SALATALIK

 

Parlak olanlarını dolduruyordum poşete. Kendini göstermeye çalışan, alımlı bir kadın gibi süslü ve gösterişli, ne ince ne kalın dişe dokunur, rahatça soyulur genç, çıtır da çıtır yenecek olan taze olanlarını seçiyordum. Şimdi, tam bir kadın gibi konuşturdum. Halbuki erkek olsaymış nasıl tarif ederdim salatalığı? Baştan alalım;

 

Parlak olanlarını dolduruyordum poşete. Yeni taranmış, pırıl pırıl çene tıraşı, gömleği tiril tiril sırtında, ne ince, ne kalın boylu poslu sardıkça sarası sevdikçe sevesi gelen, canı çektiğinde, öpeceksin cinsinden kıtır da kıtır  alıp hart ısırdım, romantizm bitti!

 

- Daha seç, çok taze, dedi adam.

 

- Taşıyamam ki yol yürüyeceğim, dedim.

 

- Nasıl taşıyamazsın? Eskiden yol yürümek değildi ki derdimiz. Yüklenirdi buğday çuvallarını babam, yürü babam yürü. O adaleler, o kaslar, o sıhhat nasıl mevcut olurdu zannediyorsun?

 

Ağırlık taşıyacaksın, hem de bol bol. Biraz daha ekleyeyim mi üstüne?

 

- Yok her gün iniyorum zaten çarşıya. Yarın gene alırım.

 

- Taşıyacaksın ki güçlenesin. Yürüyeceksin uzun ince bir yol, iyice yoruluncaya kadar. Sonra güzel bir banyo, keseleneceksin. Neden keseleneceksin? Şimdi bu terler var ya, bak kollarımızdaki bu terler (baktım kollarına, bir hımm çekerek, hiç ter görmemiş gibi) hücrelerimizin üstünü tıkar, tıkayınca hastalık olur, iyice ovalayacaksınlifle. E, nasıl ama bu mikroplar dışarı çıkacak bizden? Terleyerek…terleyeceksin, başka yolu yok… Taşıyıp terleyeceksin. Biraz daha koyayım, ağırlık olmaz korkma. Bu kadar ağırlığı kim taşımaz?

 

- Nereden biliyorsunuz bunları?

 

 Hem konu değişsin, hem adam nereden okumuş, seyretmiş bileyim…

 

- Ohoo bunlar ne ki? Bunları bilmeyecek ne var?

 

 Söylemedi nerden bildiğini.

 

- Daha neler de neler biliyorum ben. Ama işte, bir üniversite, bir lise, bir ortaokul okumadık biz.

 

Burada eğitimi sınıflandırdı ve her birine yüce bir pay biçti:

 

- Birini okusaymışım, neler çıkardı benden, neler!

 

Derin bir nefes çekip:

 

- Bir salatalığa kaldık, dedi. Bir salatalıkla yaşamaya mahkum edilmiş gibi sadece bir salatalığa bir an donarak baktı:

 

- Böyle salatalıkla vakit geçiriyoruz. Yoksa, ohoo..., diye bir oho daha çekti.

 

Salatalık aşağılanmışçasına içini çekti. Ama benim yanımda değerliydi. Taptaze ve pırıl pırıldı. Bir cinsiyet kondurmadan yolda yürürken yemeğe başladım. Çıtır da çıtır kıtır da kıtır…

 

 

TANRILAR ve ZAMAN

 

Dört genç oturdu dört kişilik bir masaya. Yarış başladı. Masa bir yandan, sandalyeler bir yandan, peçeteler, sular, eller, bakışlar, mimikler, sözcükler, telefonlar durmadan yarışıyordu. Müzik, bütün gücüyle onlara destek veriyordu. Garson esprisiyle, gençler kahkahalarıyla yarışıyorlardı. Zaman, masanın bir kenarına kurulmuş, kısık gözleriyle mırıldanıyordu:

 

‘’Hepiniz birer tanrısınız şimdi. Beni yaşadıkça, insanlaşacaksınız…’’  

 

 

TAKI

 

Sordum:

- Yüreği bitmişlere iyi gelir mi bu takılar? Yüreği bitmişlere ve hayatı yaşıyormuşçasına yaşayanlara?

 

Tık çıkmadı satıcıdan. Dükkan takı doluyken, satıcının içi bomboştu ve gözleri de boş boş baktı bana. Şiirle bir ilgisi yoktu gözlerinin ve hayatla. Yeşil yemyeşil çiçeklerle bezenmiş kolyeyi satın aldım, ilk defa pazarlık yapmadan. Darıldım satıcı genç adama. Haberi olmadı, bir dakkada ona yazdığım kompozisyondan.

 

Sorumsuz, akılsız, vücutsuz yaşamaya ihtiyacım vardı.

 

Evsiz, barksız ve dünyasız…

 

Yürüdüğüm yol uygundu buna, durmadan yürüdüm, elimden, boynumdaki kolyeden ve kalbimdeki sesten medet umarak yürüdüm...

 

 

Nisa Leyla

Gerçekedebiyat.com

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)