'Soykırım' edebiyatı Almanya ve Avrupa'daki yeni gelişmeler / Dr. Alp Hamuroğlu
Almanya’nın 20. Yüzyıl Sonu ile 21. Yüzyıldaki Türk Düşmanlığı ve Ermeni Yandaşlığı
Almanya’nın Birinci Dünya Savaşının sonunda yapmak ihtiyacını hissettiği kendini aklama savaşı hala sürdürülmektedir. 3 Nisan 2000 tarihinde açıklanan Federal Almanya Meclisi Bilimsel Araştırma Servisinin “1915’te Ermenilere Yapılan Türk Soykırımı” konulu ve başlıklı raporuna göre, “Osmanlı ordusunda görev yapan çok sayıda Alman görevli” olmasına, hatta bunların önemli bir kısmının yönetici ve komutan durumunda görev yapmış olmasına[1] rağmen, Almanya olayların sorumlusu değildi! Oysa Musa Dağına saklanan Ermenileri yakalama harekatına (1915) bir “Alman subay komuta ediyordu”. “Ekim 1915’te Urfa’daki Ermeni mahallesinin kuşatılmasını, Suriye’deki Alman kurmay subayı olan Eberhard von Wollfskeel yönetiyordu. Mart 1915’te Türk birliklerinin Zeytun’a gönderilmesi emrini de bir Alman subay vermişti.” Raporda yer alan bu ifadeler, bir yandan yapılanların askeri gerekler olduğu gerçeğini ortaya koyarken, bir yandan da bir politika gibi sarılınan “aklanmaya çalışma” çabalarının gülünçlüğünü ve bunların artık Türkiye’yi suçlamaktan başka hiç bir amaç taşımadığını göstermekteydi.[2] Ayrıca bu raporun özü, bir “suç” olmadığını da ortaya koymuştu. Aynı yıl (2000), “Ermeni soykırımı” konusunu Federal Meclis gündemine getirerek bu konuda Türkiye’yi mahkum eden bir kararın çıkarılmasını amaçlayan bir imza kampanyası yürütüldü. Girişimciliğini “Ermeni dostu” bir Türk düşmanı olan Tessa Hofmann’ın yaptığı “Soykırımı Mahkum Etme Zamanıdır” başlıklı metin, Kasım ayında 4100 kişi ve kuruluşa imzalatılmıştı.[3] Bu arada, Almanya’da, savaş sırasında Türkiye’de Ermeni soykırımı yapılmış olduğu yolunda başlatılmış olan kampanyayı büyütmek üzere, Alman Federal Parlamentosunda kendisinin “aşırı sağcı”, “antidemokrat”, “Yahudi düşmanı”, “Türk düşmanı” vb. olduğu açıkça söylenmiş ve onunla ilgili projelere karşı çıkılmış olmasına (7 Temmuz 2008) rağmen Alman Papaz Lepsius’u[4] bugünlerde kullanmayı amaçlayarak “değerlendiren” Alman devleti destekli yeni bir dernek de öne çıkmaktaydı. Lepsius’un vaktiyle oturduğu evin, Berlin’in bitişik kenti Potsdam’da bulunması dolayısıyla orada kurulan bir dernek (Fördervereins Lepsiushaus Potsdam e.V.), „öncü“ rolü oynayarak Potsdam’da yığınla dinsel, sosyal, siyasal vakıf ve derneği[5] kendisine "partner" yapmış ve ortak çalışmalar yürütmeye koyulmuştur. Alman devletinin parasal desteğiyle tamirat gören[6] ve Lepsius‘un "tarihsel önemi“ dolayısıyla müze yapılmaya çalışılan ev, Türk kuruluşlarının Alman devleti nezdinde yaptığı başvurulara rağmen Almanya devleti tarafından halen "anıt“ sayılıyor! Resmi itibar gösterilen ve maddi imkanlar konusunda hiç sıkıntısı olmayan bu devlet destekli “politik” dernekler ve girişimler, yalnız Almanya düzeyinde değil, uluslararası alanda da faaliyet göstermektedir. Alman devletiyle eşgüdümlü bir şekilde çalışan Alman Kiliseleri ve Kilise kuruluşları, Ermenilere soykırım yapıldığı yolundaki propaganda paketi için uzun süredir hazırlanmaktaydı. 16. yüzyıldaki Luther Reformunun sonuçlarından biri ve Reformasyonun Almanya’ya kalıtı olan devlet-Kilise bütünleşmesi, işbirliği ve uyumu[7], bu konuda da işe yarayacaktı. “İnsan hakları” konusu, Hıristiyan da oldukları için “Hıristiyan-Ermeni insan hakları” haline geldiğinde, her şey çok daha kolaylaşmıştı. Dinsel örgütlerin “Ermeni-soykırım” sorunsalında devreye girmesiyle, Almanya’nın her yerinde konuyla ilgili konferanslar, tartışmalar, podyumlar, sergiler düzenlendi. Tabii, konuşmacılar, resimler, sergiler, broşürler, tanıtımlar, ilanlar ve belgeler; bunların tamamı ve hepsi hep “soykırımı” teşhir ediyor! Gene 2000’li yılların başında Avrupa Parlamentosu’nda (AP) “Ermeni soykırımı” için Türkiye’nin suçlanması amacıyla alınan kararlarda başı çekmek şeklindeki Almanya girişkenliği farkedilmeyebilecek gibi değildi. Türkçesi “Tehdit ve Baskı Altındaki Halklar Örgütü” olan “Gesellschaft für bedrohte Völker” (GfbV) adlı uluslararası kuruluşun Almanya şubesi, kendini “Ermeni davası”na adamıştır ve Ermeni soykırımı iddialarının en ateşli sözcüsüdür. Bu örgütün faaliyetlerinde de görüldüğü gibi, soykırım dayatmaları Türk düşmanlığı olmaksızın yapılmamaktadır. Çünkü, 1985’te “Informations- und Dokumentationszentrum Armenien”i (IDZA) kuran ve aynı zamanda “Ermenistan Koordinasyon Grubu”nun yöneticisi olan Tessa Hofmann bu kuruluşun da aktif bir üyesidir. Akademisyen Hofmann, Lepsius’un Birinci Dünya Savaşı sonrasında yazdığı ve kitap olarak ilk baskısı 1919’da yapılan raporun yeni baskısının yapılmasını sağlamış ve bu baskıya bir de önsöz yazmıştır.[8] İçinde, sunuş dışında iki “incelemesinin” de olduğu Armenier und Armenien – Heimat und Exil adlı derlemesiyle “soruna” katkılarını sürdürmüştür.[9] Hofmann, New York merkezli “Allgemeinen Armenischen Wohltätigkeitsunion“ (Genel Ermeni Hayır Çalışmaları Birliği) adlı kuruluşun “Papazyan Kültür Ödülü”nü alarak “Ermeni tarafı”ndan da taltif edilmiştir. “Zentralrat der Armenier in Deutschland” (ZAD) adlı kuruluş, kendini bölgeler ve partiler üstü olarak tanımlamakta ve Almanya’daki bütün Ermeni topluluklarını birleştirdiğini ileri sürmektedir. Bir Amerikan kuruluşu gibi görünmesine karşın Almanya’da faaliyet göstermekte olan Aachen adresli “Research on Armenian Architecture“ (RAA) adlı kuruluş, “Ermeni yapılarıyla ilgili arşiv merkezi” olma söylemi ve görüntüsü altında propaganda çalışmaları yürütmekte ve “her şeyi” toplamaktadır! 1968 yılında Frankfurt’ta kurulan “Hessen Ermeni Kültür Birliği” ile başlayan Ermeni örgütlenmeleri, Ermeni tarih ve kültürünü tanıtmayı ve yaymayı amaçlamaktaydı. Bu ve arkasından gelen bütün örgütlenmeler her zaman parasal destek gördüğü gibi halen de görmektedir. Alman devlet kuruluşu olan televizyonlar (ARD ve ZDF adlı 1. ve 2. kanallar) belli aralarla, ya açıkca Ermenilere soykırım yapıldığını anlatan ya da Ermeni soykırımı olduğu yolunda izlenim uyandıracak programlar yapmaktadır.[10] Gazeteci, yazar, film yönetmeni olarak tanınmış Ralph Giordano’nun Ermeni sorunu konulu, soykırım temalı, Ermeni yanlısı ve Türkleri suçlayan 45 dakikalık belgesel filmi (Armenische Frage existiert nicht mehr), televizyon kanalı bulmakta hiç zorlanmamaktadır. Edgar Hilsenrath gibi yazarların Türk karşıtı romanları da yayınevi bulmakta. Bu yazar, Das Märchen vom der letzten Gedanken adlı kitabıyla ödül bile almıştı, çünkü “Ermeni soykırımını” anlatıyordu! Savaşın bir cephesi de ortaöğretim ders kitaplarında yürütülmektedir. 2003 yılından beri tarih kitaplarında Türklerin “soykırımcı oldukları” yazılıdır ve tarih öğretmenleri öğrencilerine o zamandan beri “Ermenilerin Türkler tarafından soykırıma uğratıldığını” öğretmektedir! Ermeni Soykırımı Yalanlarında “Türkler” ve Almanya Ermeni soykırımı yalanı konusunda Almanya’da dört koldan yürütülen cansiperane faaliyet, Türkler arasında da belirli ölçüde yansımasını bulabilmektedir.[11] Çünkü soykırımı kabul eden Türkler itibarlıdır. Bu Türklerin, milliyetçilik gibi “çağ dışı” zararlı akımlardan “bağımsızlaştığı”, Türkiye’ye bağlılıktan da kurtularak “özgürleştiği”, “geriliği” geride bıraktığı ve “entegrasyonu başarmış olduğu” düşünülmektedir. Ermenilere soykırım yapıldığı iddiasını doğru gören Türkler Alman toplumuna “kazanılmış” olmaktadır! “Suçluyuz”culuk, “soykırımcıyız”cılık, “özür”cülük, özellikle aydın kesimlerde görülmektedir. Bu Türklerin önü açıktır. Böyle Türkler makbuldur. En kestirme ve kolay yoldan Alman toplumuyla (ve aynı zamanda ve daha doğrusuyla Alman siyaset ortamı ve devletiyle) böyle “birleşilmektedir”. Çoğunluğu “aydın” özellikler gösteren “soykırımcı”, “özürcü” ve “utanan” Türklerin söz dağarcıklarında emperyalizm diye bir kavram bulunmaması yeterince açıklayıcıdır. “Soykırımcı Türklerin” Almanya’nın emperyalist bir devlet olup olmadığı ile ilgilenmeme gibi bir alışkanlıkları da bulunmaktadır! “Soykırım gerçeğinin ideolojik ve politik çıkarlara alet edilmesini” istemediklerini söyleyen ama Türkiye’nin ve Türklerin soykırımcı olarak mahkum edilmesini isteyen “Türkler”, Almanların en çok sevdiği Türklerdir. Bu aydın türü, emperyalizmin ideolojik ve politik çıkarlarına alet olduklarının farkında değildir. İçlerinde en girişkeni olan Hofmann’ın başında bulunduğu Alman akademisyenlerin ve Alman devleti destekli vakıf ve enstitülerin yetkililerinin kullandığı Türk “aydınları” ise, el üstünde tutulmaktadır. 12 Eylül 1980 döneminin sığınmacı Türkleri arasından aranarak bulunan, bazıları açıkça parayla satın alınan, ayrıca burs ve akademik unvanlar vermek gibi teşviklerle özel olarak Türkiye’den getirilen bu “eleman”lara, Türkiye’nin soykırımcı olduğu savundurtulmaktadır. “Bu Türkler”in sözlüklerinde “emperyalizm”kavramı vardır ama, “emperyalizm” onlar için yalnızca soyut bir kavramdır. Aslında emperyalizm, kendisine hizmet verilen ve hizmet verilmesi gereken güçtür. Almanya’nın emperyalist bir ülke olmasının sakıncası yoktur, belki Almanya emperyalist de değildir, bütün Batı ülkeleri gibi Almanya’da da demokrasi vardır! Türkiye, uzak durulması gereken, baskıcı, antidemokratik bir ülkedir, Türklük ise sakınılması gereken utanılacak bir “yafta”dır. Almanya açısından bakıldığında, tezlerine Türk tarafından destekçi bulmak, “içeriden” vurduğu için daha “inandırıcı”dır ve bu bakımdan çok önemlidir! Açıkça yürütülen bu sistemli faaliyetlerin en önemli ve en “verimli” adı olan Taner Akçam, bir numaradır. Kendisine akademik payeler ve unvanlar da verilmiş olan Akçam’a birçok kitap yazdırılmıştır ve “dünya çapında” bir araştırmacı olduğu yolunda izlenim uyandırmak için de özel çaba harcanmaktadır. ABD üniversitelerinde ve ABD düşünce kuruluşlarında dersler ve konferanslar veren Akçam’a böylece “uluslararası” bir ün ve önem kazandırılmıştır. Akçam tarafından emperyalizme karşı verilmiş Kurtuluş Savaşımızın “azınlıklara karşı verilmiş bir savaş” olarak tanımlanması, Ermeni sorunu konusunda emperyalist tezlere çanak tutmak için yapılmış dahiyane bir buluştur. Bu “tanımlamayla” tam bir emperyalizm sözcülüğü de kazanılmış ve hakedilmiş olmaktadır, çünkü, “ulusal kurtuluş savaşları tarihi birer katliamlar tarihi” olunca, bağımsızlık savaşları “başka uluslara karşı verilmiş savaşlar” ve “katliamlar” olunca[12], yalnız Türk Kurtuluş Savaşına karşı olunmamakta, dünyadaki bütün kurtuluş mücadeleleri karalanmış ve karşıya alınmış olmaktadır. Türk aydınlarının içinde ve başında olduğu “soykırımcı” dernekler, devlet yardım ve desteklerinden hiç mahrum olmamaktadır. Türklere kurdurulan “Soykırım Karşıtları Derneği Frankfurt/Main” (SKD), “Halklar Arası Diyalog İçin İnsiyatif” (Soykırım Karşıtları Örgütlenme Platformu), “Türkiye-Almanya İnsan Hakları Derneği” (TÜDAY) gibi kuruluşlar, Almanya’daki Türk kitlesi içine Almanya’nın “Truva Atı” olarak sokulmuştur. Bu dernekler, soykırım yapıldığının kabul edilmesi için topladıkları 11 bin imzanın 10 binden fazlasının “Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi vatandaşlarının” imzaları olduğuyla övünmektedir! Bunların yanı sıra, Almanya’ya hakim kılınan soykırım söylemleri, karar mekanizmalarında itiraz kabul etmez durumlara vardırılmıştır. Soykırım iddialarına karşı çıkan, bu yöndeki iddiaları sorgulayan Türklerin, yerel ve federal siyasal ortamlarda, eğitim kurumları ve akademik çevrelerde, sanat dünyasında, medyada ve aydınlar arasında yer edinebilmesi, öne çıkabilmesi ve hatta barınabilmesi zordur. Soykırımı savunmayanların önü açık değildir. Karşı çıkanlarınsa tamamen kapalıdır. Ayrıca başka “Batı tezleri”ni savunmayanlar da zaten “temizlenmekte”dir. Örneğin, Avrupa Birliği (AB), Batı ülkelerinin emperyalist politikaları vb. Bu yüzden, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Almanya siyaset arenasında Ermeni soykırımı iddialarının yalan olduğunu söyleyen üst yönetimde bir Türk politikacıya raslamak neredeyse imkansızdır. Devlet destekli ve çok yönlü olarak yürütülen propagandanın, insanları, Türkiye’den sonradan gelmiş olsalar bile etkileyeceği açıktır. Propaganda ile yapılmayacak şeyin olmadığının, reklamla satılmayacak malın bulunmadığının artık gizlemeye gerek duyulmadan her yerde pervasızca ve yılışıkça söylendiği “modern” dünyada ve yeni “küresel” sistemde bu da “normal”dir! Almanya’nın aklanması savaşı, Türklerin soykırımcı oldukları iddiası ile yürütülmekte, daha doğrusu, Almanya’nın aklanması mücadelesi artık Türklerin soykırımcı olduklarının kanıtlanması için yapılmaktadır. Asıl uzmanlık alanı “ev ekonomisi” olan Gust, “Ermeni Soykırımı: Dünyanın En Eski Hıristiyan Halkının Trajedisi” başlıklı[13] “inceleme”siyle bu ırkçı ve emperyalist yalana katılanlardan yalnızca birisidir. Bu ateşli “Alman aydını”, Türk düşmanlığı ve Türkiye karşıtlığı anlayışıyla yazdığı çarpıtmalarla, yaptığı girişimlerle öne çıkmaya çalışmaktadır. Völkermord an den Armeniern 1915-16. Dokumente aus dem Politischen Archiv des deutschen Auswärtigen Amts adlı kitabında da, hiç bir partinin merkez komitesinin yazmasının mümkün olmadığı ve gerçekle bağdaşmayan ifadeler taşıyan bir belgeden “alıntılar” yapmıştır.[14] Belgede yazdığına göre güya Ermeniler, “İttihat ve Terakki’nin siyasal amaçlarını engelleyen yegane güç” imiş. İttihat ve Terakki hükümeti, “...vatanı bu lanetli ırkın açgözlülüğünden kurtarmak için... Türkiye’de yaşayan bütün Ermenileri, hayatta tek ferdi dahi bırakmadan yok etmeyi” kararlaştırmış imiş. Besbellidir ki tamamı uydurmadır. Bu tür söylemlerle resmi bir belge kaleme alınmasının sözkonusu olamayacağı bir yana, ifadeler, İttihat ve Terakki’nin siyasetine, ideolojisine, anlayışına, ciddiyetine, üslûbuna uymamaktadır ve yaşanılanlara da terstir. Belgenin tarihinde, İttihat ve Terakki hükümetinde etkili danışman Ermeniler vardır, devletin çeşitli kurumlarında üst düzeyde yönetici olarak Ermeniler (üstelik çok sayıda) bulunmaktadır; Ermenilerin hükümetin amaçlarını engelleyen “yegane güç” olduğunu, bırakalım Merkez Komitesinin yazmasını, tek bir İttihatçı bile lafla da olsa söylemez, tersine, 19. yüzyılın son yıllarından başlayarak Ermeni örgütleri hep ittifak gücü olarak ele alınmıştır, karşılıklı bir yakınlık sözkonusu olmuştur. Sonuçta, Türklerin soykırımcı olduğu söylenemeden aklanılamamakta, “Almanlık” aklanmayı, “aklanma” Türk düşmanlığını gerektirmektedir. Bu bakımdan örnekler hem çoktur, hem de her gün çoğalmaktadır. Başkalarını suçlamak, bunun için tek yanlı olarak ithamlarda bulunmak, kendi geçmişleri kirli olanların işidir, kendi pisliklerinin üstü örtülmelidir, başka “suçlular” bulmak ve yaratmak buna hizmet eder. Almanya geçmişi boyunca Osmanlı devletine karşı, bir Avrupa ülkesi olarak, bir Batılı olarak, bir Hıristiyan ülke olarak bütün Hıristiyan Batılıların ortak tutumuna sahip olmuştur. Hatta yüz yıl öncesine kadar bir imparatorluk olarak Avusturya’nın, Osmanlılara komşu olan tek büyük Avrupa ülkesi olması nedeniyle, Osmanlılar ve Türklere karşıtlığı, düşmanlığı, Osmanlılar ve Türklerle çatışması, savaşları, diğer Avrupa ülkelerine göre daha fazladır. Almanya ve Türkiye’yi ortaya çıkaran devletler, imparatorluklar ve toplumlar olarak bu iki ülke, bölgenin en büyük imparatorlukları olan bu iki güç, Avusturya ve Osmanlı, tarih boyunca çok kez karşı karşıya gelmiştir. Hatta Türkler hiç bir Avrupa ülkesi ile olmadığı kadar Almanya ile sorunlar ve gerilimler içine girmiş, ordularımız hiç bir Avrupa ordusu ile olmadığı kadar Alman ve Avusturya ordularıyla savaşmıştır. Bu bakımdan 19. yüzyıldan başlayarak üretilen ve söylenegelen „geleneksel dostluk ilişkileri“, yalnızca bir söylemdir ve sahte bir tamlamadır. "Silah arkadaşlığı“ ise, bir emperyalist ülkenin sömürmek ve hakim olmak istediği bir ülkeyle aynı savaşta aynı cephede olmasından, ama kendi emperyalist çıkar savaşında onu kullanmak istemesinden başka bir şey değildir. Türkiye ve Türkler ile bu tarihsel karşıtlık-düşmanlık konumu, Almanya’nın Türkiye’yi ve Türkleri genel Batılı anlayışlardan olumlu bir şekilde farklı ele almayacağını göstermektedir. Dahası bu konum, Almanya’nın, diğer Avrupalılara göre daha belirgin ve keskin bir Türk düşmanlığı yapabilmesini mümkün kılar. Nitekim, yaşadığımız durumlar da budur. Zaten Avrupa’da Türk düşmanlığı tarih boyunca esas olarak ve en çok Almanya’dan kaynaklanmıştır. Ayrıca Almanya, Batı dünyası içinde "1915’te Ermenilere soykırım yapıldığı“ iddialarını genişletmek konusunda, ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Gene bir devlet politikasının gereği olarak yapılan bu „genişletme“, Mustafa Kemal’e, Kurtuluş Savaşımıza, Osmanlıyı tasfiye ederek kurulan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ne, bu Cumhuriyetin bütün yaratıcı uygulamalarına saldırılardaki en zengin ve en köklü teorik ve siyasal literatürün Almanya’da ortaya çıkmasına yol açmıştır. Almanya marifetiyle, soykırım konusundaki „yeni“ tezlerle, Türklerle ilgili “soykırım” kavramının, "Birinci Dünya Savaşı“, "Osmanlı devleti“, "İttihat ve Terakki iktidarı“ ve "Ermeniler“ ile olan sınırlanmaları ortadan kaldırılmıştır. Dünyadaki "ilk soykırımı Türkler yapmıştır“, “Ermeniler Trabzon’da hamamda gaz verilerek yok edilmiştir” (ki bu da “dünyada ilk”tir), "Mustafa Kemal katildir“, "Atatürk Hitler hayranıydı“, "Türkiye Kurtuluş Savaşı insanlık suçudur“, "Türkler Lozan Anlaşması öncesinde 5 000 000 (beş milyon) Hıristiyanı katletmiştir“, "Türkiye Cumhuriyeti suç [‘etnik temizlik’ ve ‘soykırım’ suçları] üzerinde inşa edilmiştir“, "Kemalist Türk milliyetçiliği ırkçılıktır“, „Türkiye’de soykırıma uğrayanlar yalnız Ermeniler değildir“, "Rumlar, Süryaniler vb. Hıristiyan halklar da Türkler tarafından soykırıma uğramıştır“ ve benzeri "genişletmeler“ Batı dünyasının ortak tezleri olmakla birlikte, bu genişletmelerin esas sahibi ve esas üretim merkezi Almanya’dır.[15] Üstelik, bu genişletmelerin sahibi ve üretim merkezi Almanya bunu “resmen” yapmaktadır. Bunun kanıtı, bunların, yalnızca birtakım yazarların makalelerinde ve yazdıklarında değil, Alman parlamentosunun hazırlattığı resmi bir raporda ve başka belgelerde bulunmasındadır. Bu genişletmelere, tarihin ilk soykırımını Türklerin yaptığı, Hitler’in soykırımı Türklerden öğrendiği, ilk gaz odalarının Türkler tarafından Ermenileri yok etmek üzere icad edildiği, dünyada ırkçılığın somut olarak ilk Türklerde görüldüğü gibi oldukça çeşitli ve yaratıcı "buluşlar“[16] ekleyerek Almanya “genişletmenin esas sahibi“ olduğunu kanıtlamaya da çalışmaktadır.[17] Yeni buluşlar için seferber edilen yazarlar, akademisyenler, "diasporacılar“ ve "yerli“ soykırımcılarımız da ellerinden geleni yapmaktadır. Özgün buluşlardan biri, Türkiye’de modern tıbbın kurucularından biri olan saygın bir Türk bilimcisinin Ermenilere düşmanlığından dolayı onları kobay olarak kullandığı iddiasıdır. Bu iddia, Nazi doktorların Yahudiler üzerinde yaptığı insanlık dışı deneylerin öncüsünün de bir Türk olmasının keşfiyle birleştirilmiştir. Burada dikkatten kaçmaması gereken önemli bir nokta, bu "buluşun“, bu "keşfin“, Almanya’nın en fazla değer verdiği ve en verimli bir şekilde kullandığı "Türk“ olan Taner Akçam tarafından yapılmış olmasıdır.[18] Almanya, Türkiye’de de bir “soykırım faaliyeti” yürütmektedir!
Alman gazete ve dergilerinde Türklerin soykırımcılığı zaten çeşitli vesilelerle “sergilenmektedir”. Ama bu konuda hızını alamayan haftalık Stern dergisi, “Kürtlere yapılmakta olan soykırım”ın hiç duyulmadık ve bilinmedik bir yönünü açıkladı. 20. yüzyıl sonunda “hizadan çıkan”, yani ABD’nin istediklerini yerine getirmeyen Türk Ordusu, bu yüzden olumsuzlanmakta ve suçlanmaya çalışılmaktaydı ya, Kürtlere karşı kimyasal silah kullanmıştı! Türkleri, Türkiye’yi, Türk Ordusunu kötüleyenlerin, yaptıkları dolayısıyla kaygı ve sorumluluk duymaları için herhalde bir neden yoktur ki, kanıt ve kaynak gösterme ihtiyacı da yoktur ve bu yüzden, dergideki o yazıda kaynak, kanıt ve tanık göstermeye gerek duyulmamıştır.[19] Almanya, kendi yaptığı Yahudi soykırımını "Almanya soykırımı“ ya da "bizim soykırımımız“ gibi ifadelerle ele almamayı tercih eder, yaptığı doğrudur. Ona herkesin "Nazi soykırımı“ demesi daha uygun görülür ve bunda da haklıdır. Ama bu soykırım ona göre "geçmişte“ de kalmıştır, ancak bunda haklı değildir. Almanya durumu bu şekilde ve böyle ele almaktadır; insanları, Naziler sanki Alman değilmiş gibi, Hitler’in anısı sanki çok uzaklardaymış gibi, İkinci Dünya Savaşı sanki yüzyıllar, binyıllar önce bitmiş gibi düşündürtmeye çalışmaktadır! Ancak soykırım yapmış olmakla suçladığı, hedef tahtasına konulan başka bir ülke ve millet olunca, üstelik bu ülke ve millet Türkiye ve Türkler olunca tutum ters yönde değişir. Israrla “Türkler” denilir, İttihatçıların da, Osmanlıların da sözü edilmez. Osmanlı dönemi, Birinci Dünya Savaşı şartları, savaşın kendisi, İttihat ve Terakki hükümeti, Osmanlı ordusunun yönetimini Almanya’nın yapmış olması, en yüksek komuta mevkiinde Alman subaylar, bütün bunlar silikleşir, "soykırım“ın ısrarla "Türkler” tarafından yapıldığı, her zaman yapıldığı, bundan sonra da yapılacağı söylenmekten hiç çekinilmez. Nedense bu "soykırım“ geçmişte de kalamaz. Amaç Türkiye’yi ve Türkleri suçlamak olunca, amaç geçmişi güncelleştirmek ve yaşananlara süreklilik kazandırmak olunca, her şey buna tabi kılınır. Bu konudaki söylemlerin hukuksal yönünü ele aldığımızda durum şudur: Alman toplumu zaten hukuken suçlu değildir, olamaz, çünkü soykırım suçu da bütün suçlar gibi kişiseldir. Ama, buna karşılık, Ermeni olayları dolayısıyla suçlanan Türkler toplum ve millet olarak mahkum edilmek istenir. Üstelik Türkiye suçlu ilan edilmiştir, ancak bu konuda tek bir mahkeme kararı yoktur.[20] Almanya, diğer emperyalistlerle birlikte Türklerle Ermeniler arasındaki karşılıklı boğazlaşmanın sorumlularındandır. Almanya, aynı diğer emperyalistler gibi, İngiliz, Fransız emperyalistleri ve Çarlık Rusyası gibi, aynı onlar gibi, Ermeni sorunundan sorumludur. Almanya’nın Ermeni sorunu konusunda, yukarıdaki anlatılan ayrılacalıklı yere eklemlenen, aynı zamanda onun doğal sonucu olan başka bir özelliği ise, "Ermeni soykırımı“ yalanına dünyada en çok yatırım yapan, bu konuda en çok para harcayan ve en fazla proje üreten ülke olmasıdır. Almanya’da vakıfların, enstitülerin, üniversitelerin, araştırma kurumlarının vb’nin Ermeni sorununa "katkıları“ şaşırtıcı boyuttadır. Gene bu tip kuruluşların "uzman“lara, akademisyenlere, araştırıcılara dağıttığı paralar, ödediği burslar, verdiği destekler dikkat çekicidir. Dünyada en çok Almanya’nın resmi, yarıresmi ya da hiç “resmi olmayan” kuruluşları Ermeni sorunu konusunda seminerler, toplantılar, konferanslar düzenlemektedir. Kendini "diaspora“ya dahil eden Taner Akçam gibi “Türkleri”, dünyada en çok Almanya “keşfetmekte”, himaye etmekte, beslemekte, kullanmaktadır. Hatta bunlar Almanya tarafından yaratılmaktadır.[21] Türkiye’den "aydınlar“, akademisyenler ve liberaller dünyada en çok Almanya tarafından devşirilmektedir. Soykırım sözcülüğüne, "özürcülük”e dünyada en çok Almanya bağlantısıyla dahil olunmaktadır. Avrupa’nın değişik ülkelerinde Türk kitleler, sayıları milyonlarla ifade edilecek şekilde yaşamaktadır, ama bunlar içinde en çok Almanya’da Türkler bu konuda bulundukları ülkenin soykırım suçlamasına ve propagandasına maruz kalmaktadır. Bu konudaki baskıyı dünyada, yurt dışındaki Türkler arasında en çok Almanya’daki Türkler görmektedir. Bütün bunların gösterdiği, Ermeni sorunu ile ilgili olarak Türk ve Türkiye karşıtlığı, hatta düşmanlığı konusunda Almanya "birinci“dir. Girişkenliği, yaratıcılığı ve verimliliği konusunda neredeyse rakibi yoktur. Ama “birinci ve rakipsiz” olmak istendiği için bu böyledir. Almanya, birinci ve rakipsiz olmak istemekte ve bunu da bütün dünyaya “göstermek” istemektedir! Ancak “birinci” ve “rakipsiz” olan Almanya’nın, “Ermeni sorunu” konusunda en önemli ve en geniş kaynaklara sahip olan Almanya’nın şanssızlığı (ve zorluğu), benzersiz arşivlerinin uluslararası soykırım yalanını her yönüyle çürütmekte olmasıdır. Lepsius külliyatı dışında tutulacak olursa Almanya “kendi” malzemesinden mahrumdur! Çünkü bu “malzeme”, Ermenilere kasıtlı bir kıyım yapıldığının kanıtlanmasında bir işe yaramamaktadır, bu yüzden de kullanılamamaktadır ve bu yüzden Alman belge ve arşivleri, adeta “toprağa gömülmüş” ve yasaklanmış gibidir. Yukarıda özetlenen Almanya’nın “kendi Almanyası”, bütün Batı dünyası için de “gerçek”tir! Almanya, suçları konusunda kendini nasıl görüyor ve görmek istiyorsa, Batı da Almanya’yı aynı şekilde görmekte ve görmek istemektedir. Almanya kayırılmıştır! Ve bugün de kayırılmaktadır! “Türklerin suçu”yla Almanya’nın bir ilgisi yoktur! “Ermenilere yapılan soykırım”da Almanların payı yoktur! Hatta Almanya’nın “Almanların suçları”yla da bir ilgisi yoktur. Batı, örneğin, Nazilerin suçlarını (aynı Almanya ve Almanlar gibi) Almanya’nın ve Almanların suçları olarak görmemektedir. Dahası, Cenevre Sözleşmesinde bir madde olan kimyasal silahlar kullanımının yasaklanmasına Almanya’nın yol açtığı da unutulmuş gibidir. Burada Batı dünyasının bütünlüğünü ve özdeşliğini görmekteyiz. Eğer Batıya dahil etmedikleri veya Hıristiyan olmayan bir “sorumlu” varsa, savaştıkları zaman bile birbirlerine karşı hoşgörülüdürler. Birbirlerini gözetmekte, hoşgörmekte ve kayırmaktadırlar. Batı dayanışması, esas olarak bir Hıristiyan ve Atlantik (Avrupa - Kuzey Amerika) dayanışmasıdır. Ortak düşmanlara karşı ve ortak hedefler doğrultusunda hep yan yanadırlar. Suçlar konusunda da ortaktırlar, birinin suçu diğerlerinin de suçudur. Hepsinin sömürgeci geçmişi vardır, hepsi emperyalisttir, hepsi savaş suçları sorumlusudur. İlk Büyük Savaşta kimyasal silahları, savaşan tarafların ikisi de kullanmıştır. Vietnam Savaşında ve yüzyılın diğer önemli emperyalist saldırganlıklarında hep kimyasal silahlar vardır. Batı ülkelerinin sivil halka ölüm yağdırmada geride duranı yoktur. Başında ABD’nin bulunduğu Batı dünyası, içine girmiş bulunduğumuz yeni yüzyılda ve binyılda, ABD’nin Türkiye ile ilgili somutlaşmış bütün planlarında ortaktır. Bunun ayrıntıları üzerinde durulması ayrı yazıların konusu olduğu için kendimizi bu yazıda, Türkiye’nin bugün soykırımcı olarak suçlanmasıyla ilgili olanla sınırladık ve Almanya’nın yalnızca bu konudaki tarihsel ve siyasal rolünü göstermekle yetindik. Üzerinde durulması gerektiği halde bu yazıda üzerinde durmadığımız bir konu da, “Lozan dönemi”nde kapanan bir “dava”nın, yeniden piyasaya sürülmüş olmasıdır. Ermenilerin kendilerinin unuttuğu terörist örgütlenmeler 70’li yıllardan sonra neden canlanmış, yeni “Ermeni” cinayet örgütlenmeleri neden gene aynı dönemden sonra faaliyete başlamıştır. Elli yıl boyunca hiç olmayan bir şey, nasıl olup da aniden “Ermeni lobisi” olarak ortaya çıkabilmiş ve dünya çapında var olabilmiştir, oluvermiştir, bu “lobi” nasıl bu kadar etkin olabilmektedir. 70’li yıllara kadar hiç düşünülmeyip, hatta hiç hatırlanmayıp, 90’lı yıllara kadar üzerinde hiç durulmayıp, “sorun”un neden 90’lı yıllardan sonra gündeme getirildiği, “soykırım”a dönüştürülmüş olduğu, gündem yapılmakla ve soykırıma dönüştürülmekle kalınmayıp neden “soykırımcı Türkler” kampanyasına dönüştürülmüş olduğu dikkat çekicidir. Bu “dava” neden son onyıllar boyunca Türkiye’nin uluslararası alandaki en önemli sorunlarından biri haline getirilmiştir. Üzerinde durmaları gerektiği halde Batılı ülkelerin (özellikle Almanya’nın) üzerinde hiç durmadıkları bir konu ise, soykırım iddialarının 70’lı yıllarda başlatılan, ASALA gibi Ermeni örgütlerinin cinayetlerine nasıl bahane, gerekçe ve neden olduğudur. Batının bu konudaki görmezlik, duymazlık, anlamazlık ve sessizliği, Ermeni saldırılarının, Batılı ülkelerin bilgisi ve sorumluluğu dahilinde ve onların teşvik ve planlamasıyla yapıldığını göstermektedir. Ermeni terörizmi, bütün dünyanın gözleri önünde bir olgudur. Türkiye Cumhuriyeti’nin onlarca görevlisi acımasızca katledilmiştir. Bakılmayan, görülmeyen, farkedilmeyen, terörizm değilmiş gibi olan veya olmamış gibi yok sayılan bu terörizm, hatırlanmak ve ele alınmak bile istenmemektedir. Çünkü bu terör saldırıları Batı tarafından planlanmış, örgütlenmiş ve uygulanmıştır. “Ermeni soykırımı” ve “Ermeni saldırıları” gibi, “Ermeni sorunu”nun kendisi de zaten bir “Batı üretimi”dir. Burada önemli olan, emperyalizmin uyguladığı politikalardır. Hangi dönemde neyin nasıl yapılacağı ihtiyaçlara göre belirlenmekte, çözülmüş sorunlar yeniden ısıtılmakta, unutulmuş sorunlar yeniden hatırlanmaktadır. Bizim için önemli olan da, Almanya özelinde, bir emperyalist ülkeyle ilişkilerimizin ne ve nasıl olduğu, bir emperyalist ülkenin çıkarları ve ABD’ye teslimiyetçiliği için gerçekleri nasıl çarpıttığı, nasıl yalanlara sarılabildiğidir. Almanya’da soykırım iddialarının genel kabul görmesi, her şeyden önce, bunun bir devlet politikası olması sonucudur. Bu devlet politikasının gereği olarak yapılan resmi ve gayrıresmi propaganda, Türkiye’nin Ermeni halkına karşı soykırım yaptığı ve Türklerin soykırımcı olduğudur. Gerçeklerle bağdaşmayan ve haksızlıktan başka bir şey olmayan bu iddia, Türkiye’ye karşı yürütülen ortak Batılı politikalar olarak değer ve anlam taşımasının yanında, dünyada en çok Almanya için önemli olmakta, hatta yalnız Almanya için başka anlamlar da barındırmaktadır. Çünkü Almanya Türkiye’yi soykırımcı olarak kabul ettirerek, birincisi, Birinci Dünya Savaşı dönemiyle ilgili olarak kendini temize çıkarmak istemekte, eğer Ermenilere yapılan soykırımsa, adresin Türkiye olduğunu, kendisininse bunun sorumlusu olmadığını söylemek istemektedir. İkincisi, kendisi bir soykırımcı olarak yalnız olmadığını, başka ülkelerin de, hatta Türkiye gibi böyle bir iftiraya hiç muhatap olmaması gereken bir ülkenin de soykırımcı olduğu için soykırımcılığın fazla önemli olmadığını, “olağan” bir şey olduğunu düşündürmek istemektedir. Almanya, Hitler dönemi dolayısıyla soykırımcı olmadığını iddia etmek şansına artık sahip olmadığı için “soykırımcılığı paylaşarak” yükünü hafifletmeye, güncel ve sıradan bir hale getirilen bu “soykırım”la gölgede kalmaya çalışmaktadır. Ve en önemlisi, soykırım denilince ilk hatırlanan Almanya ve Almanlar olmamalıdır. “Soykırımcı Türkler ve soykırımcı Türkiye”, bugün ilk akla gelen (getirilen) olarak bu işe yaramaktadır. Algı oluşturulmuştur. Ermenistan’ın Almanya üzerinde bir etkisi ve ağırlığı olmadığı gibi, Almanya’da bir “Ermeni lobisi” de bulunmamaktadır. Bu bakımdan, Almanya, Türkiye’nin soykırımcı olduğu dayatmasına maruz kalmış değildir, kimse Almanya’dan Türklerin soykırımcı olduğunu kabul etmesi için talepte bulunmamakta, kimse Almanya’ya baskı yapmamaktadır, tersine, Almanya bu dayatmanın faillerinden ve merkezlerinden biridir. “Soykırım üreticisi” olarak Almanya, dünyanın çeşitli yerlerindeki yeni soykırımların veya yeni keşfedilen eski soykırımların da sorumlularının başında gelmektedir. Ermenistan’in ve “diaspora” denilen Ermenistan dışında yaşayan Ermenilerin soykırım iddialarındaki ve dayatmalarında rolü ise, kullanılmaktan başka bir şey değildir. Ermenistan’ı ve diasporayı öne çıkarmaya çalışan Batı dünyası böylece kendini arkada ve ikincil göstermeye, “soykırım” iddiasının sahibinin diaspora ve Ermenistan olduğunu düşündürerek kendisini gizlemeye çalışmaktadır. İddiaların ve dayatmanın esas sahibi en başta ABD’dir[22]. Almanya da içinde olmak üzere Batı dünyası açılan bu yola girmiştir. Çok önemli ve ilginç olan bir başka nokta, Almanya’nın Ermeni sorununu ve soykırım dayatmasını, AB açısından ele alışıdır. Türkiye’nin “Ermeni sorunu” gibi sorunların sahibi, “soykırım yaptığı” gibi suçların faili ve sorumlusu olduğu iddiaları, Almanya’nın, Türkiye’nin AB’ye girmeye hakkı olmadığı yolunda uyandırmaya çalıştığı bir izlenimdir. Bu izlenim, Türkiye’nin bu suçu “inkar etmesi” dolayısıyla, bundan sonra da yapabileceği imasıyla, hatta hala da, bugün de yaptığı söylemiyle güçlendirilmektedir. “Geçmişi kirli ve suçlu Türkiye”nin AB’ye kabul edilebilecek özelliklerde olmadığı düşünülmelidir. AB Türkiye’yi zaten içine almayacaktır, ama “suçlu” ve “geçmişi kirli” bir ülkeyi AB’ye almamayı savunmak herkesin işini kolaylaştırmaktadır. AB’nin fiili olarak patronu durumundaki Almanya’nın Türkiye’nin “suçlu” görülmesine bu bakımdan da ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç, Türkiye’nin çeşitli milletlerden, milliyetlerden, çeşitli etnik gruplardan, çeşitli dinlerden insanların birarada olduğu bir toplum olması dolayısıyla “Türk milleti”nin aslında olmadığı, “Türk ulusu”nun zorlama ve yapay bir olgu olduğu yolundaki Alman üretimi teorik temellerle desteklenmektedir. Ve Almanya’nın “Ermeni-soykırım” konusundaki politikası, “AB için Türkiye politikası” yüzünden de Almanya için önem taşımaktadır. Her şeye rağmen Batı dünyasında Türklerin Ermenilere soykırım yapmadığını ileri süren ve savunan araştırmacılar, aydınlar, bilimciler, tarihçiler vardır.[23] Bu önemli entellektüel ağırlık, içlerinde özellikle ünlü tarihçiler çok sayıda olmasına rağmen, Batı dünyasında önemli görülmemeye çalışılmaktadır. Bunların “karşıtı” olarak bütün Avrupa ülkelerinde görevleri, devletlerinin politikasının sözcüsü olmak ve Almanya’da ortaöğrenim ders kitaplarında Türklere suçlamalar yapmak olan tarihçiler de bulunmaktadır. Yakın zamanlara kadar Almanya’da her gün yeni bir eyalette ders kitaplarında bu yönde iddiaların yer aldığı yeni basımlar yapılmaktaydı. Bu “resmi tarihçiler”, memurlar olarak devletlerinin politikalarının bir ihtiyacını karşılamaktadırlar. Almanya okul ders kitaplarındaki bu Türk düşmanlığı, Alman gençlerinin kafasına resmi bilgi olarak Türklerin soykırımcı olduğunu sokmaktadır. Ancak Batıda “soykırım mücahitliği”ne soyunmuş ve kendi ülkesinde bu konuda çok aktif olan Almanya bugün başka bir havadadır. Bu, (1) Atlantik ittifakının zedeleneceği ABD’nin belirli bir politikasının terkedileceği, (2) AB içinde Avrupa “birliği”nin yeni bir açıdan anlaşmazlık ve çözülme sürecinin başlayacağı, (3) Alman devlet kurumlarının birbirlerinden farklı ve ters tutumlar alacağı, (4) şimdiye kadar “Ermeni soykırımı” pompalanmış kitlelerin kafasının “karışacağı” yeni bir süreç demektir. Bu olası gelişmelerin nedeni, Almanya’nın, “1915-16 olaylarını”, “Ermeni soykırımı” olarak nitelemek konusunu yeniden ve başka bir şekilde ele almasıdır. Almanya, bu yılın başında, 2015 “24 Nisan”ı için, yani “100. Yıl” için “herhangi bir anma hazırlığı yapmayacağını” açıklamıştı. Almanya’nın, “Ermeni soykırımı olmadığını söylemenin” suç olamayacağı yönünde eğilim taşıdığı, 1948 BM Sözleşmesi’nin geriye dönük olarak uygulanamayacağını savunacağı bu 2015 yılı ocak ayında ortaya çıkmış ve anlaşılmıştır.[24] Doğu Perinçek’i haklı ve suçsuz bulan Aralık 2013 AİHM kararı, soykırımcılığın savunucusu ve ABD’nin peşine takılmış Alman devletini kaygılandırmış olmalıdır. Almanya’nın yön değiştirmesi, henüz sonul etkilerinin görülmesi için belki erkendir ama değişiklik dünya çapında öneme haizdir. AB’nin kurulmasına kadar ABD ile Avrupa’yı birleştiren Atlantik Okyanusu, artık kıtaları ve politikaları ayıran bir rol oynamaya başlamıştır. Atlantik ittifakı –çöktüğünde demeyelim ama– ama sarsıldığında, okyanus, sınıra dönüşecektir. Büyük dünya gücü AB, hala tek kutuplu dünya yaratmak hevesindeki ABD’nin arkasından sürüklenmeyi sürdüremez. Kaldı ki, ait olduğu yer, henüz kendini içinde hissetmediği ama bir parçası olduğu coğrafi-siyasi güç olan Avrasya’dır. Almanya’daki bu değişen hava, bu yönde devam edecek olursa, ABD ile görüş farklılıklarına yeni bir şey daha eklenecek, ABD’nin Türkiye ile ilgili Ermeni sorunu politikasında bir anlaşmazlık başlayacak ve Atlantik birliğinde yeni bir sorun ortaya çıkacaktır. İkinci olarak, AB içinde çok sayıda tartışma ve ayrılık konusu bulunmaktadır. Hatta bunlar “birliğin” devam edip edemeyeceğinin yorumlandığı ölçülere varmıştır. Bunlara Ermeni soykırımı dayatmaları yüzünden ortaya çıkacak “bölge sorunları”nın eklenmesi kaçınılmazdır. Almanya’nın iç yapısındaki toplumsal, siyasal, kurumsal ayrışmaya yol açacak sorunlar, farklı bakışların birbirine yaklaşmasının nedeni olacaktır. Bu konuda devlet kurumlarının çatışmaları istenmez ve beklenmez ama böyle bir tehlike de vardır. Almanya, uzun yıllardan beri, yukarıda çok sayıda örnekle özetlendi, bir devlet politikası haline getirdiği uygulamalarıyla, “Ermeni soykırımı iddiası ve dayatması alışkanlığına ve geleneğine” sahip olmuştur, bu bir bağımlılık gibidir. Bu “bağımlılık”, devletin tutum değiştirmesiyle aniden yok olmaz. Bu yüzden, Almanya hem bunun gerginliğini, tartışmasını ve arayışını yaşayacak, hem de Ermeni soykırımı propaganda ve destek örneklerini sürdürmeye devam edecektir. Zaten etmektedir de. Dördüncüsü, Türklerin “soykırımcı” olduğu propagandasına maruz kalmış Alman toplumu, devletin ve kurumların bu değişimi karşısında önce şaşkınlaşacak, sonra belirli bir ayrışmaya uğrayacak, daha sonra da bu, bir “Alman sorunu”na dönüşecektir. Almanya’nın algı oluşturulması alanında en önemli yere sahip “Ermeni soykırımı” sorunu katılaştırılmış ve sağlamlaştırılmış yerinden elbette günün birinde oynatılacaktı, ama bu sarsıntısız mümkün olmayacaktı. Her şeye rağmen, devletinden etkilenmesi yüksek Alman toplumu bunu da sindirecektir. Sonunda Almanya’da aklın hakim olması, adalet duygusunun öne çıkması, Almanya’nın ve AB’nin ABD ile olan sorunlarını derinleştirir ki, önemlidir ve her şeyden önce Avrupa için yararlı olacaktır. Soykırımda ısrarcı olan ve şimdiye kadar başı çeken Almanya’nın gittiği yolda bocalamasının ve geri dönmeyi düşünmesinin nedenleri üzerinde durulacak olursa, bunda, birincisi, AİHM kararının, ikincisi, “100. yıl” dolayısıyla yapılması planlanmış şatafatlı “anma”ların devlet ciddiyetiyle bağdaşmayacağı yolundaki kaygıların[25], üçüncüsü, ABD ile derinleşen ayrılıkların ABD’den bağımsızlaşma yönünde bir rol oynamasının, ve dördüncüsü, Almanya’da (ve genel olarak Avrupa’da) yıllardır Türklerin Ermeni soykırımı iddialarının yalan olduğu yönünde yürüttükleri mücadele ve etkinliklerin[26] etken olduklarını söyleyebiliriz (bu sıralama öneme göre değişik de olabilir). Almanya’nın şu anda içinde olduğu bu süreç, yukarıda belirtilen nedenlerle ve açıklandığı üzere, zıt tutumların iç içe yürüdüğü bir süreçtir. Uzun yıllar boyu sürdürülen devlet siyasetlerinde şimdi ortaya çıkmış değişiklikler, büyük gemilerin ağır manevra yapması gibi, bir anda benimsenip uygulanamaz. Kaçınılmaz olarak zamana yayılacaktır. Bu arada, en azından, siyaset arenasında şimdiye kadar Ermeni soykırımı sözcülüğünü yapanlar elbette işlerine devam edecekler ve “değişikliğe” direneceklerdir.[27] Ama, bunların ağırlıkları azalacak, Türkiye’nin ağırlığı ortaya çıkacaktır. Avrupa’nın kıtasal çıkarları ABD’ye bağlı olmasını gerektirmediği gibi, zaman, onun politikalarından zarar gördüğünü her geçen gün daha fazla ortaya çıkarmaktadır. Eğer savaşmıyorlarsa, örneğin, Almanya ve Rusya’nın işbirliği ve dayanışma içinde olması gerekir. Hatta aralarında vazgeçilemez bir çıkar birliğinden de söz edilebilir. Dahası, Almanya ve genel anlamıyla Avrupa, Rusya’ya ve Doğuya enerji bakımından bağımlı olduğu gibi, Avrasya’nın parçası olarak bir bütünü ifade etmektedir. Ayrıca Almanya için –ve onun yanında diğer Avrupa ülkeleri için de– Türkiye önemlidir, ilişkileri vazgeçilmez ölçülerdedir. ABD politikalarından etkilenen AB ülkeleri, her şeyden önce Türkiye, Orta Doğu ve bütün bölge ile ilgili konularda Amerikan politikalarının arkasından sürüklenmektedir, ama bunların sürekli olmayacağı, olamayacağı ortadadır, zaman içinde ve her yeni gelişmede ABD-AB makasının iyice açılacağını da göreceğiz. Çünkü, Avrupa’nın uzun vadedeki çıkarları ve stratejik yönelimleri belirleyicidir ve bu konuda da belirleyici olacaktır. Dolayısıyla bugün Avrupa’nın kendini “arada” hissetmekte olduğu söylenebilir. Bunun günümüz siyasetlerine yansıması, ABD karşısında kararsızlıktır. Avrupa’nın ve siyasal merkez olarak AB’nin ABD’den uzaklaşma ve kopma sürecinde ilerlemesi[28], onların Türkiye politikalarıını da etkileyecektir. Atlantik “dayanışması”nın bozulmasının bizler için anlamı, Avrupa’da “soykırımcılığın” zayıflayacak olmasıdır. Kaldı ki, biraz önce de değinildi ve üzerinde duruldu, Avrupa’nın merkezi sayılan Almanya’da Ermeni sorunu konusundaki tutum değişikliğin belirtileri önemlidir ve bu yönde belirtiler her gün çeşitlenmektedir. Çok uzun yıllardan beri Almanya’nın çeşitli yerlerinde ve çeşitli zamanlarda yapılan kampanyalar soykırımı sürekli gündeme getirmekteydi. Ancak Alman devlet politikasının estirdiği bu rüzgar bugün biraz durulmuş, adalet duygusu, vicdan ve akıl –hakim olmadıysa da– devreye girmiştir.[29] Ayrıca zaten Avrupa’da Ermeni sorununda Türkiye’nin suçlanmasıyla ilgili olarak farklı tutumlar bulunmaktaydı. En önemli ve belirgin örnek İngiltere’dir. İngiltere’nin bu konuda, Almanya, Fransa ve ABD gibi en önemli Batılı ülkelerden son on yılda farklı bir tutum gösterdiğini, Türkiye’nin soykırımcı olarak suçlanması kampanyasına son dönemlerde katılmadığını görüyoruz. Örneğin, 2001 yılı başında iki ayrı milletvekili tarafından hem Lordlar ve hem de Avam Kamarasına verilen soru önergesinde “tehcir”in ne olduğu sorulmuş, şöyle yanıtlanmıştır: “Bir soykırım sözkonusu değildir, karşılıklı kıyım olmuştur ve bu konu kapanmıştır.”[30] İngiliz hükümeti, “1915 olaylarının soykırım sayılması için gereken unsurların oluşmamış olduğu”nu birçok kez açıklamıştır.[31] Ayrıca İngiltere yönetimi aynı yıl, Ermenistan’daki büyükelçisi Timothy Jones’un bir demecine açıklık getirmek ihtiyacı duymuş, Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliğinin 30 Temmuz 2001 tarihli resmi basın bülteninde 1915-16 Ermeni olayları ile ilgili olarak “kanıtların, olayların soykırım olduğunu gösterdiğine inanmıyoruz” denilmişti.[32] Bunu başka benzer açıklamalar izledi. Bu açıklamalara göre, BM’nin 1948 “Soykırım Sözleşmesi”nin anlamına dikkat edilmeli, sözleşmenin geriye dönük işleyemeyeceği gözden kaçırılmamalıydı. 2010 yılında İngiltere parlamentosunda gene aynı şekilde görüşler belirtildi. İngiltere, bu konudaki tarihsel rolünü terketmişti. Başka Avrupa ülkelerinde de Türkiye’yi ve Türkleri suçlu ilan eden kampanyalara katılmayanlar bulunmaktadır. ABD’nin planı doğrultusunda AB kapısına kıpırdaması önlenecek şekilde bağlanan Türkiye, hem bekletilmekte, hem de her gün daha fazla olmak üzere sıkıştırılmaktadır. Bunun gereği olarak Türkiye’ye şartlar dayatılmıştır. En önemlisi (ve birincisi), “soykırımcı olmayı” kabul etmesidir. Bu belirlemeye bağlı olarak Avrupa Parlamentosu (AP), Türkiye ile ilgili kararlarında (örneğin, 15 Kasım 2000, 27 Şubat 2002 kararları) Ermeni soykırımının kabul edilmesini üyeliğe alınmanın önşartı olarak kararlaştırmıştı.[33] Ayrıca, kaleme alınan AB belgesindeki şartların değil, Türkiye’nin dayatılan şartlar doğrultusunda yapması gereken ve yapacağı değişikliklerin tartışılacağı Türkiye ile Müzakere Çerçeve Belgesi (3 Ekim 2005), Türkiye’yi çok geniş anlamda hareket edemez hale getirmiştir. Buna göre, AB’nin aldığı kararları Türkiye’nin değil kabul etmemesi veya reddetmesi, tartışabilmesi bile sözkonusu değildir.[34] Bu tutum bugün aynı kararlılıkla sürdürülmektedir. AİHM’nin “soykırım dayatmasına” getirdiği adil yorum, AP’yi ne etkilemekte, ne de düşündürmektedir.[35] 12 Mart 2015 tarihinde “Strazburg’da oy çoğunluğuyla kabul edilen ‘2013 Yılı Dünyada İnsan Haklarının Durumu ve AB’nin bu Konudaki Politikası’ başlıklı raporun karar metninde, AB’ye üye devletlerden ‘Ermeni soykırımı’nı hukuksal planda tanımaları istendi”. Ayrıca “kararda, AB devletleri ve AB kurumularına ‘Ermeni soykırımının tanınmasına katkı sağlamaları’ çağrısı da” yer almıştı.[36] Bunun amacı, AB’nin bütün olarak “Ermeni soykırımı”nı tanımasıyla Türkiye’nin çaresiz bir duruma girmesini sağlamaktır. Bunun anlamı ise, Türkiye’nin “suçunu” kabul etmesi için, hukuku çiğnemek, adaleti yok etmek, Batının kendi değerlerini reddetmek pahasına, her yola başvurulmuş olduğudur. Avrupa’nın siyaset-hukuk düzleminde bu yönde olumsuz seyreden şeyler yanında, bunlara karşıt, bunlarla çelişik –şimdiye kadar sözünü ettiklerimizin de dışında– başka gelişmeler de vardır. Mart ayı başında yayınlanan soykırım hukuku ile ilgili bir kararın gerekçesinde Lahey Uluslararası Adalet Divanı, hem 1948 sözleşmesinin geriye doğru uygulanamayacağını, hem de “zorla göç ve tehcirin soykırım olmadığı”nı açıklamıştır.[37] Avrupa’nın hukuk sisteminin ölçütleri, gerekleri ve gelenekleri, bütün siyasal zorlamalara karşın adalet anlayışının yok edilememesinin nedenidir. Bunda, elbette AİHM’in 2013 kararıyla açtığı yolun tetikleyici rolü de bulunmaktadır. Bu konuda tam bir birlik için olamayan Batı dünyasında şimdi çözülmeler de başlamıştır. Arkası gelecektir. Başta hukuk düzleminde ve toplumsal ilişkilerde olmak üzere gerçekler, Batı dünyasında kendini kabul ettirecektir. Türkiye haklıdır ve suçsuzdur! 1) İngiltere tarafından Birinci Dünya Savaşı sırasında başlatılan ve “barış” sürecinde sürdürülen Türklerin Ermenilere katliam uyguladığı propagandası, Lozan Antlaşmasından ve Cumhuriyeti’in ilanından sonra sürdürülmedi. Batı ülkeleri tarafından “Ermeni katliamı” çok uzun yıllar kullanılmak istenmedi. 2) Almanlar, İkinci Dünya Savaşı sonunda (savaş suçları yanında) Yahudilerin yok edilmesi konusunda açılan davanın faili olarak yargılandılar ve suçlu bulundular. 3) İlk kez “soykırım suçu” tanımlandı. 4) 60’lı yıllarda Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak yaşanan ABD-Türkiye gerginliği, Türkiye’de anti-Amerikan bilincini ve bağımsızlık düşüncesini yükseltti. 5) 70’li yıllarda Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesi Batı dünyasının büyük tepki göstermesine yol açtı. 6) Batının canlandırdığı Ermeni örgütlenmeleri bütün dünyada terör olayları başlattı ve zincirleme cinayetler birbirini izledi. 7) Almanya, 20. yüzyılın sonuna doğru ABD’nin başını çektiği, Türklerin, Türkiye’nin ve Kurtuluş Savaşının kötülenmesi kampanyasına katıldı. 8) Bu kampanyanın gereği olarak Türklerin Ermenilere “soykırım uyguladığı” hatırlandı! 9) Evrensel hukuku ilkelerine aykırı olarak Türkiye’nin ve Türklerin soykırım suçlusu ilan edilmesi uygulanmaya başladığında Almanya Türklerin soykırımcı olduğu yolundaki yalanların üretilmesinde başrolü oynadı. 10) Almanya, devlet olarak uyguladığı Türklerin soykırımcı olduğu iddiasını doğru gören ve besleyen mekanizmaları, örgütleri yarattı. Bu alana “yatırım”, kurumlara baskı yaptı. 11) Türklerin soykırım yaptığı yolundaki iddiaları onaylayan parlamento, eyalet ve belediye meclisi kararlarının alınmasını sağladı. 12) Türkiye’nin AB’ye alınması şartlarından biri olarak soykırımı kabul etmesini ileri sürdü. 13) Avrupa’da ve dünyada birçok ülke, ABD’nin yürüttüğü kampanyanın sonucu olarak “soykırım”ı tanıdı. 14) Ancak başta İngiltere’de olmak üzere Avrupa ülkeleri arasında Türklerin soykırımcı olduğu konusunda farklı tutumlar ortaya çıktı. 15) Bu dönemde AB ile ABD arasında sorunlar büyümeye başladı. Avrupa’da Amerikan çıkarlarına karşı görüşler gelişme gösterdi. 16) 2013 AİHM kararı, Avrupa ülkelerini çok yönlü olarak etkiledi. 17) Bu karar, Almanya’nın soykırım konusundaki politikasının ele alınmasında önemli bir rol oynadı. Şimdiye kadar yapılanlar ve bundan sonra yapılacak olanlar yeniden değerlendirilmeye başlandı. 18) 2015 yılında Almanya, tutum değiştirdiği izlenimi veren örnekler sergiledi, soykırım iddialarının arkasında olmadığını, bu yılın 24 Nisanında planlanan ve yapılan, Ermeni soykırımı iddialarını öne süren faaliyetleri desteklemediğini ve onaylamadığını açıkladı. 2015 yılı boyunca da bu tür faaliyetlere mesafeli duracaktı. 19) Avrupa’da bazı ülkeler “100. Yıl” anmaları ve propaganda faaliyetlerine katılmadı. 20) Batı dünyası, Türkiye’ye soykırım dayatmasında ve Türkleri suçlamada birlik ve bütünlük içinde olmaktan çıktı. Erich Feigl, Bir Terör Efsanesi, Milliyet Yayınları, İstanbul 1987. Uluç Gürkan, Ermeni Sorunu’nu Anlamak / Önyargıları Aşmak ve Nefretten Arınmak, Destek Yayınevi, İstanbul 2011. Uluç Gürkan, Malta Yargılaması / Özgün İngiliz Belgeleriyle, Kaynak Yayınları, İstanbul 2014. Kâmuran Gürün, Ermeni Dosyası, Bilgi Yayınevi, Ankara 1983. Dr. Recep Karacakaya, 1908-1923 / Türk Kamuoyu ve Ermeni Meselesi, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2005. Selami Kılıç, Ermeni Sorunu ve Almanya / Türk-Alman Arşiv Belgeleriyle, Kaynak Yayınları, İstanbul 2003 Burhan Oğuz, Yüzyıllar Boyunca Alman Gerçeği ve Türkler, Anadolu Aydınlanma Vakfı Yayınları, İstanbul 2007. Doğu Perinçek, Ermeni Sorununda Strateji ve Siyaset, Kaynak Yayınları, İstanbul 2006. Mehmet Perinçek, Rus Devlet Arşivlerinden / 150 Belgede Ermeni Meselesi, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul 2012. Şahin Ali Söylemezoğlu, Die Andere Seite der Medaille / Hintergründe der Tragödie von 1915 in Kleinasien. Materialen as Europäischen, Amerikanischen und Armenischen Quellen, Önel Verlag, Köln, 2005. Bilal N. Şimşir, Ermeni Meselesi / 1774-2005, Bilgi Yayınevi, Ankara 2009. Talât Paşanın Anıları, Say Yayınları, İstanbul 1986. Taner Timur, 1915 ve Sonrası / Türkler ve Ermeniler, İmge Kitabevi, Ankara 2000. Tarihten Güncelliğe Ermeni Sorunu / Tahliller-Belgeler-Kararlar, Kaynak Yayınları, İstanbul 2001. Teori, Kapak: Ermeni Sorunu, sayı 130, Kasım 2000. Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Belge Yayınları, İstanbul 1987. [1] Birinci Dünya Savaşı sıralarında Osmanlı devletinin en üst düzey askeri kumandanlıkları bile Alman generallerine bırakılmıştı. [2] Raporun tamamı için bkz. Tarihten Güncelliğe Ermeni Sorunu / Tahliller- Belgeler-Kararlar, s. 241-250. [3] Bilgi için bkz. aynı yerde, s. 251-253. [4] Lepsius’un savaş öncesi ve savaş sırasındaki faaliyetleri konusunda bkz. Alp Hamuroğlu, “Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya, Osmanlı ve Ermeni Tehciri”, Teori, sayı 298, Kasım 2014, s. 80-83. [5] Potsdam dışında Berlin’de ve Almanya genelinde çok sayıda birlikte çalışılan bu Alman kuruluşları arasından, yalnız Potsdam’dan, Stiftung Garnisonkirche Potsdam, Evangelische Schulverein Potsdam e.V., Diakonische Werk Potsdam, Gedenk- und Begegnungsstätte Potsdam, Vereinigte Stiftung Lehrerwitwen- und Predigerwitwenhaus zu Potsdam, Evangelisch-Kirchlicher Hilfsverein Potsdam gibi kuruluşları belirtebiliriz. [6] Potsdam Lepsius Evi Derneği Genel Sekreteri Peter Leinemann, evin yalnız iç düzenlenmesinin 560 bin Avroya çıkacağını, bunun 500 bin Avro kadarının hükümet ve belediyece karşılanacağını daha onarım başlamadan bizzat kendisi açıklamıştı (Mayıs 2010). [7] Bu konuda geniş bilgi için bkz. Alp Hamuroğlu, „Hıristiyan ‘Reformu’ mu, Bölünme mi - 2: Reform Neyi, Ne Kadar Değiştirdi?“, Bilim ve Gelecek, sayı 94, Aralık 2011, s. 50-65. [8] Deutschland und Armenien 1914-1918: Sammlung diplomatischer Aktenstücke, Bremen 1986. [9] “Verfolgung und Völkermord. Armenien zwischen 1877 und 1922” ve “Armenien zwischen Erster und Zweiter Republik”, Armenier und Armenien – Heimat und Exil (Sachbuch - rororo, Rowohlt Taschenbuch Verlag, Hamburg 1994) içinde, s. 15-32 ve 129-178. [10] 2010 yılı nisan ayında 1. Kanal ARD’nin yayına koyduğu bir „belgesel“ (Aghet: Ein Völkermord – „Aghet: Bir Soykırım“), yapılan Ermeni kıyımı konulu Türk düşmanlığı yapan televizyon programları arasında en büyük tepkiyi gören film olmuştur. Buna rağmen dönüp dönüp tekrar gösterilmektedir. [11] Bu konuda yankı uyandıran (Türkiye’nin soykırımcılığı anlamındaki) bir „özürcülük“, Almanya Türk Toplumu (Türkische Gemeinde in Deutschland – TGD) adlı kuruluşun yönetiminde bulunan üç kişinin (Genel Başkan Yardımcısı Hilmi Kaya Turan ile Yönetim Kurulu üyeleri Serdar Yazar ve Celale Yılmaz) kuruluşun ters yöndeki anlayış, değerlendirme ve politikalarına karşı olarak Türkiye’de 2009 yılında açılan „özür“ kampanyasına katılmasıyla olmuştur. [12] Tırnak içindeki alıntılar Taner Akçam’ın yazdıklarındandır; bkz. Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu, İmge Yayınları, Ankara 1999, s. 150; Türkiye’yi Yeniden Düşünmek, Birikim Yayınları, İstanbul 1995, s. 58 ve 187; İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge Yayınları, Ankara 1999, s. 329. Bu konuda ayrıntılı bilgi ve başka Batıcılarımızın da görüşleri için bkz. Mehmet Ulusoy, “Ulusal Bağımsızlık, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu”, Teori, sayı 135, Nisan 2001, s. 10-28. [13] Der Völkermord an den Armenien – Die Tragödie des ältesten Christenvolkes der Welt, München-Wien 1993; akt. Kılıç, s. 235. [14] İttihat ve Terakki Merkez Komitesinin Teşkilatı Mahsusa Adana sorumlusu Cemal’e yazdığı mektuptan, Verlag zu Klampen, 2005, s. 238. Daha önce resmi belge olarak “keşfedilen” ünlü uydurma telgraftaki benzer ifadelerle yazılmış olması bu mektubun da sahteliğini düşündürmekle ve aynı elden çıkmış olabileceğini akla getirmekle birlikte bu konuda bir sonuç ortaya çıkar “Soykırımcı Türkler” ve Almanya’nın Aklanması
Almanlar ile Türklerin Tarih Boyunca “Dostlukları” ve “Ermeni Sorunu”
“Türklerin Soykırımı”, Nazilerin Soykırımı! “Soykırımcı Türkler”
Almanya ve “Batı”: “Ermeni Sorunu”nun Ortak Kullanımı
Almanya, Avrupa Birliği ve “Soykırım” Dayatması
Almanya’nın “U Dönüşü”: 2015’te Değişen Şeyler
ABD Karşısında Avrupa, “Ermeni Sorunu”nda “Başka” Bir Yol Arıyor!
OLGULAR VE SONUÇLAR
SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA
YORUMLAR