ankara-eski-fotolar-20260115113350003.jpg


İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, Türkiye ayağa kalkmaya çalışıyordu…

Savaş iki tip yaratmıştı. Aydınlar arasında bobstillik, paralı kişiler arasında “hacıağalık” … Bopstiller, uzun ceket, dar pantolon, ayağında bağlı, getrli uzun fotinler… Yakasında da bir karanfil. Hacıağalar ise, ceket omuzda, pantolon yerine potur, arkasına basılmış yumurta topuklu, sivri burun ayakkabı, elde tespih…

Sık rastlanırdı başkent sokaklarında.

Ankara Kızılay binası (EGO arşivi)

Öte yandan, Cumhuriyet Bayramı gibi Türkiye’nin en büyük bayram gününde, görkemli hazırlıklar içinde olmak doğaldı. Ekim ayı sonlarına özgü, Ankara’nın sonbaharına karışan trampet, borazan sesleri başkenti bir hafta sürecek canlı, hareketli bir dünyaya sürüklerdi. Okullarda tören hazırlıkları yapan izciler, başlarında oymak beyi beden hocalarıyla ilgi odağı olurlardı. Hipodromdaki geçit töreni provaları ilgiyle, beğeniyle izlenirdi.

Yenişehir yakası elektrikle aydınlanırken kentin büyük kesiminde… Örneğin Altındağ Mahallesinin dar bir sokağındaki ahşap evdeki çulsuz çocuk, her gece, halk deyimiyle “idare lambası”nın soluk sarı ışığında alfabe ezberlerdi.

Ve sonra…

Kızılay’dan Zafer Meydanı’na kadar bulvarın iki yanında sıralanan çınar ağaçları sığırcıkların uğrak yeriydi. Sürü sürü, kafile kafile, bulut bulut gelir yerleşirlerdi çınarların dallarına…

Özellikle akşamüzerleri, dairelerin dağılma saatinde, yaya trafiğinin yoğun olduğu zamanlarda sığırcıkların, ulu ağaçların üzerine tüneyip çıkarttıkları sesler iki kişinin konuşmasını bile engellerdi.  Yaygaracılar korusu gibiydiler…

Ağaçların altından geçen devlet adamlarının, milletvekillerinin, bakanların, bürokratların, siyasilerin başlarına kakalarını yaparlardı. İnsan gözetmezlerdi… Ağaçların altından geçecek olan herkesin başına yaparlardı. Kimileri küfürle karışık homurdanır kimileri ise, “kısmet geliyor” diyerek Kızılay binasının bitişiğindeki Milli Piyango İdaresi’nin gişesine koşar, birer ikişer piyango bileti alırlardı. Bilet gişeleri de zaten sığırcık kuşlarını gözlerdi.

Yıllar yılları kovaladı.

Ankaralı, çok partili hayata geçtiğimiz yıllara, DP iktidarını, Menderes’li Bayar’lı on yılı, 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 22 Şubat’ı, İnönü başkanlığındaki koalisyonları, Kıbrıs olaylarını, Ecevit’in CHP’nin başına geçmesini, CHP-MSP dönemlerini, Kıbrıs Barış Harekâtını, Süleyman Demirel dönemlerini, milliyetçi cephe hükümetlerini, sağ-sol çatışmalarını, cinayetleri, Maraş, Çorum, Sivas vb. olayları, 12 Eylül’ün sancılı günlerini, Kenan Evren’le yedi yılı, PKK’yı, Özal’ı, Demirel’in cumhurbaşkanlığını, Çiller-Erbakan koalisyonunu, 28 Şubat’ı, yeni koalisyonlara tanık oldu…

14 Aralık 1953 gecesini de yaşadı Ankaralı…

Ulus Gazetesi’nde çalışanlar için “muhalefet gazeteciliği”nin bir perdesi kapanacak, başka bir perdesi açılacaktı.

O gece, Ulus Gazetesi’nin bütün tesislerine, rotatif baskı makinelerinden masalarına kadar her şeyine, DP iktidarının çıkardığı bir yasayla el konuldu. Partinin yurt düzeyindeki bütün binaları elden gitti. Gazete çalışanlarının zihinlerinde fırtınaların esmesine yol açan bu eylem Ulus’un “devlet hazinesine aktarılması” idi.

Tunalı Hilmi Caddesi, 1970 (EGO arşivi)

DP iktidarı, bu taşınmaz malları tek parti döneminde CHP’nin haksız biçimde elde ettiği gerekçesiyle hazırladığı yasayı TBMM’deki çoğunluğuna onaylatmıştı.

Ulus Gazetesi’nin başyazarı, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku öğretim üyesi Profesör Bülent Nuri Esen’in Fransa’da Sorbonne’da aynı dersliği paylaştığı sıra arkadaşı Nihat Erim’di. Erim’in 12 Mart’ta ilk işi Esen’i hapse tıkmak oldu.

Zafer Meydanı, 1970 (EGO arşivi)

CHP’li Erim, DP iktidarını savunuyor, Menderes’in “görülmemiş kalkınma hareketine” çanak tutuyordu.

O CHP ilerleyen yıllarda, Anayasanın değiştirilmesine önayak olacak, hapis yatmakta olan Recep Tayip Erdoğan’ı Türkiye’nin kaderine ortak edilmesini, AKP’nin iktidara taşınmasını… Başbakanlığa ardından, cumhurbaşkanlığına yükseltilmesini sağlayacaktı…

Ankara ise…

Tüm bu yaşananların yanı sıra, yitirilen, fütursuzca yok edilen, başka bir şeye dönüştürülen hafıza mekanlarının başkenti oldu. “Kendi gitti ismi kaldı yadigâr” misali, önce isimler cismini yitirdi.

Yenimahalle adı konulan yer eskidi, Varlık Mahallesi yok oldu.

Bahçelievler’in bahçesi kalmadı.

Söğütözü’nün salkım söğütleri bir yana, salkımın tanesi yok oldu.

Kızılay adının verildiği meydan durdu da oraya adını veren Kızılay binası yıkıldı.

Zafer, Sıhhiye, Ulus, Opera, Gar, İtfaiye, Tandoğan Meydanları tanınmaz hale getirildi.

Kediseven Sokak’ta kediye rastlanamadı.

Bülbülderesi’nde bülbül görülemez oldu...

Meydanları, heykelleri, parklarıyla koca bir şehir, bir başkent alt üst edildi.

Gençlik Parkı, Güven Park tanınamaz hale getirildi.

Atatürk’ün mirası, AOÇ talan edildi.

Ankara, belleğini yitiren bir başkent oldu.

Cadde, sokak isimleri değiştirildi…

Başta Bahçelievler ve Emek Mahallesi’nde onlarca yılın sokak numaraları değiştirildi.

Sayılanların tamamı tarih sahnesinden silindiler.

Çankaya’nın…

Ne “çan”ı kaldı, ne de “kaya”sı.

Bir tarih yıkıldı…

“Bak Bir Varmış Bir Yokmuş” şarkısı gibi, “Delikanlı genç kıza iskelede rastlamış” cümlesinin Ankara’da kurulamayacağı gibi, iskelenin yerine AVM’nin yürüyen merdiveninde karşılaştı delikanlı ile genç kız… Birlikte aynı yöne yürüdüler… Bu onlarda “Beraber yürüdük biz bu yollarda” duygusu yarattı.

Ankara’nın alın yazısı, Ankaralının kaderiydi yaşananlar…

Selim Esen
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler