Padişah! / Mustafa Kemal Atatürk
Atatürk'ün ağzından bir çok anı anlatılmıştır. Kendisinin kaleminden çıkan tek belge/anı elbette Nutuk'tur. Bir de 1926'da Hakimiyet-i Milliye'de yayınlanmak üzere Falih Rıfkı Atay'a İzmir'de anlattıklarıdır. Nutuk 19 Mayıs 1919'da başlar ve sonrasını anlatır. Atay'ın yayınladığı anılar ise 1919 önc...
Viyana’da hiç kalmaksızın seyahatime devam etmek niyetinde iken, o zamanın çok müstevli (yaygın) ve öldürücü bir hastalığına, İspanyol nezlesine yakalanarak, bir müddet Viyana’da kalmaya mecbur oldum. Beni İstanbul’da karşılayan Cevat Abbas Bey’den aldığım izahat şudur: “İstanbul’a avdetimi bana yazmasını söyleyen yaveri Ekrem İzzet Paşa ’dır." Geldiğimi İzzet Paşa’ ya bildirdim. Hatırımda kaldığına göre Perapalas'taki dairemde kendisiyle görüştüm. Sebebi davetin ne olduğunu merakla anlamak istiyordum. Müşarünileyh hiçbir sebep olmadığını, ancak yeni padişahla veliahdlığındaki seyahatim münasebetiyle çok yakından temaslarım olduğunu bildiği için bu temasları tekrar devam ettirmek suretiyle faydalı olabileceğimi düşünerek böyle bir arzu izhar etmiş (göstermiş) olduğunu beyan etti. Müşarünileyhe beni hatırladığından dolayı teşekkür ettikten sonra dedim ki: -Herhalde vaziyeti umumiyenin fenalığını izale için yeni padişahı yeni bir istikamete sevk etmek lazımdır. Bu noktai nazardan kendisiyle görüşmekliğimi münasip bulur musunuz? Muvafakat etti. Derhal Naci Paşa delaletiyle padişahtan mülakat istedim, muayyen bir saat için müsbet bir cevap geldi. Seyahat arkadaşım Veliaht Vahdettin’le birkaç ay müfarakatten (ayrılıktan) sonra yeni padişah Vahdettin’in salonuna Naci Paşa delaletiyle girdim. Bu andaki tahassüslerimi şöyle izah edebilirim. Tahta oturmadan evvel çok şeyleri çok açık görüştüğümüz ve benim bütün noktai nazarlarıma tasdikkâr mukabelelerde (doğrulayan kırgınlılarda) bulunan bu zat, acaba hükümdar olduktan sonra benim aynı tarzda görüşmekliğime müsaade eder mi ve aynı mukabelelerde bulunur mu? Bunda mütereddittim. İşte padişah Vahdettin’le bu tereddüt içinde karşı karşıya geldik. Beni çok nazik kabul ettiğini söylemeliyim. Veliahtlığı zamanında olduğundan daha fazla mültefitti. Oturdu, bana da karşısında yer gösterdi ve aramızdaki tabure üzerinde bulunan sigaralıktan bir sigara alıp verdi, kendisi de bir sigara aldı ve yaktığı kibriti bana uzattı. Bu tavırdan çok ümitvar oldum. Evvela kendisini münasip bir lisanla tebrik ettim. Sonra çok mühim bir anda Osmanlı tahtını işgal etmiş olduğunu izah ederken dedim ki: -Seyahatimiz esnasında bütün fikirlerimi çok açık lisanla söylemiştim. Bu dakikada aynı tarzda göıüşmekliğime müsaade buyurulur mu? -Hay hay! dedi. İntizar ediyordum. Uzun mütalaalarım içinde esaslı nokta şu idi: "Derakap Başkumandanlığı bizzat uhdenize alınız, kendinize vekil değil, bir erkânıharbiye reisi tayin ediniz. Her şeyden evvel orduya sahip ve hâkim olmak lazımdır. Ancak ondan sonra düşünülecek münasip kararlar tatbik olunabilir.” Vahdettin bu teklifim üzerine tıpkı kendini ilk defa veliaht iken ikâmet ettiği sarayda gördüğüm vakit olduğu gibi, gözlerini kapadı ve az sonra cevabı verdi: -Sizin gibi düşünen başka rüesayı askeriye (komutanlar) var mıdır? -Vardır, dedim. -Düşünelim Mükamelemiz kendiliğinden munkati olmuştu, (kesilmişti) izin aldım. Birkaç gün sonraydı. Naci Paşa padişahın beni İzzet Paşa ile beraber kabul etmek hususunda iradesini tebliğ etti. İkimiz Vahdettin’in huzurundayız. Ben bu daveti, aynı fikir ve mütalaa üzerine ikimizi birden dinlemek arzusunda bulunmuş olmasıyla tefsir ediyordum. Konuştuğumuz esnada bu noktai nazarımı takibe çalıştımsa da mükalemeyi umumi mevzulardan çıkarmaya muvaffak olamadım. Vahdettin çok ihtiyatkâr tavırlıydı. Nihayet neticesiz bir mülakatla padişahın yanından ayrıldık. Günler geçti, tekrar yalnız olarak padişahla görüşmek istedim. Beni bu sefer de kabul etti. Ben ilk noktai nazarımda musir (ısrarcı) görünen bir adam tavrıyla belki de mukaddemesiz aynı vadide konuşmaya başladım. Vahdettin seri bir intikal ile bana cevap verdi. -Paşa, ben her şeyden evvel İstanbul halkını doyurmak mecburiyetindeyim. İstanbul halkı açtı, bunu temin etmedikçe alınacak her tedbir isabetsiz olurdu. Bu cümlenin nihayetinde Zatı Şahane gözlerini kapadı. Ben tilki tabiatında her entrikanın her gün şahidi olduğum yüzlerce misallerinden biri karşısında bulunduğuma büyük teessürle kani oldum. Düşündüğüm şu idi: “Zatı Şahane evvela İstanbul halkını kazanmak istiyor, kendisinin teşebbüsatı atiyesi (gelecekteki girişimleri) için kuvvet ve istinat noktasını burada arıyor.” Fakat yine düşündüm ki, şeraiti umumiye ıslah edilmedikçe, politikacılık noktai nazarından doğru olsa bile bu arzunun temini kabil olabilir miydi? Bunun için bir fikir daha söylemekten kendimi menedemedim: -Çok doğru düşünüyorsunuz, fakat İstanbul halkım doyurmak için alınması lazım gelen tedbir ve teşebbüsler, ZaIi Şahanenizi bütün memleketi kurtarmak için alınması lazım gelen mübrem (kaçınılmaz) ve müstacel tedbirlere tevessül etmekten menedemez. Heyeti umumiyenin selametini temin edecek mesai, ancak makinenin heyeti umumiyesinin işlemesiyle mümkün olur ve heyeti umumiye işlemedikçe bu makineden bir kısım muhassala (sonuç) dahi almak kabil olmaz. Söylediğimin isabetine kaniim, belki Zatı Şahanelerince fazla telakki buyurulur, lakin bildirmeye mecburum ki, yeni padişahın mebdei hareketi (hareket başlangıcı) evvela kuvvete tesahup etmek (sahiplenmek) olmalıdır. Devleti, milleti ve bütün menfaatleri müdafaa eden kuvvet başkasının elinde bulundukça sizin padişahlığınız dahi lafzi olmaktan kurtulamaz. Biraz tedbirsizce olduğuna kaniim. Padişahın verdiği cevaba şu cümle karıştı: -Ben icabeden şeyleri Talat ve Enver Paşalar hazaratiyle görüştüm! Bunu söyleyen zat, daha birkaç ay evvel veliahdlığında Talat ve Enver Paşalardan müteneffir olduğunu (nefret duyduğunu) anlatan ve bu adamların memleketi mahvolmaktan başka bir neticeye iysal etmesi mümkün olmayan teşebbüslerini tenkit eden Vahdettin idi. Şimdi Padişah ve Halife Vahdettin, bu zevatla görüşmüş, memleketin selameti için icabeden tedbirleri almış bulunuyor, Vahdettin demek istiyordu ki: -Siz vazife ve salahiyeti fevkinde benimle laubalilik mi etmek istiyorsunuz? Bu maksadı anladıktan sonra Vahdettin karşısında benim vicdani vazifem nihayet bulmuştu. Ayağa kalktım. Müsaade talep ettim. Gözlerini kapadı ve hiçbir kelime telaffuz etmeksizin elini uzattı. Salondan çıktığım vakit Naci Paşa gözlerimdeki teessürü okumuş gibi göründü. Kelime teati etmeden, uzaklaştım. Perapalas’taki daireme geldim ve düşünmeye başladım. Hacı zannettiğimiz zatın ziri begalde (koltuğunun altında) haçı çıkmıştı. Artık başka bir şey aramak lazımdı. Birkaç gün daha geçti. Vakitsiz kimseyi ürkütmek istemediğimden, cuma selamlık merasiminde, Yıldızın Sultan Hamid yapısı camiinde ben de ordu kumandanı sıfatıyla ispatı vücut etmekte idim. Bir gün namazdan evveldi, bir salonda Başkumandan vekili Enver Paşa, İzzet Paşa, Vehip Paşa, Balkan muharebesini idare etmiş büyük kumandanlarla beraber namaz vaktini bekliyorduk. Namazdan sonra Naci Paşa zatı şaha nenin, hususi salonunda beni görmek istediğini bildirdi. Bir gün namazdan evveldi, bir salonda Başkumandan vekili Enver Paşa, Izzet Paşa, Vehip Paşa, Balkan muharebesini idare etmiş büyük kumandanlarla beraber namaz vaktini bekliyorduk. Namazdan sonra Naci Paşa zatı şahanenin, hususi salonunda beni görmek istediğini bildirdi. - Yalnız mıdır? -Hayır, yanında iki Alman generali var. Rica ederim, onlar çıktıktan sonra zatı şahane ile ben yalnız görüşeyim. -Ben de bu noktayı takdir ettim. Birkaç defa vuku bulan iradelerine münasip cevaplar verdim. Fakat anlıyorum ki sizi bu generallerin yanında kabul etmek istemekte musırdır. (ısrarlıdır) Mümkünse bir daha teşebbüs ediniz. Dedim. Naci Paşa elinden geleni yaptı. Ve hatta padişahın kulağına: “Generaller gittikten sonra kabul etmeniz münasiptir” dahi demiş. O bilakis onlar orada iken gelmekliğimi söyleyince, Naci Paşa bunda bir maksadı mahsus olacağına zahip olarak olanları bana anlattı. Vahdettin’in yanına girdim. Ne nazik, ne takdirkâr bir padişah; henüz ayakta iken Alman generalleri karşısında kısa bir nutuk söyledi. Bu sefer gözleri açıktı: “Çok takdir ve emniyet ettiğim bir kumandan” diye ve bu sözleri ile beni onlara tanıtıyordu. Oturduk, dedi ki: “Sizi Suriye’ ye kumandan tayin ettim. Oradaki vaziyetler ehemmiyet kesbetmiş; oraya gitmekliğiniz lazımdır. Sizden talebim şudur: O tarafları düşman eline geçirmeyeceksiniz! Verdiğim vazifeyi muvaiîakıyetle ifa edeceğinizden eminim, derhal o hıttaya(diyara) hareket etmelisiniz.” İfadesini tebliğ ettikten sonra alman generallerine baktı: -Bu kumandan, dediklerimi yapabilir. Dedi. Zahir halde (görünüşte) ne büyük teveccühe mazhar olmuştum. Benim yerimde bir ahmak olsaydı, ne kadar sevinecekti... Ben ise bir entrikacı karşısında bulunduğumdan ne kadar müteessirdim... Düşündüm: Diyeyim ki padişah hazretleri bana öyle bir vazife veriyorsunuz ki, o vazifeyi ifaya memur kumandanlar mevkilerindedir. Beni onların fevkinde, bir başkumandanlığa mı memur ediyorsunuz? Eğer böyle ise çok iftiharla iradenizi kabul edeceğim. Fakat şüphe etmiyor mu ki bunun farkında bile değilsiniz. Vaktiyle istifa ederek, haklı sebeplerle bıraktığım bir orduya ki, o ordu bugün mağlup olmuştur. Orada bulunan bütün ordular gibi... Beni onun başına gönderiyorsunuz: o halde bütün bu irade buyrulan vazifeleri yapmaya nasıl muktedir olurum? Fakat muhatabımın bu zemin üzerinde münakaşa etmeye değeri olmadığını artık kabul etmiştim. Sadece müsaade alıp evvelce terk ettiğim salona geldim. Orada Enver Paşa'nın çok mütebessim çehresi karşıma çıktı. -Bravo, tebrik ederim, muvaffak oldunuz!.. Dedim ve ciddi bir tavırla ilave ettim: -Azizim, hiç olmazsa biraz esaslı tedbirler üzerinde konuşalım. Benim bildiğime ve anladığıma göre artık Suriye'de ordu, kuvvet, vaziyet isimden ibarettir. Beni oraya göndermekle güzel bir intikam alıyorsunuz; sonra teamül harici (görenek dışı) bir şey yaptınız. Bizzat padişaha bana emir verdirdiniz! Enver Paşa gülüyordu, Vehip Paşa da öyle... Fakat diğer zevat gayri müdrik ve gayri hassas vaziyetlerini muhafaza ediyorlardı. O esnada salonun bir köşesinde, demin işaret ettiğim Balkan muharebesi kumandanları hararetli bir muhavere içinde idiler... Bir büyük kumandan diyordu ki: -Efendim, bu Türk neferlerinden hayır yoktur; bunlar hayvan sürüsüdür. Yalnız kaçmayı bilirler. Allah muhafaza etsin, böyle hissiz bir sürüye kimseyi kumandan etmesin... Kendi vaziyetimi unutarak onlarla alakadar oldum. Coşkun mükâlemenin en çok söyleyen kumandanına dedim ki: -Paşam, biz de askeriz, biz de bu orduya kumanda etmiş adamız. Türk neferi kaçmaz, kaçmak nedir bilmez... Eğer Türk neferinin kaçtığını görmüşseniz, derhal kabul etmelidir ki, onun başında bulunan en büyük kumandan kaçmıştır. Eğer siz kaçtığınız zilletini (alçaklığını) Türk neferlerine tahmil etmek (yüklemek) istiyorsanız insafsızlık ediyorsunuz! Muhatabım olan general beni tanımıyordu. Yahut tanımamazlıktan geliyordu... Biran durdu, sağındaki solundaki arkadaşlarına sordu: “Kimdir?” Fısıttılar bu zatı tenvir etti. Ondan sonra sükût devam etti. Mustafa Kemal Atatürk
(Falih Rıfkı Atay, Atatürk'ün Bana Anlattıkları, s. 60. Cumhuriyet Kitapları 1998)
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR