Ortaçağın romanslarına ironik dönüş... Hamdi Koç’un “Çıplak ve Yalnız” kitabı üzerine bir inceleme-2 / B. Sadık Albayrak
Bırakın ödüllendirilmeyi, roman olarak nitelenmesi bile “skandal” sayılabilecek bu kitap için en yakışan övgüyü Selim İleri yapmıştır: “Bir ironi başyapıtı”. İroninin eksensiz bulamacından her şey yoğrulabilir ama insani duygulanım asla.
Bazıları bu dünyaya “vazifeli” geliyorlar.
Hamdi Koç’un, roman olduğu iddiasıyla Orhan Kemal ödülü verilen Çıplak ve Yalnız kitabındaki, 599 sayfa boyunca süren monoloğunu okuduğumuz Mesut’un “vazifesi”, paralı ve yaşlı bir tiyatro oyuncusu olduğunu söylediği karısıyla cinsel ilişkide bulunmak.
Uzun monoloğunda ölen amcasının mirasına konabilmek için büyük zahmetlere girdiğini anlatıyor. Bu uğurda kafasından kurşunlanarak öldürülmüş amcasının cesedini yıkama “tecrübesini” de yaşıyor. Ölüyü yıkama sırasında, amcasının birbirine bağlanmış ayaklarından yola çıkarak şunları düşünüyor: “Bu âdetleri çıkaranlarla şehrin girişindeki nüfus tabelasını yazdıranlar aynı türden adamlar olmalı. Kalın kafalılık onları birleştiriyor. Amcam için üzüldüm. O kadar parayı sonunda bu üç kuruşluk öküzlerin eline düşmek için kazan. Bu memlekette her şeyin sonu kötü bitiyor.” (s. 103)
Bu beş cümlede sergilenen akıl yürütme kitabın temel mantığını örnekliyor. Mesut’un ağzından konuşan yazar, ilgisiz ve temelsiz karşıtlıklar uyduruyor; şehrin girişindeki karayolu tabelasında nüfus bilgisinin yazmasını gereksiz buluyor. Bu gereksizliği, ölünün ayaklarının birbirine bağlanmasıyla paralel görüyor ve bunu yapanlara “kalın kafalı” ve “üç kuruşluk öküz” demeyi yakıştırıyor. Ölüye toplumsal bir görevi yapmak, onu geleneksel törenle yıkayıp kefenlemek için bulunanlar, hiçbir nesnel yanı bulunmadan, “o kadar para kazanmış kişinin” “eline düştüğü kişiler” olarak yazılıyor!
Akıl yürütmenin çıkarımı ile öncülleri arasında bir ilinti yok, tam bir uçurum var: “Bu memlekette her şeyin sonu kötü bitiyor.”
Bu beş cümlede dile gelenlerin birbiriyle bütünsel bir ilişkisi var mı? Kimseyi umursamadan rastgele konuşan bir kişi bile “bu memlekette her şeyin sonu kötü bitiyor” diyebilmek için mantıklı bir temellendirme yapmak gereksinimi duyardı. Yoksa karşısındaki cevabı yapıştırırdı; “Fransa’da her şeyin sonu iyi mi bitiyor?”
Herhangi bir mantık kurma zahmetine girmeden aklına geleni sıralamak, bunu da roman olarak yayımlama becerisini göstermek, Hamdi Koç’un yaptığı tam budur. Bu beş cümlede yazarın kahramanı aracılığıyla insanlara yönelik değerlendirmesini de görebiliriz; bütün insanları nesne konumuna indirgeyerek görüyor. Baş kişinin çıkarına hizmet etme durumuna göre onları niteliyor. Burda onlar “üç kuruşluk öküz” olabiliyorlar.
Bir başka yerde ise paylarına “it oğlu itlik” düşüyor. Anlatıcının uzaktan geçişini gördüğü at arabası sürücüsü, atlarını kırbaçladığı için aşağılanıyor. Çünkü onları ekmek parasını kazanmak için besleyen ve barındıran arabacı değil, miras için hiç tanımadığı bir kasabaya gelen ve hayatında ilk kez gören mirasyedi Mesut daha çok seviyor. “Yoldan bir at arabası geçiyor. Tuğla yüklü. İnşaat mevsimi. Arabacı nal seslerine göre bir düzen tutturmuş, zavallı atları iki adımda bir kırbaçlıyor. İt oğlu it! O kırbacı alıp ona yedirmek lazım.” (s. 110)
Tam da bayağı, küçük burjuva bilincin dışavurumu: Hiçbir yükünü üstlenmediği, uzaktan şöyle bir görüp geçtiği bir hayat gerçekliği üstüne en sahte duyarlığı sahnelemek. Gerçek bir yazar bunu sergilerken, küçük burjuvanın zavallılığını gösterirdi, bir ölü yazıcı ise, herbiri yaşamda zorlu koşulların içinde ezilmiş insanlara “üç kuruşluk öküz”, “it oğlu it” türünden edebi nitelemeler bulmakla ödülünü hak ediyor.
Bu kadarla da kalmıyor, atların kırbaçlanmasından acı duyan anlatıcı, birkaç yüz sayfa sonra, atları bu eziyetten kurtarmak için girişimde bulunuyor: “-Dayı, dedim, bu atları bana sat. Bu hayvanceğizleri senin pis arabandan ve menfur kamçından kurtarmak istiyorum.” (s.375) Arabacı bu öneriyi ciddiye almayınca şunları yapıyor: “Tabancamı çıkardım. (…) mermi adamın kulağının kenarından vınladı gitti, giderken de, önemli bir şey değil, kulağının bir parçasını yanında götürdü. Sırıttım.” (s. 375)
Hayvanlara metafizik sevgi gösteren en ahmak bir küçük burjuvanın bile bu kadar emekçi insan düşmanı olmasını bekleyemeyiz. Burda artık servete konan küçük burjuvanın sınıf atlamayla kazandığı sermayedar vahşetini görüyoruz. Bu da yeterli gelmiyor ve arabacıya bir el daha ateş ediyor. “Hayırlı bir iş yaptım, dedim. Mermi adamın kalbinin alt yarısını ve akciğerlerinin ciddi bir bölümünü alıp ondan uzağa götürmüş olmalıydı.” (s. 376) Bu kitaba verilen Orhan Kemal Roman Ödülü gerekçesinde yazılan, “daha iyi bir dünya için yaşanan acılardan kurtulmak” böyle oluyor, diyebilir miyiz? Atları kırbaçlayan “pis arabacı”nın “kalbinin alt yarısını” alıp götüren bir mermiyle atların ve insanlığın acılarını dindirmek… Bu ölçüde bir yozlaşmanın hiçbir eleştirel tepki almadan görmezden gelinmesi, insanlığın yargı gücünü yitirmesini, içine düşürüldüğü korkunç ablukayı somutluyor.
Bu uzun aktarmalardan Hamdi Koç Türkçesinin ne kadar tatsız olduğu da azçok anlaşılmış olmalıdır. Bu dilde hiçbir güzel ve edebi biçem çabasına rastlamıyoruz. Böyle bir bakış açısına, insan görüşüne, böyle bir içeriğe denk düşen bir işportacı dili… Aynı sahnede şöyle bir cümle var: “Hayvanlardan hizmet alan herkesin Allah belasını versin.” (s. 375) “Hayvanlardan hizmet almak”, ne anlama geliyor? Ben çocukken, değirmene öğütmek için eşekle buğday götürürdüm. Hamdi Koç Türkçesiyle, yıllar önce yaptığım bu işin “eşekten hizmet almak” olduğunu öğrendim, ufkum açıldı. Günümüzün birçok belediyesi de taşeronlardan “hizmet alımı” yapıyor; taşeron sisteminde köleleştirilmiş temizlik işçileri, hastanelerin hastabakıcıları, gökdelenlerin cam silicileri hep “hizmet alımı” yapılan insanlar. Emekçi insanı, kapitalist sömürü çarkında “hizmet alımı” yapılan nesnelere indirgemek yetmiyor ki, hayvanlardan “hizmet alımı”na başlanıyor. Acaba ücret olarak ne ödenecek? Birkaç torba GDO’lu endüstriyel yem mi?
Hamdi Koç, birer nesneye indirgediği, kendisine yararlılığına göre değer verdiği insanlara bu kadar kaba yaklaşırken, ölmüş gitmiş, canlılığını yitirmiş bir tefeci içinse “öldüğü halde hâlâ mutsuz” (s.118) diyebilecek bir duyarlık gösteriyor. Demek ki, günümüzde ödüllendirilen edebiyat yaşayan insanları aşağılayan, ölüyü yücelten bir edebiyat anlamına geliyor. İşte, ölü yazıcı, bunu yapana deniyor.
“Nİ KADAR FAAL BİR KADIN”
Hamdi Koç’un uzun monoloğunda mantık, tutarlılık aramak boşuna. Aynı ölü yıkama sahnesindeyiz; Mesut’un imgelemi karayolu tabelalarından karısıyla “vazifelerine” atlıyor. “O sırada karım orada olsa onunla hemen oracıkta seks yapardım. Hayatta yapılacak en temiz iştir seks, akıl sağlığını korumak ve hayata tutunmak istiyorsan. Amcamın da hoşuna giderdi bizi seyretmek. Nasılsa ölü diye düşüneceğimizi bildiği için rahat rahat seyrederdi.” Neyse ki karısı Ankara’da da bu çarpıcı fanteziyi ölüyle birlikte izleme şokunu yaşamıyoruz. Ama anlatıcı bunun ölü üzerindeki etkisi üzerine ipucu vermeyi ihmal etmiyor. “Karımın ne kadar faal bir kadın olduğunu görünce, belki biraz kederlenirdi ve derdi ki, yazık, biz böyle şeyler yaşayamadık. Ama benim adıma sevinirdi. Ben de onun adına sevinirdim, adamcağızı mutlu gönderdik diye. Çünkü bir daha nerede görecek zavallı.” (s. 104) Demek, “faal bir kadın” seks sürecinde ortaya çıkıyor. Bunu, “faaliyet” içinde, bir ölüye son görev olarak göstermek, “öldüğü halde mutsuz” birini, mutlu edebiliyor…
Hamdi Koç’un uzun monoloğunda her an her şey olabilir; her şey birbiriyle yan yana gelebilir, ilişkilendirilebilir. Çünkü ortada herhangi bir mantık, tutarlılık ölçütü bulunmamaktadır.
İnsanın toplumsal değerlerinin sıfırlandığı bir karanlık yazının içindeyiz. Ölü yıkama odasında, “hayatta yapılacak en temiz işin seks” olduğunu düşünmek, bir kültür varlığı olan insanı alçaltmak, onu sıfırlamak değil de nedir? İnsanın en önemli trajedisi ölüm karşısında, akan suların durduğu bir yerde bunları düşünmek ve yazmak hangi estetik amacı gerçekleştirmek anlamına gelir? Estetik mi, dediniz; şu Macar köylüsü Lukacs’ın başımıza attığı cilt cilt kitaplardan mı söz ediyorsunuz?
İnsanlığın tarih içinde oluşan, toplumlara göre değişen ölü gömme ve yas kültürü vardır. Bireysel açıdan sevilen bir insanın ölümünden sonra yaşamı sürdürmek, kişilik bütünlüğünü koruyarak ölüm acısını yenme gereksiniminin çözümü yolunda oluşmuş bir kültürdür bu. Richard Sennet, “Saygı” kitabında bu konuda şunları söyler: “Yas tutma, çok önemli bir kayıp duygusuyla başlar.
Ancak zaman içinde yastaki kimse, ölen kişi için hissedilen sevginin bir başkasına aktarılabileceğini hissedecektir. Aynı şekilde yastaki kişi, birisinin kaybının içinde bıraktığı şeyi fark edecektir: Sevginin kendisini tanımak.”[1]
Çıplak ve Yalnız kitabının anlatıcısı, onca sayfaya karşılık, belirgin kişi niteliği kazanmayan, baştan sona yazarın ironik zekâsının dalgalarında ordan oraya savrulan biri olduğu için, onun yas tutması, herhangi bir sevgi davranışı geliştirmesi sözkonusu değildir. Sevginin kırıntısını duymayan bir yazarın, sevgi yoksulu, uzun bir monoloğ sayıklamasında “vazifeli” kılınmış bir kuklasıdır. Hiçbir ciddi, insani varoluş sorununu anlamayı ve eylemde bulunmayı bekleyemeyiz ondan.
Bırakın ödüllendirilmeyi, roman olarak nitelenmesi bile “skandal” sayılabilecek bu kitap için en yakışan övgüyü Selim İleri yapmıştır: “Bir ironi başyapıtı”[2]. İroninin eksensiz bulamacından her şey yoğrulabilir ama insani duygulanım asla.
EVRAK ÇANTASINDAKİ DON
Hamdi Koç’un bu uzun işportacı monoloğunda, her yere akan ironi bulamacında neye yaradığı, kitabın düzenlenişi, örgülenişi içinde hangi işlevi yerine getirdiği bilinmeyen onlarca ayrıntı ve parça var. Kitabın kısır olay örgüsü, kişiliksiz kişileri keyfi bir dağınıklık içinde her yere yayılırlar.
Yersiz ayrıntılardan birini buraya almakta yarar var. Anlatıcının öteki insanlardan ayrıldığı özelliklerden biri şöyle belirtilir: “Benim terleme şeklim biraz değişiktir. Ter sırtımdan ve göbeğimden aşağı iner, külotumu ıslatır, kalır. Başkaları terleyince fanilalarını değiştirirler, ben külotumu.” (s. 14) Hamdi Koç, kahramanının ne kadar özel bir kişi olduğunu belirtmek için, ona özgü bir terleme biçimi yazıyor. İç çamaşırının üst tarafı değil, alt tarafı terden ıslanıyormuş. Acaba “ter sırtından ve göbeğinden aşağı iner”ken neden fanilasına yayılmıyor? Bunu bilemiyoruz ama donunun terlemesi ona çok önemli bir özellik kazandırıyor: “Bu yüzden yanımda hep çanta taşımaya alıştım. Beni elimde evrak çantasıyla gören ciddi adam sanıyor. Zamanla alışkanlık oldu külot değiştirmek. Dairede mesela, aklıma esince, çantamdan bir külot alıp helaya gidiyor, külotumu değiştiriyorum.” (s. 14) Bu özellik, anlatıcının özyapısını anlamamıza ve kitaptaki davranışlarını çözümlememize herhangi bir katkıda bulunmuyor. Herhalde yazarın yayınevi ile sayfa üzerinden bir pazarlığı var; ne kadar çok yazarsa o kadar para alıyor.
Bu türden onlarca ayrıntı, işportacı pazarlaması yüz elli sayfaya sığdırılacak bir kitabı 599 sayfaya şişiriyor.
Oysa Orhan Kemal türünden gerçekçi bir yazarın romanında terin ne kadar yaşamsal bir yeri vardır. Çukurova sıcağında üç kuruşluk yevmiye için pamuk toplarken terlemek… Soma kömür madeninde ölüp giden yüzlerce işçinin terlemesi… Ölen işçilerden birinin hanımı, cinayetten önceki durumla ilgili, kocasının terleme yakınmasını anlatmıştı. Gazetedeki habere göre, kazadan birkaç gün önce madende yükselen gaz ve ısıdan işçilerin terlemesi o kadar artmış ki, saat başı içi terle dolan koca çizmelerini çıkarıp boşaltmaları gerekiyormuş. Yaşamsal anlamı ve etkileyiciliği olan bir terleme durumuyla çantada taşınan dona gerekçe bulmak için yazılan bir terleme palavrası… Böyle bir karşılaştırmanın ne kadar yersiz olduğunu bilmiyor değilim. Ama yine de yazmak zorundayım. Tarihi silmek için yeni bir tarih uydurmak, insani olanı ortadan kaldırmak için uydurma bir insan çizmek, toplumsal gerçekliği örtmek için mezarlıklar ve ruhlar âlemine gitmek, çağımızın egemen edebiyatının belirgin özellikleri bu kitapta toplanmıştır. Hamdi Koç türünden yazıcıların gerçekle bir ilişkileri yoktur. Gerçekler, roman sanatının sorunudur. Onlar artık roman değil, ortaçağın romanslarına geri dönüyorlar. Emperyalist tekellerin ortaçağına, yeni ortaçağa çok uygundur.
YENİ ORTAÇAĞ'IN GOTİĞİ
Çıplak ve Yalnız'ın bir olgu olarak açıklamasını ve sırrını, ortaçağ romanslarına yarasalı şatolar, hayaletli mezarlıklarla korku yüklü bir dönüş olarak ortaya çıkan Gotik anlatılarda bulabildiğimi düşünüyorum. Fransız Devrimi yaklaşırken ve sonrasında, romanın gerçekçi geleneğinin hızla geliştiği bir dönemde birden Gotik diye adlandırılan, ortaçağ romanslarının benzeri ama mezarlıklar, terkedilmiş şatolar, öldükten sonra geri gelen ruhlarla dolu kitaplar yazılıyor. İlk örneği Walpole’un “Otranto Şatosu” kitabı kabul edilen Gotik anlatı türüyle ilgili Kaya Özkaracalar, şu bilgileri veriyor: “Kahramanlık, duygusallık, en başta doğaüstü olmak üzere ama sırf doğaüstüyle sınırlı olmayan inanılmaz olaylar –örneğin olasılıkdışı tesadüfler- içermek, bilcümle gerçek hayata aykırılık –ve bunların üstüne eğitici olmamak, sırf eğlendirici olmak, akla değil duygulara hitap etmek, yani yararsız, devamla hatta zararlı olmak.”[3]
Buradaki özelliklerin birçoğunu Çıplak ve Yalnız kitabında buluyoruz. “Kahramanlık ve duygusallık” ironinin sinik tavrında karikatüre dönüşüyorlar. Duygusallık değil de duyusallık, kitabın atmosfer oluşturma ve okurda etki yaratma mekanizması olarak baştan sona sürüyor; bilincin en alt düzeyinde bir etkileme süreci. Bu özelliğiyle “Çıplak ve Yalnız”ı yeni ortaçağın gotik anlatısı olarak tanımlayabiliriz. Bu nedenle gerçeklikle ilişkisini ancak dolaylı olarak ve ideolojik açıdan kurabiliyoruz. Yansıtma, mimesis ilişkisi temelinde gelişen romanla, özellikle gerçekçi romanla temel ayrımı da burda ortaya çıkıyor.
Özkaracalar, Gotik anlatının romandan ayrılığını “sublime”, yüceltme kavramına dayandırıyor: “Kimi eleştirmen ve yazarlar sublime’ı, en başta doğanın taklidi olan mimesis olmak üzere temel klasik kavramların karşısına koyuyorlar ve anlatılara doğaüstü ile fantastik unsurların katılmasını, ‘transportasyon’ duygusu uyandırıcı özelliğe sahip olduğu gerekçesiyle savunuyorlardı.”[4] Temel mantığı heyecanları, korkuları, duyuları kışkırtma, dönüştürme üzerine kurulu bir tür olarak çıkan Gotik, akla karşı gelişiyordu. En yaygınlaştığı dönemde, Eski Rejim’in yıkıldığı Fransız Devrimi çağında değişimden korkanları, ortaçağın havasına sarılanları etkiliyordu. Gerçekten kaçışın derecesi arttıkça, yazarlar okuru etkilemek için “ürküntü” atmosferi ve duyusal etkileme araçlarını da geliştiriyorlardı. Yüceltmeden çok abartma üzerine kuruluydu.
Yeni ortaçağın, Hamdi Koç eliyle ortaya konan Gotik anlatısında abartmayla birlikte sürekli gerçeğe ve yaşama kayıtsızlık üreten ironiyi el ele buluyoruz.
Kitabın bu yönünü gösterebilmek için bir mezarlık sahnesi aktarıyorum. Anlatıcı, önce ağaçların yaprakları aracılığıyla mezardaki amcasının çığlıklarını duyuyor (s. 471). Mezarlığın bitişiğindeki evde oturan falcı kadın, amcasının mezardan çıkan eliyle el sıkışmasını anlatıyor: “Eli görünce usulca yanına gittim. Beni beklediğini anladım çünkü. Cenaze gününden beri rahatsızdı yerinde. Üstüne dikilmiş çiçekleri teker teker attı. Günden güne takip ettim, dua ettim, ama benimle, benim duamla olacak şey değil.” (s. 472) Devamı da var; “gittim mezarın yanına çöküp ölü demeden, şimdi şaşıyorum, çürümüş demeden, cehennem ateşi demeden, iblisin tuzağı demeden eline yapıştım, sımsıkı sıktım, sakin ol dedim, buradayım, yardıma geldim… O da benim elimi sıktı, sımsıkı sıktı.” (s. 475) Bu palavraya bir de kanıt gerekiyor: “Bunu söyledi ve sağ avcunu bana doğru uzattı. Dehşet içinde avucuna bakakaldım. Avucun içi kavrulmuş, parça parça olmuştu.” (s. 475) Hamdi Koç’un ruhlu, hortlaklı ironik gotik monoloğu için bu kadar alıntı yeter. Kitabın yarısı bu türden palavralardan oluşuyor.
İmam hatip eğitiminin temel eğitim haline getirildiği koşullarda, bunları roman diye okuyacak ve yutacak çok bilgisiz bulunur. Bunları okuduktan sonra, “daha iyi bir dünya için yaşanan acılardan kurtulmanın mümkün” olduğunu düşünen yazarlar çıkabildiğine ve Orhan Kemal adıyla yeni ortaçağın bir ruh yazıcısını bir araya getirme cüretini gösterdiklerine göre…
Ortada bir skandal var, kimsenin aldırdığı yok. “Çıplak ve Yalnız”ın gizeminden yeni ortaçağın skandal gizemine ulaşmış bulunuyoruz. Gelecek yazıda bu gizemi açıklığa kavuşturacağız.
(Sürecek)
[1] Richard Sennet, Saygı, s. 148, çeviren: Ümmühan Bardak, Ayrıntı yayınları, 2005, İstanbul.
[2] Selim İleri, “Öldüğü Halde Hâlâ Mutsuz”, Radikal Kitap, 28.08.2013, yazıya şu internet adresinden ulaşılabilir: // SELİM İLERİ http://kitap.radikal.com.tr/Preview/372264
[3] Kaya Özkaracalar, Gotik, s. 10, L&M yayınları, 2005, İstanbul.
YORUMLAR