Şairler Yaprağı’ndan geriye kalan Taşrada aşka ve şiire tutunmak / Alper Erdik
Son dönemde Türk şiiri için çok iyi işler yapan Ve Yayınevi’nce Ekim 2016’da yayımlanan, Turgut Çeviker tarafından derlenen ve hazırlanan, Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları adlı kitabın arka kapağında, “1950’lerde Dinar’da şair Nedret Gürcan’ın yayımladığı edebî, siyasi dergi ve gazeteler ile diğer etkinlikler, bu taşra kentini kültürel bir odak haline getirmişti.” deniyor. Bu kadarı bile pek çoklarını şaşırtacak değerlendirme; bize yıllardır mutluluk, daha önemlisi direnç vermiştir, vermeye de devam ediyor. Liberallerce bir yerlerden devşirilmiş merkez-çevre lafızları ile toplumsal ve politik manada, son birkaç on yıldır maalesef ucuz ve tuhaf bir kavrama dönüşen “taşra”nın gizil gücünü, güzelliğini, naifliğini ve yitmekle çoğalmak arasında kararsız kalan umudunu bizlere tekrar ve tekrar hatırlatan yegâne kişilerdendir Gürcan. Şairin ürettiklerinin belki en önemlisi de 1954 ve 1957 yılları arasında 36 sayı yayımladığı, dönemi itibariyle “Türkiye’nin tek şiir dergisi” olan Şairler Yaprağı’dır. 23 yaşında iken henüz, şairliğine şiir dergiciliğini de ekleyen Nedret Gürcan, dönemin Varlık, Yeditepe gibi “edebiyatın aristokratları”nı ağırlayan yayınlarıyla yarışmak için değilse de onlara alternatif bir dergiyi, kendi olanakları ile ve parasal bir karşılık beklemeden teşkil edip yönetiyor, bugün adlarını duyunca herkesin toparlandığı ünlü ve ünlü adayı yazar ve şairlerin ürünlerini Dinar’dan Türkiye’ye dağıtıyor. Ailesi Artvin kökenli ise de kendisinin doğma büyüme Dinarlı olduğunu sürekli dile getiren Gürcan, dergisi ile edebiyat tarihimizin en müstesna isimlerinden biri oluyor. Bir dergi düşünün ki, Dinar’da el yordamı ile ikinci el bir baskı makinesinde amatörce hazırlanıp ülke çapında bilinir oluyor ve sadece birkaç örnek verelim: Samim Kocagöz, Attila İlhan, Reşat Nuri Güntekin, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Tarık Dursun K., Metin Eloğlu, Cengiz Tuncer, Oktay Rifat, Cahit Külebi, Cahit Sıtkı Tarancı, Ceyhun Atuf Kansu, Ahmed Arif, Turgut Uyar, İlhan Berk, Edip Cansever, Şükran Kurdakul, Yılmaz Gruda, Ahmet Oktay, Can Yücel, Nurullah Ataç, Orhan Kemal, Kemal Özer, Gülten Akın, Ümit Yaşar Oğuzcan, Özdemir Nutku, Fazıl Hüsnü Dağlarca… gibi büyük edebiyatçılar Şairler Yaprağı’nda dönem dönem yer alıyor. Döndü Çifçi’nin Afyon Kocatepe Üniversitesinde, 2005 yılında hazırladığı yüksek lisans tezinde, derginin basım ve yayımlanma süreci şöyle anlatılıyor: “Gürcan, dergi için gereken maddî yardımı dedesinden görür. Dinar, böyle bir derginin basımı için olanağı olmayan bir ilçedir. İlk iş olarak Isparta’dan pedallı bir baskı makinesi satın alır ve matbaaya usta bulur. Evinin yakınlarında kiraladığı iki göz odaya matbaa kurulur. El dizgili matbaaya harfler teker teker yerleştirilir ve dergi sayfa sayfa basılır. Geceli gündüzlü yoğun bir çalışma başlar. Isparta’dan gelen usta bu çalışma koşullarına dayanamaz ve çareyi 5. sayıda kaçmakta bulur. 27. sayıya kadar dergi, Dinar’a 60 km uzaklıktaki Isparta’da basılır. Daha sonra Isparta’dan bir usta daha Dinar’a getirtilir ve eski matbaa çalıştırılır. İlk günlerde mürekkep ve daha sonraları da kâğıt sıkıntısı çekilir. Gürcan, getirdiği ustaya ucuz bir fiyatla ve taksitle sattığı matbaada, dergisini parasıyla bastırır. Ta ki 35-36. sayıya kadar. Maalesef bu sayının sadece iki sayfası basılır, bu sayı tamamlanamadan bazı nedenlerden dolayı derginin basımına son verilir.” Ailesinin ticaretle uğraşıyor olması, maddî yönden Nedret Gürcan’a elbette kolaylık sağlayıp böyle bir işe girişmesine olanak sunuyor; ama şairin parasal gücünü sanat için kullanması, onun Dinar’a ve edebiyata olan aşkından kaynaklanıyor. Gürcan, Benim Sevgili Taşram ve Hoşça Kal Dinar adlı kitaplarında anlatıyor; kendisinin büyük şehirlerle ilgili tek özlemi, edebiyatçı dostları ve Dinar’da uzak kaldığı sanat etkinlikleri üzerinden oluyor. Belki de bu yüzden, ilçede, elinden geldiği kadarıyla sinema, müzik, tiyatro gibi alanlarda hemşerilerine katkı sunmaya, onları kültürel etkinliklerle buluşturmaya gayret ediyor. Metin Erksan’ın Kuyu filmi burada çekiliyor örneğin; yönetmen de Gürcan’a ve Dinarlılara bir jest yaparak, Sevmek Zamanı’nın galasını kentte gerçekleştiriyor. Parasız kalan ve sorunlar yaşayan, Fakir Baykurt’un yönlendirmesi ile Dinar’a gelip Nedret Gürcan’ı bulan Âşık Veysel, ilçede dört gece konsere çıkıyor. Aile işletmesinde yoğun şekilde çalışan Nedret Gürcan, siyasette de yer alıyor; ellili yıllarda, Ankara’da tanıştığı Nihat Erim tarafından CHP’ye girmesi telkin edilen şair, yıllarca partinin ilçe başkanlığını ve ilçe belediyesinde meclis üyeliğini yapıyor. Bununla birlikte, ticareti ve politikayı hiçbir zaman edebiyat kadar sevemeyen Gürcan, bir özel sohbette, onu vekil olarak Ankara’da görmek isteyen Bülent Ecevit’e, kendisini kastederek, edebiyatçıların siyasette çok başarılı olamayacaklarını düşündüğünü söylüyor. Ecevit, yanlış anlama neticesinde bunu üzerine alınıyor ve kendisinin şaire kırgınlığı yıllarca geçmiyor. Nedret Gürcan ticaret, politika ve yayıncılıkla meşgul olurken, kendi üretimlerine de devam ediyor. Özgün bir dili, anlatımı, üslubu ve dupduru Türkçesi, berrak söyleyişi ile şiirimizde özel bir yere sahip oluyor. Az evvel andığımız ve Taşrada Şiire Tutunmak adı ile kitaplaştırılan tezde, şairliği pek çok yönü ile ele alınan Gürcan için, dostu ve büyük ozan Ahmed Arif, bir mektubunda, “Ben madara lâf etmem. Boynum vurulsa etmem. İnsanı insan, şairi şair olarak değerlendiririm. Harikulâde! Ben de aynı böyle yazmak isterdim.” diyor. Buna mukabil, Nedret Gürcan, maalesef, yalnızca altı şiir kitabı yayımlıyor; kendisinin söylediği üzere, okumaya yazmaktan çok daha fazla zaman ayırıyor. Belki bir teselli olabilir, ne iyi ki, şair, çocukluğundan bugünlere dek edebiyat ve aşkla dolu yaşamını, yukarıda not ettiğimiz nesir kitaplarında anlatıyor. Bu sayede, Gürcan’ın kişisel öyküsünden daha fazlasını, ülkemizin 1950’lerden bu yana geçirdiği dönüşümü, bir edebiyatçı perspektifi ile bu kitaplardan okumak mümkün oluyor. Dinar’ın ve Dinarlıların yaşamlarında ciddî bir kırılma teşkil eden 1995’teki depremden sonra Ankara’da yaşamaya başlayan ama ilçe ile bağını da hiç koparmayan şair, zamanı ve sağlığı müsaade ettikçe kentteki yayın organlarına makaleler yazmayı sürdürüyor. Burada sadece öne çıkan birkaç anı ve yaşantısını aktardığımız Gürcan’ın, dergisinde yazan ve yazmayan edebiyatçı dostları ile olan ve adeta bir edebiyat tarihi dersi gibi okunabilecek yazışmalarının ürünü olan mektupların yayımı ile şairin geçmişte ne kadar önemli işler yaptığı bir kez daha ortaya çıkmış bulunuyor. Turgut Çeviker’in değerli çabaları sonucunda, okurların, A. Kadir’i, Ülkü Tamer’i, Ali Püsküllüoğlu’nu, Aziz Nesin’i, Cengiz Yörük’ü, Kemal Bilbaşar’ı, Muzaffer Buyrukçu’yu, Naim Tirali’yi, Ergin Günçe’yi, Adalet Cimcoz’u, Türkan İldeniz’i ve daha onlarca kişiyi Dinar’a gönderdikleri mektuplarla tekrar hatırlamalarını, edebiyatımızı var edenlerin yaşantılarından izler sürmelerini sağlayacak bu kitap, aynı zamanda, hepimiz adına Gürcan’a bir teşekkür fırsatı oluyor. Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları’nda, Gürcan’la sık yazışan Ahmed Arif ve Cemal Süreya’nın özel bir yeri bulunuyor. Her ikisi de her fırsatta şaire mektup yollayıp onunla dertleşiyor, ona içini döküyor. Ahmed Arif, 30 Nisan 1956 tarihli mektubunda, Diyarbakır’dan şöyle yazıyor: “Ulan evlilik bu kadar doyulmaz bir nimet mi be? Unuttun beni.” 1 Ağustos 1957’de, Ankara Telgraf gazetesinde yaşadığı sıkıntıyı aktarıyor: “Bugün sözde maaş aldım. 250 liradan elime on lira geçti. Aslında mesele bu da değil. Gazetede gördüğün siktirici yazıların her biri en az 5 lira. Benim yazılaraysa para vermiyorlar.” Bir hafta sonra, bu kez canı daha sıkkın, hapislik günlerine dönüyor: “Bilir misin, taşaklarımı burdular da 2 yıl karı koynuna giremedim. 6 ay sade kan işedim. Söyle, karın oğlun aşkına, dünyanın hangi namussuz hangi hayın kuluna bu işkence reva görülür?” Cemal Süreya, Maliye’deki müfettişlik vazifesi ile şehir şehir dolaşırken, Anadolu’nun küçük kentleri ve dahi Ankara, İstanbul ve Paris’ten, Nedret Gürcan’la, bazen sık bazen uzun aralıklarla, yaşadıklarını paylaşıyor. 22 Mart 1955’te, Eskişehir’den yazıyor: “Yahu! Sen şu çok severek okuduğum Şairler Yaprağı’nın her sayısını bedava olarak adresime yollasana. Her şeye para vermekten bıktık dünyada, usandık.” 18 Ekim 1958’de Nazilli’den, “Benim gözlerim kuş görüyor, kan görüyor. Şiir yazıyorum. Yazı yazıyorum. Rapor yazıyorum.” diyor. İki ay sonra, bu kez gündemi “ince” şairin; mektubunu Söke’den postalıyor: “Kızın adı G. Her hafta iki mektup yazıyor. Uzun çarşaf gibi hem. Çok güzel bir kız. Basit. Kültürsüz. Bana da çok yangın görünüyor. Dediğin gibi hemen evlenmek için çırpınıyor. Ancak ben oralı değilim.” 25 Mayıs 1959’da İstanbul’dan, kitap tavsiyesinde bulunuyor: “Yusuf Atılgan’la geçende bir gece içtik. İyi adam. 38 yaşlarında. Manisa’nın Hacıharmanlı köyünde oturuyormuş… Aylak Adam’ı mutlaka oku okumadıysan.” Gültekin Emre’nin, Hürriyet Gösteri dergisinin 321. sayısındaki, bu kitapla ilgili yazısında söylediği üzere, her mektuptan yapılacak birkaç alıntı ile bile koca bir kitap çıkma ihtimali bulunuyor. Turgut Çeviker’in çalışması, tekrarla dile getiriyoruz belki, bu yüzden çok büyük önem arz ediyor. Akis’te, Cumhuriyet’te, Milliyet’te inceleme ve yazı dizileri kaleme alan, 2000 yılında, “Salihli Şiir İkindileri” etkinliğinde, “Dionysos Şiir Ödülü”ne layık görülen, hâlihazırda Ankara Edebiyatçılar Derneği Onur Üyesi olan Gürcan şiir, anı ve roman kitapları ile edebiyatımızdaki saygın yerini, Şairler Yaprağı ile de dergiciliğimizdeki şöhretini sonuna kadar hak ediyor. Bugünden bakınca peki, bu dergi deneyiminden çıkarılabilecek ve günümüze uyarlanabilecek başlıklar var mıdır ya da nelerdir? Bunu net biçimde belirlemek pek de kolay görünmüyor; zira taşra, artık idarî ve coğrafî bir birimden daha fazlasına, belki de bir ruh haline denk düşüyor; edebiyat, özelinde şiir, bambaşka itkilerle üretiliyor; okurun talepleri piyasaca ve çok çok önceden belirleniyor; yazar ve şairler, o günkülerle asla benzeştirilemeyecek karakter ve amaçlara sahip bulunuyor. Ancak şu var: Taşrada hep iç içe ve yan yana duran coşku, hüzün, tutku ve kırgınlık; ekonomik ve politik iktidarı elinde bulunduranlarca, her anlamda dışarıda bırakılan ve siyaseti, edebiyatı, eleştiriyi, kültürü “başka bir dünya” mücadelesine paralel ve bununla özdeş biçimde yeniden kurmaya çalışan “biz”ler için, “kader” olmaya devam ediyor. Nazım Hikmet, “En güzel deniz / Henüz gidilmemiş olandır” diyor. Denizi uçakla geçme hazzını bilen büyük şairimizde, bütün denizleri görmüş birinin daha fazlasını isteyen mağrur ruh hali, taşra şairi Nedret Gürcan’da “Kozamın içinde saklı ipeğim / Bir ucundan tutan olmaz… Deniz vardır bir yerlerde / Deniz kenarları ve dalgaları / Mavi aydınlığa açılan” naifliğine bırakıyor ya yerini, işte bu yalnızlığı ve buruk ümitvarlığı sahiplenmekten ve sevmekten başka çaremiz de bulunmuyor. İyi ki de. Alper Erdik
Kitabı edinmek için...
GERCEKEDEBİYAT.COM
YORUMLAR