Geçtiğimiz yılın Temmuz ayında gazetelerde yer alan bir satılık ilanı dikkat çekiyordu:

“Arap İzzet Paşa Köşkü 4 milyon 400 bin dolara (Yaklaşık 12 milyon 320 bin liraya)satılığa çıkarıldı." Kullanılmadığı için harabe haline dönen tarihi yalı kendine ait rıhtımı ve 3,5 dönümlük arsasıyla birlikte satılıyordu.

Bu köşkün de bir geçmişi vardı elbette. Sahibi ya da sahipleri olmalıydı. Tanıkları ve tanıklıkları vardı geçmişe ait.

Büyükada’daki köşk 1884’te Galata’nın tanınmış bankerlerinden Konstantinos İlyasko tarafından yaptırılmıştı. 20. yy’in başlarında II. Abdülhamid’in yakın adamlarından Arap izzet Paşa’nın (ö.1924) mülkiyetine geçmiş. Onun ölümünden sonra, Eylül 1928’de oğlu Abdurrahman Elabet’e, ondan da, 8 Şubat 1957’de hibe yoluyla oğlu Mehmet Raşit Elabet’e, onun da ölümünden sonra, 20 Mayıs 1976’da varisleri Hatice Mediha, Behiye Reya Elabet, Ömer İzzet Ferit Elabet ve Nimet Verda Elabet’e geçmiş. Daha sonra Arma Yapı ve İnşaat Ticaret A.Ş. tarafından satın alınmış. İki yıl sonra, 28 Haziran 1978’de yıktırılarak yerine, aynı boyutlara ve cephelere sadık kalınarak yazlık bir konut tarzında inşa edilmişti. (Pars Tuğlacı, Tarih Boyunca İstanbul Adaları, Cilt: I, ss.286-295.)

Koruma altındaki 950 metrekarelik üç katlı, bahçeli yarı ahşap Köşk’te 18 oda, 5 salon ve 4 banyo vardı

Birinci sınıf eski eser niteliğindeki köşk, görkem ve güzelliğinin yanı sıra, ev sahipliği yaptığı bir dünya ünlüsüyle de tarihe konu olmuş: Bu kişi ünlü Marksist Sovyet devrimcisi Lev Troçki’dir…

1917-1924 arası Kızıl Ordu komutanlığı yapan Troçki, Stalin’le girdiği iktidar mücadelesini kaybedince 1929’da İstanbul’a sürgüne yollanıyor. Mülteci olarak İstanbul’da kaldığı sürenin büyük bir kısmını, ailesi ve yardımcıları ile birlikte, sıkı bir polis koruması altında bu köşkte geçiriyor.

Tam 4,5 yıl…

Troçki’nin kiraladığı Arap İzzet Paşa Köşkü Büyükada’daki ilk konutu olması bakımından önem taşıyor.

Ömer Sami Coşar’ın Troçki İstanbul’da adlı kitabında, devrimcinin Büyükada kıyılarında kürek çekmeyi, balık avlamayı çok sevdiği anlatılıyor. Coşar, Troçki’nin günlüğünden şu satırları aktarıyor:

“Kalem elde Prinkipo’da (Büyükada) çalışmak... Çok tatlı bir şey!”

Troçki’nin 20 Şubat 1932’de vatandaşlıktan atıldığını öğrendiği bu köşkte, başyapıtlarını yazması da ayıca bir önem taşıyor. Burada kaleme aldığı eserler arasında Sürekli Devrim, Stalin Grubunun Hatası, Rus Devrimi Tarihi, Çin Devrimi’nin Sorunları, Hayatım gibi kitaplar var.

Yazımını 30 Kasım 1929’da Büyükada’da tamamladığı Sürekli Devrim kitabında özne işçi sınıfıdır. Hayatım’da ise, kendi geçmişini anlatmaktan çok kuşaklar arasında bağlantı kurmaya çalışır Marksist teorisyen. Doğal olarak kişiliğini yansıttığı bu eserinde düşüncesi, eylemleri ve duygularının belirleyici özelliğini sıralar: Emekçi sınıf ve kurtuluşu, her türlü baskı ve haksızlığa karşı başkaldırma özelliği ve toplumsal gerçekliğin rasyonel olarak anlaşılması ve açıklanması yolundaki önlenemez dürtü…

Rus devrimci 17 Temmuz 1933’te Fransa’ya gitmek üzere kendi arzusuyla adadan ayrıldı. Daha sonra Fransa’dan ve Norveç’ten sınır dışı edildiğinde Meksika’ya sığındı, Burada Dördüncü Enternasyonal’in inşasına başladı.

Yaşamı sürgünlerle geçen Troçki’nin yaşamında acı olaylar vardı…

Kazakistan’da Almatı yakınlarındaki Semyonov-Tiyanşansky bölgesinde yaşadığı sürgün sırasında, 9 Haziran 1928’de, 26 yaşındaki kızı Nina’nın Moskova’da öldüğü haberini aldı. Beş yıl sonra, 1933 Ocak ayında diğer kızı Zina, Berlin’de intihar etmeye zorlandı. Daha sonra büyük oğlu Lev Lvovich Sedov da 16 Şubat 1938’de Paris’te bir Rus’un sahip olduğu hastanede Stalinist Gizli Polisi GPU üyesi Zborowski tarafından öldürülecektir. Tüm bu kayıplar onu mücadele disiplininden hiç koparmadı. 20 Ağustos 1940’da o da oğlu gibi Stalin’in bir ajanı tarafından Meksiko’da öldürüldü.

Troçki’nin Meksika’da yaşadığı ev müze yapılıyor. Müze’yi her yıl binlerce insan geziyor. Öte yandan, Yirminci yüzyıla damgasını vuran tarihi olayları düşündüğümüzde, satılığa çıkarılan Yanaros Köşkü’nün yıkık duvarları, sanki bir dönemin kaybolup gidişini simgeliyor. Nostalji bir yana, sanatın sihirli değneğinin dokunmasıyla kayıp zamanlar geri dönmese de iz bırakıyor. Öyle ise, bir zamanlar, Büyükada’dan dünyayı sarsarak geçen dev bir sürgün öyküsüne ev sahipliği yapan bu emektar binanın da müze yapılması gerekmiyor mu?

Ah şu kapitalistler, ah şu emperyalistler!

Troçki 1932’de Kopenhag’da yaptığı konuşmada dünya halklarını uyarmıştı:

“Savaş ve savaş sonrası gelişmeler, Rus Devrimi de dâhil gezegenimizin ekonomik, siyasi, askeri ve diplomatik görünümünü değiştirmiştir. Şu anki kriz tarihte yeni bir çağ anlamına gelmektedir. Bu yeni çağ istikrarlı olmayacaktır. Dengeli bir Avrupa artık sadece bir hatıradır. Genel olarak Avrupa dünyanın merkezi olmaktan çıkmıştır. Avrupa’nın şu anki haliyle eski pozisyonuna gelmesini ummak aptalcadır. Şu anki korkunç kriz güç dengelerini Amerika üzerindeki etkilerine rağmen güç ilişkilerini Avrupa lehine değil, ABD ve koloni ülkeleri lehine değiştirecektir. İleriyi görmek istersek yapacağımız en iyi şey bir gökdelenin tepesinde durmaktır. Dünyanın halinin en iyi gözlemlenebileceği noktanın New York olduğunu düşünüyorum.”

Düşünmeye değer… 

Selim Esen

Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)