Zamanlar değişti
Ayrılık girdi araya
Elde var hüzün...

Nerelere yakışmaz, nelere cuk oturmaz ki bu dizeleri Atilla İlhan'ın... Aşk yaresine, dost acısına... Katilin görünenine... Görünmeyen kalleşine...

Katilin görüneni ne, görünmeyeni ne?

Karşınıza çıkamayanı elbette tek nitelemeye layıktır: «Kalleş!!...»

Peki görüneni?.. «Yiğit» mi diyeceğiz?!!..

Ne fark eder...

Hiç tanımadığı bir insanı, dolayısıyla kendisine hiçbir kötülüğü dokunmamış, tek sözü olmamış bir insanı öldürmek üzere onun karşısına dikilmiş ya da dikilmemiş bir yaratık neler düşünür, neler hisseder o anda?.. O insanın hayatı bittiği anda?..

Ya da düşünür mü, hisseder mi?

Yoksa düşünmez, hissetmez mi hiçbir şey?

Eğer karşısına dikilmeye yüreği yetmişse, nasıl bakar kurbanının gözlerine, yüzüne?.. Heyecanlı mıdır, korkmuş mudur; yoksa beyni ve sinirleri alınmıştır da bir robot gibi midir?

Ya da kendisini göstermeden, alçakça pusu kurduğu kurbanının öldüğünü duyunca?..

Hangisi tercihe şayandır?!.. “Katilin görüneni” demek geliyor insanın içinden... Görünmeyeni, katilliğin ötesinde puşt çünkü… Kurban açısındansa, görünmeyeninde mutlak bir çaresizlik, pisi pisinelik var!.. Görünende belki kaçmak mümkün olur; belki kendini savunmak…

Katili görünenlerin simgesi Necip Hablemitoğlu, diyelim; görünmeyenlerinki de Uğur Mumcu olsun. Necip’i öldüren alçak, tam karşısına geçip, birkaç metreden gözüne sıkmıştı hain kurşunu. Kim?.. Niye?.. Kim olduğunu, onu oraya gönderen itlerden ve Necip’ten başkası bilemez. Niye olduğunu ise o itler dışında çok kuvvetle muhtemel Necip de bilmiyordu. Hatta belki katilin kendisi bile. Böylelerine sadece kurbanın fotoğrafı, adresi, ne iş yaptığı, eve, işine geliş gidiş saatleri vs. bilgiler verilir ve “git öldür” denir. Bir de oturup niye öldürülmesi gerektiğini uzun uzun anlatacak halleri yok ya… Katilin de bunu bilmeye ihtiyacı yok.

Niye’si konusunda ancak birtakım akıl yürütmeler yapılabilir.

Uğur ise hiçbir şey görmedi, hiçbir şey bilmiyor. Onun niye’si konusunda da ancak fikir yürütüyoruz.

Ama her iki yöntem de kahredici, müthiş öfkelendirici. Hele kurbanlar bir şekilde yakınınızsa, yakınlık duyduğunuz insanlarsa.

Ve çaresizlik… Araya zamanlar girince, elde kala kala dağ gibi, hatta ağırlığı ve büyüklüğü, araya giren zamanla birlikte ağır ağır, inatla, sabırla, asla vazgeçmeden artan bir hüzün kalıyor çünkü…

***

Cumhuriyet ve Türkiye şehitlerini her yıl anıyoruz. Katiller ve katlettirenler neler düşünüp hissediyorlar bilemiyorum. Kızıyorlar mı «ulan hala unutmadılar» diye, yoksa «salaklar!.. Unutmazsanız unutmayın! Yaşatacaklarmış!.. Pöh!..» diye dalga mı geçiyorlar?

Kızıyorlarsa iyi. Kızmıyorlarsa da bizim için gerekli bu anmalar, yaşatma çabaları. Gidenleri geri getiremiyoruz, ama mezarlıklarda, mezarlarda da olsa her yıl yeniden umut, güven devşiriyoruz birbirimizden, kalabalığımızdan.

Bu anmalar yer yer kurumlaşıyor, gelenekselleşiyor, simgeleşiyor... Uğur Mumcu-Muammer Aksoy, Necip Hablemitoğlu anmalarında olduğu gibi... Sadece yas tutma olmaktan gittikçe çıkıyor... Yavaş yavaş toplumsal hafızanın bir arşivi oluşmaya başlıyor. Bilinçler taze tutuluyor. Yeni kuşaklara aktarılacak bir hafıza mirası oluşmaya başlıyor. Ağıtların, gözyaşlarının, yenilmişlik ezikliğinin, belki hıncının yerini şarkılar, türküler alıyor direnç anlamında. Elbette gözyaşları ve hüzün de devam ediyor. Etmeli. Yoksa insan olduğumuz nereden anlaşılacak? Robottan farkımız kalmaz… Hem ağlayacağım, hem hafızamı büyütmeye devam edeceğim. Kaç cigabayta çıkarsa çıksın…

Din başta olmak üzere bütün toplumsal değer yargılarının, değerlerin içinin boşaltıldığı... Tahrip, hatta yok edildiği… Bütün gemilerin yakıldığı, bütün köprülerin yıkıldığı… Tutunacak bütün dalların teker teker kırılıp, korku filmlerindeki gibi alaylı, hain gülümseyişlerle, iğrenç, salyalı kahkahalarla önümüze atıldığı… Bu yüzden insanların, uçurumun dibindeki onursuzluk, saldırganlık, bencillik cehennemine; bunu yapamayanların, yapmayıp direnenlerinse dipsiz bir çaresizlik, yetersizlik, umutsuzluk cehennemine düştükleri bir ortamda bütün bunlar kuşkusuz son derece önemli. İnsanlara tutunacak dal uzatma çabası hiç değilse... Yitirdiklerimizin kimliğinden, anılarından da yararlanarak...

Tıpkı çocukluk, delikanlılık aşkınızı hatırladığınız anlardaki gibi mesela... Aradan yıllar geçmiştir. Artık geri dönülemez, dönülemeyecektir. Bilirsiniz bunu. Kalbinizle hissetmek değil, aklınızla bilirsiniz. Bunu kabul ettiğinizi sanırsınız. Uzun zamandır da aklınıza gelmemiştir sanki. Ama... Ama bir şey, bir eşya, bir söz, bir şarkı, bir türkü veya... Ne bileyim, bir şey işte... Hiç beklemediğiniz anda getiriverir aklınıza, gözünüzün önüne, gönlünüze... Anlarsınız ki unutmamışsınız. Unutmuyorsunuz!.. Görürsünüz, bilirsiniz, hissedersiniz ki gönlünüz, kafanız zalimdir, hiçbir şeyi, tek bir noktayı, virgülü bile silmemektedir. Silmez!.. Ama elinizde de hüzünden başka şey yoktur. Çaresizliğiniz, acınız, özleminiz, anılarınız ve siz... Baştan ayağa hüzne kesmişsinizdir. Bunu da sizden başka kimse bilmez. Bu hüznün içinde yalnızsınızdır. Sizden başka kimse giremez. Sokmazsınız. Sokamazsınız. Bu hüzün ancak yalnız yaşanır. Hatta yalnız olunca güzeldir. Çiçek kokuludur bu hüzün yine de... Kan kokmaz.

Ama...

Gece olup, boş kadehler kaldırılıp, masa toplanıp, hesap ödenip, meyhane kapanınca, sizin de bir yerleriniz yaralı kalmıyor mu? Veya ince ince kanadığını hissetmiyor musunuz yaranızın? İçinize akmıyor mu gözyaşlarınız... Ve HÜZNÜNÜZ?!!.. VE ÖFKENİZ!!.. Tırnaklarınız avuçlarınızı kanatmıyor mu?

Ama akşam olup, her şey bitip, onlar mezarlarında yapayalnız, sessiz, ıssız kalınca Uğurların, Neciplerin ardından benim hissettiğim, ödediğim hesaba dahi sinmiş kan kokulu bir hüzün!..

Zamanlar değişmiş, hatta araya, Attila İlhan’ın dizelerinden çok daha fazlası, halk ozanının dediğince, «terazide» ayrılıktan ağır çeken ölüm girmiştir, bomba girmiştir, kurşun girmiştir, kan girmiştir, delik deşik veya parçalanmış, parçaları sağa sola saçılmış gövdeler girmiştir.

Bakakalırsınız elinizdeki kan kokulu, yoğun, koyu, derin hüzne, Ankara'nın, ayazı bıçak gibi keskin bir 18 Aralık veya 24 Ocak akşamında… Çevreniz kalabalık da olsa, siz de yalnızsınızdır, çevrenizdeki kalabalığın içindeki tek tek insancıklar da… En az o mezarlarda yatanlar kadar...

O derin çaresizlik hüznü yok mu?!.. Asla bırakmaz insanı ki kalabalıklaşsın... Çaresiz, hak bellediğiniz yolda tek yürüyeceksiniz gerekirse. Yoldaşınız sadece hüznünüz olacak gerekirse...

Çünkü, yine şairin, Bedri Rahmi’nin dediği gibi, yalnızlık ve hüznün de adamı adam ettiği anlar vardır.

Yalnızlığın kadarsın.

Yalnızlığın mis kokmalı 

Yalnızlık dediğin büyük bir zindan 

Dünyanın en kalabalık zindanı 

Dinden imandan çıkarır 

Ama öyle bir adam eder ki insani…

Çoktur hatta yalnızlığın insanı adam ettiği anlar... Ama, hemen akla geleceği üzere yalnız mapusane hücrelerinin yalnızlığı değildir. O anmalar, o törenler de işte bu anlardandır. O kalabalıklar, aslında yalnızlıkların kalabalığıdır. Bir sürü yalnızlıktır bir araya gelen. Ve hissedilebiliyorsa, o yalnızlıklara eşlik eden, yoldaş olan hüzün...

Kurtuluş Savaşı yıllarında Batı cephesi komutanı İsmet Paşa'nın bir grup subaya «Yedi düvel düşmanınızdır; padişah düşmanınızdır. Bana bakın, millet bile düşmanınızdır» derken kast ettiği işte bu tür, adamı adam eden, yaratan, üreten, ama hüzünlü bir yalnızlıktır.

Mustafa Kemal de bu hüzünlü, ama «adam gibi” yalnızlardandır. Can Dündar’ın “Mustafa”sındaki gibi değil!

Bu anmalarda, her şeyin sonunda gece olunca, o mezarlarda yatanların karanlık gök yüzünde beliren silüetleriyle baş başa kalınca hissedilen hüzün budur işte.

Onlara mezar yalnızlığı, bize ölüm ve çaresizliğin hüzünlü yalnızlığı... Ne yapalım! Yeter ki bizi adam etsin!..

Ali Tartanoğlu
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)