Türkçe ve matematik karşıt dersler mi? / Tahsin Şimşek
Sevgili Gençler, Dilseverler, Otuz sekiz yıl öğretmenlik yaptım. Bulunduğum her eğitim ortamında, “Türkçe” ve “matematik” algısı, bu derslere bakış açısı, hep birbirinin benzeriydi. Bugün de değişen bir şey yok. Bu iki ders, neredeyse birbirinin karşıtı olarak görülüyor. Türkçe soyut, matematik somut. Oysa bir ömür tanıklığını yaptığım gerçek şu: Türkçede başarısız olan matematikte de başarısız. Ya da şöyle diyeyim, matematiği iyi olanın Türkçesi de iyi. Okumayı seven öğrenci için, böyle bir karşılaştırmaya zaten gerek yok. Neden mi? Türkçe eğilip bükülen bir dil değil; hele lastikli hiç değil. Türkçenin belkemiğini somutlama oluşturuyor. Matematik kadar somut. Bu yüzden Türkçe, dünyanın “somut düşünme”ye en uygun dillerinden biri. Oktay Sinanoğlu’nun tanımlamasıyla “Dünya dillerinin matematiği.” Türkçenin somutluğunu, Melih Cevdet Anday’ı saygıyla anarak bir de sayıların adlarıyla örnekleyelim. Bakın sayıların adları nereden geliyor. Sol elinizi, parmakla sayı sayacak biçimde kendinize doğru tutun. En sağdaki küçücük bir parmak, kuş gibi; yani “pır” deseniz uçacak. Ona “pır” diyelim. Yanındakine bakalım, hareketsiz bir parmak, ek gibi duruyor. Onu “eki” diyelim. Ortadaki sivri, hepsinden uçta. Ona da “uç” diyelim. Yanındaki biraz hınzır, ona buna dürtmeye yarıyor. Ona “dürt” diyelim. En baştaki, soldaki her şeyin başı, dördünün gördüğü işi bir başına görüyor. Araca gerece söz geçiren o. Ona da “baş” diyelim. Sonra ne mi oluyor, saymaya devam ettikçe “pır - bir”, “eki – iki”, “uç – üç”, “dürt – dört”, “baş – beş” olup çıkıyor. William Saroyan: Türkçe acının dilidir, Türkçe ağıtın ve kalbin dilidir.” der. Ağıt da somutlamayı sever, yürek de gördüğüne inanır. Dil geliştikçe, dil, bilimle iç içe girdikçe yolculuk, elbette somuttan soyuta, yürekten beyne doğrudur. Dahası somutlamaya başvurup, somut kavramlara yeni soyut anlamlar yüklemeyedir. Evet, yolculuk bilimedir; ünlü Fransız Türkolog Jean Deny’nin (1879-1963) “Türkçe bir bilim dilidir.” saptaması, belleklere iyi kazınmalıdır. Türkçe, bir “Pisagor Bardağı”dır. Ölçünün kaçırılmasına izin vermez. Yazanı da okuyanı da sarhoş etmez. Fazla sözü, sesi hemen boşaltır. Gizli özneyi sever. Tamlamada ve tümcede ortak ek, ortak öğe ile yetinmeyi bilir. Hatta eksiltili tümceyle arada bir şiire göz kırpar: “Edirne Köprüsü taştan / Sen çıkardın beni baştan / Hem anadan hem kardaştan” Ama Türkçe, mantığı baştan çıkarmaz. Türkçeden vazgeçersek, somut düşünmezsek, somutlama yeteneğimizi kaybedersek, onun mantığını gözden çıkarırsak ne mi oluyor? İşte olanlar! Türkiye’de yaklaşık 400.000 alzaymır hastası yaşlımız, 700.000 otizmli insanımız var. Bu sayılar, her yıl katlanarak artıyor. Niye? Çünkü Türkçeden ve yaşamdan koptuk. Tekdüze bir yaşam. Ya TV başındayız, ya bilgisayar. Konuşmak yerine SMS’i, çetleşmeyi yeğliyoruz. Çare Türkçede, çare konuşmakta; çare beynin çok yönlü iletişime açık olmasında. Çözüm mü? O halde bulmaca ve sudoku çözün. Satranç, dama, domino, briç oynayın. Okuyun, özellikle şiir okuyun. Nâzım’ı, Melih Cevdet Anday’ı, Oktay Rifat’ı, Behçet Necatigil’i, Cahit Külebi’yi, Cemal Süreya’yı, Can Yücel’i, Metin Demirtaş’ı, Gülten Akın’ı okuyun. Yaşayan şairlerimizden Ataol Behramoğlu’nu, İsmail Uyaroğlu’nu, Hüseyin Yurttaş’ı, Hidayet Karakuş’u, Metin Turan’ı okuyun. Yani şiir gibi şiir okuyun. Yaygın bir İran atasözüdür: “Türkçe bilenin işi rast gider.” Türkçe her yerde. Türkçeden umut kesilmez. Birilerince bize, Arapça öğretmek adına dayatılan, evet, amaçları yalnızca bu; bizimse burun kıvırıp geçtiğimiz Osmanlıcadan bile umut kesilmez. İskeleti Türkçe olmayan bir Osmanlıcadan söz edilebilir mi? Şu küçük anımsamadan sonra, bu Osmanlıcaya yine değineceğim. Biliyor musunuz, Osmanlı coğrafyasında yer alan, fırsat buldukça tarihsel bir kinle aşağıladığımız bir ulusun dilinde, Sırpça’da, bugün 7.000 Türkçe kökenli sözcük yaşıyor. İşte onlardan ikisi: Kalemegdan küçük bir Topkapı. Tito, Topçudere’de yatıyor. Evet, Osmanlıcanın iskeleti Türkçedir; çünkü bütün yüklemler Türkçedir. Tamlamaların ters kurulması, “vü”lü “va”lı kullanımlar sizi hiç aldatmasın. Baki, Nedim ya da Übeydullah Efendi, bütün eylemleri Türkçe kullanıyordu. İşte bir örnek: “Tutiyi mucize guyem / ne desem laf değil / Çerh ile söyleşemem âyînesi sâf değil.” Evet, bu söyleşmemde dediklerim de laf değil. Hiç birimiz de bize Osmanlıcayı dayatanlar denli saf değil. O aklı evvel Osmanlıca sevdalıları, bu gerçeği bilseler, hiç kuşkum yok Osmanlıcadan da vazgeçerler. Bugün gençlerimiz, İngilizce konuşuyorlar. Osmanlıcadan daha kötü bir durum bu. Gençlerimiz, “Arda, Murat, Özge, Seçil…” gibi özel adlar dışında, tümcelerinde neredeyse tümüyle İngilizce sözcük kullanıyor. Dilini ve edebiyatını yaratamayan ya da onları güncele tutsak eden toplumların sonunun ne olduğunu anımsayalım. Ankaralılar “Karum”u bilir. O “Karum”ları kuran sömürgeci Asurlulardan ne kaldı geriye? Ya adını bile doğru dürüst söyleyemediğimiz Akkadları hiç anımsayanınız var mı? Bu toprağın eski (kadim) halkının, Hititler olduğunu kaç kişi biliyor? Neredeler yazıyı bulan Sümerlerle kullandığımız abeceyi Batı’ya armağan eden Fenikeliler? Peki, dünyaları fetheden Romalıların Latincesine ne oldu? Demek ki bir toplumu, kültürü geleceğe taşımanın tek yolu var: Anadil bilincini ödünsüz korumak. Sözün burasında anadil bilincine vurgu yapan düşün ve yazın insanlarına kulak verelim. R. W. Emerson: “Dil, tarihin arşividir.” der. E. M. Cioran: “İnsan bir ülkede yaşamaz, bir dilde yaşar.” diye başladığı sözünü “Ülkemiz, anayurdumuz dildir, başka bir ülke yoktur.” diye tamamlar. Bir başka bilge L. Wittgenstein: “Dilimin sınırları, dünyanın sınırlarıdır.” tümcesiyle her şeyi özetleyiverir. Yazın insanları da farklı düşünmüyorlar. “Vatanım, Fransız dilidir.” diyen Albert Camus da “Türkçem, benim ses bayrağım…” diyen Fazıl Hüsnü Dağlarca da salt aynı gerçeği somutluyorlar. Ne var ki bu yalın gerçeğe karşın, “Türkçe”miz de “ekin”imiz de bütün dünyayı kasıp kavuran küresel ısınmayla(!) bir uçtan bir uca yanıp kavrulmakta. “Türkçe giderse Türkiye gider.” diyen Oktay Sinanoğlu, kimsenin umurunda değil? Bir yıl içinde adını bile unuttuk neredeyse. Demet Akalın’ın “İlahi Adalet”ini, Hande Yener’in “Alt Dudak”ını biliyoruz da dünyaca ünlü bu kimya bilginimizi, düşünürümüzü, bir türlü anımsayamıyoruz. Neden hanımlar, beyler? Niye gençler? 2015 Nobel Kimya Ödülü’nü alan Aziz Sancar, “Bu ödül, Ata’mız sayesinde alınmıştır. Ödülü 19 Mayıs’ta Türkiye’ye gelerek Anıtkabir’de Atatürk’e bırakacağım.” derken, değerbilirlikle aldığı eğitimim niteliğine vurgu yapmaktadır. O eğitime nitelik kazandıran etkenlerin başında da kuşkusuz Dil Devrimi gelmektedir. Ata’yı Dil Devrimi’nden nasıl soyutlayabilirsiniz? Türkçenin matematiği, yaşamın geometrisiyle uyumludur. Türkçe, ayrıklıkların (istisna) değil, “doğru”ların dilindir. Atatürk’ün Türkçeleştirmeye “Geometri” ile başlaması, Taleslik bir uzgörüdür. Gelin, “dil, yurt, ulus üçgeni”mizi kimselere bozdurtmayalım. * Bu yazı, Dil Derneği ve ADD etkinliklerinde gençlerle yaptığım söyleşilerin özetlenerek yazıya dökülmüş biçimidir. (Çağdaş Türk Dili, 339. Sayı Mayıs 2016)
YORUMLAR