aşağılamalara meydan okuyan bir ulusal devrimdi bu. Ancak, aydınlanmacı, bilimsel, akılcı bir anlayış ve ruhla, ancak emekçi halka bağlılıkla gerçekleşebilir ve başarıya ulaşabilirdi. Ama yetmez, uluslaşma ancak, onu kullaştıran, akla ve gerçeğe değil doğa ötesi güçlere ve hurafeye dayanan dini ideolojiden, onunla birlikte günümüze taşınan ve kadını ikinci sınıf gören köleci kültür ve geleneklere dayanan ortaçağ ilişkilerinden kurtulmakla mümkündü. Bunun da yolu, başta dil olmak üzere, din üzerinden, kökünde kölecilik yatan Arap kültürünün egemen olduğu İslam ortaçağına karşı, İslam öncesi seküler laik ulusal kültür değerlerini yeniden canlandırmaktı. Atatürk tam da bunları hedefledi ve yaşadığı sürece gerçekleşmesi için sağlığı pahasına bütün iradesini ve enerjisini ortaya koydu. Ancak, kendisinin de ifade ettiği gibi, en az bir elli yıl bu devrimci atılım, yukarıda belirtiğimiz bütün bileşenleriyle kesintiye uğramaksızın uygulanmalıydı. Türk gençliğine, yakın gelecekte bir karşıdevrim tehlikesini öngören bu derin bilinçle verdiği görev, tam da bu konudaki kaygılarını da içeren çok yaşamsal bir görevdi. Ne yazık ki, bunlara uyulmadı; onun düşünce ve amaçlarının derinliğini kavrama kapasitesi yetersiz çoğu en yakın çalışma arkadaşı onun ideallerine ve ilkelerine uymanın ne anlama geldiğini anlayamadılar. Anladığı halde buna uymayanlar da bilinçli olarak ihanet edenlerdir. Sonuçta, ABD güdümlü, NATO'cu karşı devrim “çok partili demokrasi” kılıfıyla ulusumuza dayatıldı. TÜRK DEVRİMİNİN İLK HAMLELERİ Bu kültürel yeniden doğuşta dil, uluslaşmaya ait bütün değerlerin üretildiği, geliştirilip korunduğu temel kültür ve kimlik alanıdır. Dilde Rönesans Türk Devriminin ilk hamlelerini oluşturan Yeni Osmanlılarla başlamadı. Çünkü onlar, Türklere ve Türkçeye dayalı bir milletleşmeyi değil, “Osmanlı milleti”ne dayalı bir meşruti yönetimi savundular. Yaptıkları, demokratik nitelikte, padişahın yetkilerini sınırlayan, halkın temsilcilerinin iradesini padişahla paylaşan kuşkusuz dönemine göre çok önemli bir harekettti. Yine de, halkçı, demokratik duruşlarının bir sonucu olarak, Abdülhamit'in Arapçayı resmi dil yapma isteğine karşın, Genç Osmanlıların halkçı duyarlılıklarının bir sonucu olarak ilk defa Türkçeyi resmi dil olarak Anayasaya koydular. Osmanlı-Türk aydınının Türk tarihini, Türk kimliği ve kültürünü keşfetmeye başlaması ise, Batı'da Orta Asya ve Türk tarihi ile ilgili araştırmalarının Türkçeye çevrilmeye ve Türk kökenli araştırmacıların da bu sürece katılmaya başladığı 1890'lardan sonradır. Bu nedenle, öncelikle Türk tarihi, kültürü, Türk Dili noktasında başlayan ve yaşanan Rönesans 1908'lerden sonraya rastlar. Türkçe, hakim millet Türklerin diliydi, ama Yeni Osmanlıların da içinden çıktığı Osmanlı aristokrasisi için Türk halkının konuştuğu, Karacoğlan, Yunus Emre, Hace Bektaş, Kaygusuz Abdal ve Pirsultan Abdalların dili öz Türkçenin fazla bir önemi ve değeri yoktu, İstanbul merkezli, Divan Edebiyatı kültürlü saray aristokrasisi ve çevresi için. Yavuz Sultan Selim'in gerçekleştirdiği Alevi-Türk kırımından sonra, özellikle de Arabistan ve Mısır'ın fethiyle çok sayıda Selefi-Vahabi ulemanın İstanbul ve Anadolu'ya taşındı. Türkü, Türk köylüsünü aşağılayan, horlayan, tamamen dışlayan, Selefi, Vahabi inancına dayanan bir yobaz kültürü oluştu. Bu yobazlık, Kanuni devrinde Şeyhülislam Ebussud Efendi'nin koruyuculuğunda, Birgivili ve Kadızadelerin elebaşılığında, hepsi de şamanlık ve Ahmet Yesevi kökenli, Hurufi, Haydari, Melami, Kalenderi tasavvuf erenlerine karşı katliamlar düzenlediler. Bunların hepsi Bektaşilik, kızılbaşlık/alevilik çatısı altında toplanan, dilleriyle, Türkleşmiş İslami inanç ve kadın ve erkeğin birlikte katıldığı zikir/ritüelleriyle safi Türk, Türkmen bilgeleri, erenleriydiler. Osmanlının savaşlarda, vergilerde bütün yükünü taşıyanlar da onlardı. Öyle ki, diğer milletlerin katılmadığı savaşlarda ölen Türktü, vergilerle beli bükülen Türktü. Ama onlar, özellikle Tanzimat'tan sonra, İzmir ve İstanbul gibi büyük kentlerde, İngiliz-Fransız uyruğuna geçip vergiden muaf olan, ticaretle, ithalat-ihracatla, Rum, Ermeni ve Yahudiydiler hiç bir bedel ödemeden zenginleşiyor, “necip ırk” Araplar kadar itibar görmüyordu. Borsacı ve servet düşkünü II. Abdülhamit'in danışmanlarının, akıl hocalarının nerdeyse yüzde doksanı bu azınlıklardan oluşuyordu. Özetle, 19. yüzyılın sınıfsal ve toplumsal tablosunda, kapitalist üretim ve paylaşım sistemine özgü anlamlı bir proleter sınıftan söz edilemezdi. Ama, sanayi işçisinden çok daha kötü koşullarda yaşayan, nüfusun çoğunluğunu oluşturan bir yoksul Anadolu köylüsü vardı ortada. Zincirlerinden başka kaybedeceği bir şeyi olmayan. Ve tam da bu nedenle, üretimde oynadığı belirleyici rolle proletaryanın Batı'da oynadığı role benzer bir konumdaydı. Artık devrimci enerjisini yitirmiş olan bir Batı'yı taklit etme hatasına düşmeden, Doğu'ya, Asya'ya özgü maddi ve manevi dinamiklere bir önderlik için, Türkiye'ye özgü bir sosyalizmi gerçekleştirmenin nesnel, toplumsal enerjisini taşıyordu bu Anadolu köylüsü. Bu toplumsal enerji ve güç, Mustafa Kemal'in bütün aklı, yüreği ve çağdaş, bilimsel bakışıyla gördüğü, sezdiği, “milletin efendisi”, yani asli gücü, ana taşıyıcı kolonuydu. (Devam edecek) Mehmet Ulusoy
Gercekedebiyat.com














