Selim Esen’in sıfat kullanmadan atmosfer yaratan öyküleri / Prof. Dr. Kemal Özmen
Yazarımız Selim Esen çoğu sitemizde yayınlanmış öykülerini kitaplaştırdı. Kitap hakkında Prof. Dr. Kemal Özmen'in yazısı aynı zamanda 'tarih-hafıza' üzerine bir deneme niteliğinde.
Birer geçmiş zaman temsili olan “tarih” ile “hafıza” ya da “yaşanmışlık” ile “hatırlama” arasındaki ilişkiler her zaman ilgi çekmiştir. Sanat eserine yansıyan biçimiyle, “tarih-hafıza” ilişkisinin “etik” bir boyutunun olduğu da kuşku götürmez. Ancak, adı öykü, deneme, anı, roman, şiir ne olursa olsun, sanat eserinin bir bilim kitabı, bir “belgesef” olmadığı düşünülürse; sanatsal temsilde ölçütün, etik kaygıları da göz ardı etmeden, daha çok içtenlik, sahihlik, dilsel özgünlük ve yaratıcılık olması doğal karşılanmalıdır. “Geçmiş zaman”ın bu kitaptaki gibi sanatsal/yazınsal yolla kurgulanması da kuşkusuz bu çerçevede değerlendirilmelidir. Sabahattın Eyüboğlu'nun, “Bizim geçmişte değil, geçmişin bizde yaşaması gerektir” sözleri, içimizde bir değer olarak yaşayan geçmişi hatırlamanın, gerçekte geçmişi bugünün ışığında görmekten başka bir şey olmadığı düşüncesine götürür bizi. Geçmişin İzinde, Selim Esen, Barış Kitap, Ankara. Mart 2024 Birbirinden bağımsız kategoriler olarak geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek sanılanın aksine çizgisel bir süreç izlemeden birbirlerinin içinde sürüp giderler. “Bizde yaşayan geçmiş”, sürekli akan zamanla, genişleyen yaşantılarımız ve deneyimlerimizle bizimle büyür, gelişir, genişler, dönüşür. Geçmiş, şimdiki zaman ve geleceği bir arada, birbirinin içinde, aynı anda, aynı süremde var eden ise, gerçek kimliğimizi borçlu olduğumuz “otobiyografik hafıza”mızdır. Geçmişle şimdiki zaman arasındaki bu sıradışı geçiçlilik, iç içelik, süreklilik içinde oluşan hayat seyrimiz bu nedenle hep başa, kökene dönerek çevrimsel bir süreç izler; denebilir ki, geçmişten şimdiki zamana, anlar hep aynı yumaktan çözülür ve aynı yumağa sarılırlar. Şimdiki zamanda, her hatırlayışta geçmişin ilk yaşandığı biçiminden farklı algılanmasının nedeni budur, Geçmiş olan her an, sürekli değişip dönüşen, modem dünyamızın söylemiyle “güncellenen” hayatla yenilenir. Geçmişe anlamını, doluluğunu, bütünlüğünü veren bugündür. Henri Bergson'un “psikolojik varoluşumuzun akışkan kütlesi” dediği bu sürekli oluş, yenileniş, bu “yekpâre” ve “parçalanmaz akış"tır geçmişin devingen dönüşümünü sağlayan şey. Selim Esen'in öykülerini özgün kılan da, temelde öznel bir alımlama ve “temsil” olan bu dönüşümün “kişisel"in ötesine geçerek “genel”i de içermesi ve okuru içerden, derinden yakalamasıdır. Selim Esen'in şimdiki zamana odaklanmış görünümü veren öykülerinde geçmiş zaman hayatın gündelik, sıradan görünümleri arasından birdenbire belirir ve öykü bu çift zamanlılık üzerinden sürer. Kimi zaman geçmiş ile şimdiki zaman iç içeliği öylesine sıkıdır ki zaman tek boyutluymuş duygusuna kapılır okur. Esen'in, bireysel hayatından, aile çevresinden, çeşitli toplumsal kategorilerden, Türkiye'nin yakın tarihinden, toplumsal, siyasal gelişmelerden, yaşadığı şehrin gündelik hayatından, daha çok da tanığı olduğu olaylardan süzdüğü anılar toplumsal ve kültürel gerçeklikle, şehir hayatından yansıyan görünümlerle, renkli insan manzaralarıyla iç içe kurgulanır. Selim Esen Öyküler 1950'li yıllardan günümüze, Ankara'nın yaklaşık yetmiş yıllık toplumsal ve kültürel tarihine tanıklık ederken, bir şehrin ortak hafızasını, kimliğini, ruhunu da ele verir. Öykülerde geçmiş zaman öncelikle bir anı, bir olay, bir anekdotdur, ancak toplumsal ve kültürel bağlamıyla var olur her zaman. Öykülerin ilginç bir kurgusu vardır. Esen öykü zamanını, kişilerin kimliği ve geçmişiyle ilgili bilgileri öykünün gelişim sürecinin belirli bir aşamasında verir. Bu yolla okurda merak duygusunu canlı tutar. Şimdiki zaman içinde kullandığı geriye dönüş tekniğiyle (flash back) geçmişin olaylarının daha iyi anlaşılmasına katkı yapar. Öykülerin anlatı dinamiği her şeyi gören, bilen bir dış anlatıcı üzerinden sağlanır. Gözlem ön plandadır. Belki de mesleğinden gelen bir alışkanlıkla, Esen'in gözü bir kamera yansızlığıyla tesbit eder dış dünyayı; eşya, göründüğü biçimiyle, bilinen işleviyle çıkar ortaya. Kimi zaman nesnenin bir niteliği, renk, biçim özelliğiyle öne çıkarıldığında, kamera sanki “zoom” yapar nesne üzerinde. Betimlemeler, anlatıya şiirsel bir tad katan kimi benzetmeler dışında, anlatının yalın, sade söylemiyle uyumludur. Öykülerde metinlerarasılık bağlamına sokulabilecek alıntılar da (şiir, şarkı, türkü sözü) eksik değildir. Öyküde önemli bir yer tutan diyaloglar anlatıya akıcılık ve derinlik katar. Şaşırtıcı olan, Esen'in çok az sıfat kullanarak atmosfer yaratmadaki ustalığıdır. Dramatik gerilim, yaratılan atmosferle doğrudan ilişkilidir. İlginç, çağrıştırıcı, okurda tatlı bir tebessüm uyandıran mizahi, kimi zaman ironik öğeler de hem gerçeğin alışılmış yüzünü dönüştürür, hem de gerçeğin bakış açısına göre anlam kazandığına vurgu yapar. Kurumlar, gelenekler, önyargılar, hayat alışkanlıklarına yönelik toplumsal eleştiri de önemli bir yer tutar öykülerde. Birkaç istisna dışında, mekân hep Ankara'dır, semtler, lokantalar, meyhaneler, sinemalar, sokaklar, parklar, ev içleridir... Esen'de mekân, Gaston Bachelard'ın söylemiyle bir “poetika”dır, yani kendine özgü bir “dil”dir, şimdiki zamanda geçmişi bulan... Zamanın İzinde “bir zamanlar” var olduklarını Esen'in tanıklığıyla kanıtlamaya çalışan ne çok insan, ne çok mekân, ne çok olay vardır... “Farkında değil çoğumuz, kocaman bir geçmişin içinde yaşıyor insan”... Her insan “kendi geçmişi” değilse, “bugün” dediğimiz şey nedir?... Prof. Dr. Kemal Özmen
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR