Arapça bir sözcük olan “intihar”, “nahr ad kökünden geliyor. Kendini öldürmek anlamında, yani ölümü bilinçli seçmek.

Ülkemiz de dahil diğer ülkelerdeki ölüm nedenleri sıralamasına bakıldığında ilk on arasında “intihar” var. 

İnsanları yaşamaktan vazgeçiren “şey” nedir? Ruhbilim (psikoloji) ve toplum bilimin (sosyoloji) araştırdığı konuların başında geliyor insanın kendi canına kıyması. Yapılan çoğu araştırmada, bu yolu seçenlerde görülen özelliklerden birinin de “genellikle yüksek ölçünleri (standartları) olan, mükemmelliyetçi, yanlış yapmaktan korkan, kendini sıkça eleştiren kişiler” olması. Edebiyat alanındaki “intihar”larda bu özelliğin başat olduğu söylenebilir. Diğer pek çok özellikten birkaçını sıralayalım: 

-Bireyin önem verdiği kişi veya kişilerce reddedilmesi, anne, baba vb. Bu terk edilmişlik duygusuyla baş edilememesi, 

- Cinsel kimlik bunalımı, 

- Bunalım, çökkünlük (depresyon) ânı, 

- Uzun süreli ölümcül hastalık, 

- Başarısızlık duygusu vb. 

Toplumlardaki her türlü sorun, edebiyatı da her zaman meşgul etmiştir, sanat insanlık için olduğuna göre insanın kendini öldürmesi de sanatın dolayısıyla edebiyatın ilgi alanına girmiştir. İntihar, tema veya konu olarak eserlerde yer alırken, zaman zaman sanatçının da bilinçli olarak intiharı seçtiği görülmektedir. 

Batı edebiyatına baktığımızda bildiğimiz ilk intihar Sapphonunki. 

MÖ 610 – 580 yıllarında yaşayan ilk lezbiyen ve feminist olarak da bildiğimiz Sappho, aşkına karşılık bulamayınca kendini kayalıklardan Yunan denizine atar.  

Dünyaca ünlü şair ve yazarlardan da intiharı seçenler arasında kendisine bu ölüm biçimini yakıştıramadıklarımızı görünce şaşırıyoruz. Sözgelimi Ernest Hemingway’in bir av tüfeğiyle kendini vurması; her iki Dünya Savaşına tanık olmuş, Hitler faşizminin diğer ülkeleri tehdit eder hale gelmesine dayanamayan Stefan Zweig’ın karısıyla birlikte intiharı; Virginia Woolf’un ceplerine taş doldurarak nehre atlayıp yaşamına son vermesi; Cesare Pavese’nin “kolay sanmıştım ilk düşündüğümde, zayıf kadınlar bile yapmıştı bu işi. Alçakgönüllülük istiyor, kendini beğenmişlik değil. Tiksiniyorum bütün bunlardan. Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım.” diyerek bir otel odasında intihar etmesi; aynı zamanda Tolstoy’un yeğeniyle evli olan Sergey Yesenin’in, devrimle gelen hayal kırıklıkları ve yaşadığı iç çatışmalar sonunda bileğini kestikten ve kanıyla son şiirini yazdıktan sonra intiharı; Mayakovski’nin -Yesenin için yazdığı ağıtta yaşama isteğini işlese - de daha sonra kafasına kurşun sıkarak ölümü seçmesi; Sylvia Plath’ın intiharı, Primo Levi’nin kendini bir merdiven boşluğuna bırakarak ölmesi ve buraya alamadığımız pek çoğunun intiharı...Yazar ve şairlerin seçtikleri cana kıyma biçimleri bile ayrı inceleme konusu olabilir . 

Yazılan çoğu romanda da kişilerin ölümünü intihar olarak kurgulayan yazarları da düşünürsek edebiyatta özel bir konudur “intihar”. 

Batı edebiyatında roman kişilerinde de intiharı seçenlerin sayısı oldukça fazladır 

Goethe’nin Genç Werther’in Acıları’nda Werther’in intiharı o dönemdeki gençleri fazlasıyla etkilemiştir. 

Shakespear’in çoğu eserinde kişiler intihar eder. 

Gustave Flaubert’in Madam Bovary’sindeki Emma karakteri aynı yolu seçmiştir, hatta Flaubert kendini zehirleyen Emma için şöyle der: “Emma Bovary’nin zehirlenişini yazarken ağzımda arsenik tadı vardı.” 

Tolstoy’un Anna Karenina’sında her şeyini feda ettiği Vronski’den ilgi göremeyen Anna kendini trenin önüne atarak intihar eder. Dostoyevski’nin romanlarında da pek çok intihar olayı vardır. 

Sonu intiharla biten iki farklı esere bakalım: 

Goethe’den Genç Werther’in Acıları ve Jack London’dan Martin Eden. 

Goethe’nin yazdığı Genç Werther’in Acıları 18. yüzyılın etkileyici romanlarındandır. O dönemde çoğu kişinin intihara meyillenmesine neden olduğu da söylenmiştir bu eserin. Nişanlı bir kıza aşık olan Werther’in kalbine gömdüğü aşkı yüzünden çektiği acıları, mektuplardan oluşan bir roman tekniğiyle yazmıştır Goethe. Werther’in, sevdiğini ilk gördüğünde üzerinde olan elbiseyi intihar edeceği sırada giymesi, cebine sevdiğinin kurdelasından bir parça koyup “elveda Lotte” sözüyle biten bir de mektup bırakması ve silahla kendini vurması hazindir. O dönemde “roman”ın henüz yeni bir anlatım türü olduğu düşünüldüğünde eserin etkileyicilik gücünü de anlamak kolay olur. Özellikle gençlerin bu eserden çok etkilendiğini yazmıştır çoğu kaynak. 

Genç Werter'in intiharı

Zaman içerisinde romanların böylesi etkileri azalmıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde değişen dünya görüşlerinin eserlere yansıdığı görülür. Kapitalizmin gelişmeye başlaması toplumsal sınıfları açığa çıkarmış, gerçekçi bakış açılarıyla yazılan romanlar çoğalmıştır. Romanlarda eleştirel bakış açısı da yerini almış, yazar onaylamadığı düşünceyi doğallığın egemen olduğu gerçekçi kurguyla anlatarak eleştirmiştir. 

Sözgelimi Jack London’un ünlü eseri Martin Eden. Romanın baş kişisi genç işçi Martin Eden de sonunda intiharı seçiyor: 

...Ellerinin ve ayaklarının hızlı bir hareketi ile omuzlarını ve göğsünün yarısını suyun üstüne çıkardı. Bu hızla dalabilmek için yaptığı bir hareketti. Sonra kendini bıraktı ve beyaz bir heykel gibi denizin derinliklerine indi. Uyuşturulmak isteyen bir insan gibi bile suyu ciğerlerine çekti.Elinde olmadan kolları ve bacakları çırpınıp onu suyun yüzüne çıkarmaya çalıştı.Yıldızları yeniden başının üstünde hissettiğinde yaşama hırsı, diye düşündü tiksinerek. Soluk almamaya çalıştı. Başka bir yol deneyecekti. Ciğerlerini iyice hava ile doldurdu. Bu onu daha da derine götürürdü. Başı önde suya daldı ve var gücüyle yüzdü. Derine daha derine indi...” 

Ancak diğer intiharlı sonla biten eserlerden bir farkı var bu eserin. Jack London aslında Martin’in intiharı seçmemesi gerektiğine vurgu yapıyor. Romanın içinde değil, arka kapağında şöyle diyor: 

Martin Eden için neden biraz üzülmeyeyim? Martin Eden bendim. Martin Eden bir bireyci idi, bense bir sosyalist. İşte bu nedenle ben yaşamaya devam ediyorum ve işte bu nedenle Martin Eden öldü. ...Bu kitap bireyciliğe bir saldırıdır. Martin Eden, başkalarının ihtiyaçlarının farkına varmayan aşırı bir bireycidir. Hayalleri kaybolduğunda, uğrunda yaşayacağı hiçbir şey kalmaz.”  

Yazarın bu eseri, yukarıda da söylediğimiz gibi eleştirel bir romandır. Martin Eden’in inandığı bireyciliği (individualizm) eleştirmektedir. Çünkü Jack London kendisinin de belirttiği üzere sosyalisttir. 

İki eserde de işlenen intihar olgusuna bakıldığında intiharların “bireyci” bakışla ilgili olduğu kanısına varılabilir. Kişinin bir ideali veya mücadele gücü yoktur, hayat ona anlamsız gelmektedir, kişi fazlasıyla hassastır, sadece kendisiyle bile ilgilenememektedir artık, acı çekmektedir, hiçbir şeyle baş edememe duygusu ağır basmaya başlamıştır, dayanamaz ve ölümü seçer. Her ne kadar J. P. Sartreintihar”ı bir başkaldırı olarak görüyorsa da A. Camus’a göre de “yaşamak” bir başkaldırıdır. 

Albert Camus “Sisifos Söyleni”nin ilk bölümü Uyumsuz ve İntihar’da “Gerçekten önemli bir tek felsefe sorunu olarak görünür intihar.” derken bu konuyla ilgili düşünceler geliştirmiş, Jean Paul Sartre ile farklı daha doğrusu tam karşıt düşüncede olmuşlardır. 

“...Yaşamın bizi aştığını ya da yaşamı anlamadığımızı söylemektir... Yalnızca ‘çabalamaya değmez’ demektir kendini öldürmek”.  

Kimi kez yaşamak için intihar etmekten daha çok cesaret gerekiyor” diyor Camus. 

Sartre ise: 

İntihar bir kaçış değil, reddediştir” diyor, ona göre intiharı tercih edenler çizilen sınırları aşmak istedikleri için ve bir protesto amacıyla intiharı seçmektedirler yani Sartre’ a göre intihar aynı zamanda “bir var oluş sorgusu”dur. 

Her iki düşünür –yazar, bu konuda iki farklı düşünce atıyor ortaya. Bugün de bu görüşler paralelinde devam ediyor intihar olgusuna bakış. Yazarlar da intiharı benimsedikleri görüş doğrultusunda ele alıyorlar romanlarında. 

BİZDE İNTİHAR 

Edebiyatımıza baktığımızda intihar etmiş yazar ve şairlerin bizde de az olmadığını görüyoruz. Birkaçını analım: 

Beşir Fuat canına kıyarken bunu yazarak belgeleyen ilk materyalistlerdendir. Onun intiharı seçmesi yıllarca görmezden gelinmesine de bahane olmuştur. İslamiyette intiharın günah sayılması, bu yolla ölenlerin cenaze namazının kılınmayacağı fikri yaygındır. Beşir Fuat yaşadığı dönemin önemli bir aydınıdır; ancak değeri bilinmemiştir. Özellikle görmezden gelinmiştir. Yeni araştırmalar yapılmalı, onun dergilerde kalmış yazıları toplanmalıdır düşüncesini de belirtmeden geçmeyelim. 

İntihar girişiminde bulunup başarısız olanlar da olmuştur, Ziya Gökalp ve Mehmet Rauf gibi... 

Günümüze doğru gelirsek intihar edenlerin daha çok şairler olduğu dikkati çekiyor. 1954 doğumlu Soysal Ekinci, cezaevinde de kalmış, şiir kitabı sakıncalı bulunmuş bir şair. Dışarı çıkınca değişen değerleri kabullenememiş, uyum sağlayamadığı için ölümü seçmiş (1994). 

Nilgün Marmara eğitimini iyi bir üniversiteden almış. İngiliz Dili ve Edebiyatı okumuş aynı zamanda Sylvia Plath ile ilgili bir incelemesi de var: “Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi”. Bu, ister istemez intiharın bulaşıcılığı düşüncesini de çağrıştırıyor. Nilgün Marmara da 1958 doğumlu,1987’de ölümü seçiyor. 

Zafer Ekin Karabay 1975 doğumlu. 2002’de intihar ettiğinde ardından bıraktığı mektubun son kısmında şunları söylüyor:  

“...Yerleşik Yabancı’ydım her yere Metin Abi*. Sen yanarak öldün ve ben ne yangınlar geçirdim sana ulaşabilmek için. Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama? Tüm arkadaşlarımı ve sevgilim Meral’i çok seviyorum. Beni affedin.” 

Yine 1970 doğumlu Kaan İnce de hayatının baharında bir otel odasının penceresinden atlayarak intiharı seçenlerden. 

Özge Dirik de 2004’te onuncu kattaki dairesinden atlayarak intiharı seçmiş bir genç şair. 

Bilinmesi istenmeyen intiharlar da var edebiyat dünyamızda. Beşir Fuat’ın intiharı ne kadar bilinsin isteniyorsa Yetik Ozan’ınki de hiç bilinmesin isteniyor. Yetik Ozan modern şiirimizin olduğu kadar halk şiirimizin de bilinen bir şairi. Fırkatî mahlasıyla âşık edebiyatındaki atışmalarıyla da bilinir.1941 doğumlu. 1978’de Ankara’da bir otel odasında kendini asarak canına kıydı. 

Gerçek adıyla Turgut Günay. İntihar ettiği sıra Hacettepe Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümde doçentliğe hazırlanıyordu. Biyografilerinde sadece 1978’de diğer dünyaya intikal ettiği yazıyor. Bu örnekte olduğu gibi gizlenen intiharların oldukça fazla olduğunu düşünmeden edemiyoruz. 

Yine “Ağır Roman”ın yazarı Metin Kaçan’ın da Boğaz köprüsünden atlayarak intihar ettiğini belirtelim. Edebiyatımızdaki intiharlarda şairler çoğunlukta. 

Bu durum şairin daha hassas bir ruha sahip olmasıyla ilgili olabilir, hayatın ağırlığını kabullenip gününü gün etme anlayışında olmaması, olumsuzlukları değiştirmeye gücünün yetmemesi, haksızlığa alışmışlığı reddetmesi şairi intiharı seçmeye yönlendirebilmektedir.  

Çoğu dinde olduğu gibi İslamiyette de intihar günah sayıldığı için halk öykülerinde canına kıyan kişilerin bu eylemleri adı verilmeden anlatılır. Sevdiğinin başında ah çekip can verdi gibi... 

Her yeniliğin Tanzimat romanlarıyla başladığı bilgisine bu kavramı da ekleyelim. “İntihar” sözcüğüne de bu dönem romanlarında rastlanmaya başlar. Ahmet Mithat’ın çoğu romanında kişilerin intihar girişimleri vardır. 

Edebiyatımızda intiharı seçen roman kahramanlarından akla ilk gelenlerden biri Halit Ziya’nın yazdığı Aşk-ı Memnu’daki Bihter’dir. Nedeni yasak aşktır. 

Mehmet Rauf’un romanlarında roman kişileri intiharın kıyısında gezmişlerdir. Yazarın kendi kişiliği de bunda etkendir. Çünkü intihara birkaç kez yeltenen Mehmet Rauf’u son anda yetişerek arkadaşları kurtarmış ve fikrinden vazgeçirmişlerdir. 

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur adlı eserinde de Suat’ın intiharını görüyoruz. 

İntiharı düşünmüş olsa bile kazara meydana gelen intiharlar da var, Peyami Safa’nın Yalnızız adlı romanında Meral’inki böyle bir ölüm. İntiharı düşündüğü sırada çakmağın alev almasıyla tutuşarak yanan Meral’in trajik sonu da intiharın yine de bilinçli tercih edemediğine yapılan vurguyla dikkat çekici. 

Eserlerin baş kişilerinden çok, yan kişilerde intihara daha çok rastlanıyor. Sözgelimi Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları’nda Kâmil Bey’in arkadaşı Ahmet Bey’in işkence altında alınan ifadesinden dolayı sonradan intiharı ya da Orhan Kemal’in Devlet Kuşu adlı romanındaki roman kişilerince anılardan anlatılagelen Paşa Kızı’nın tentürdiyot içerek intihar etmiş olması gibi... 

Yakup Kadri’nin Hüküm Gecesi’nde de bir intihar vardır. Samiye denize atlayarak canına kıyar. Olması gerekenmiş gibi verildiği için romanda önemsiz bir ayrıntı olarak kalır. 

İntiharı seçen yazar ve şairler de hayata bakışları doğrultusunda seçimlerini yapmışlar. Kimi hayata karşı güçsüz hissetmiş kendini, kimi ise hayatı bilinçli olarak reddetmiş, var oluşunu ölümüyle kanıtlama yolunu seçmiştir. 

İntihar etmek onaylanacak bir eylem değildir. Kişilerin içinde bulundukları açmazlar, sıkıntılar, güçsüzlük, umutsuzluk, umarsızlık, yalnızlık gibi pek çok nedenden seçtikleri intihara güçlülük, yaşamı önemsememe, özgür iradeyi kullanma gibi onaylayıcı tavır gösterenler olsa da bizce seçilen yine “hayat” olmalıdır.  

--------------------------------------------------------------------------- 

Kemal Tahir, Esir Şehrin İnsanları, Martı Yay. 1956 

A.H.Tanpınar, Huzur, Remzi Kitabevi, 1949 

J.London, Martin Eden, Oda Yayınları,1995 (beşinci baskı) 

A. Camus, Sisifos Söyleni, Can Yayınları, (42. Baskı 2019) 

 

Nesrin Pekcan 
(PATİKA, sayı: 108, Ocak-Şubat-Mart 2020) 

Gercekedebiyat.com 
 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)