Ben/cil metinler 15 / Tacim Çiçek
Bir Aşk yaşamsaldır ve yaşamı yazgıya çevirir, diyor aşka kafa yoran yazarlardan biri. Çünkü ona göre, bu duygu açlık kadar güçlü bir duygudur ve insanı yaşama adeta çelikten bağlarla bağlar. Ayrıca aşkın üremeyle ve cinsel hazla ilişkisi dolaylı değil direkttir. Dokunulduğunda büyünün bozuşacağını ve yaratılan özge yaşamı canlı ve kalıcı tutmaya çabalar, bir yere kadar. Böyle midir gerçekten de aşk pek emin olamıyorum ama emin olduğum şey insanın severken güzelleşmesi ve sevdiğini güzelleştirmesi… Çünkü aşkın kimyası âşıkları ele verir. Bir insanın başına gelebilecek en güzel şeylerden biri belki de… Uğruna da her bedele katlanılır bence. Steinbeck’in bir roman kahramanı abisinin öldüğü gece yengesiyle sevişir. ‘Buna ihtiyacımız vardı,’ der ve gider. Bunun aşk olduğunu düşünmez hiç kimse, ben de düşünmem. Bu bana Jeremey İrons’un Tutku filmini anımsattı. Konusunu anımsar mısın bilemem ama kısaca anımsatmak isterim, yeri geldiği için: Geliniyle ilişki kuran kayınpederi filmin sonunda onu tanımaz bile. Yaşadıkları onca tutkulu ilişkiye rağmen… Bu karmaşık ilişkinin nedenleri vardır elbet ama bana göre bu da aşkla açıklanmayacak bir sonuç olduğundan üzerinde daha fazla durmak istemiyorum. Belki de Bernard Shaw’ın böylesi hastalıklı ilişkilere tavrının bir sonucu cinsellik dışı ideal aşkı. ‘Ellen Terry’le yazışmalarım aslında bir aşk ilişkisidir. Beş kocadan bıktı da benden hiç bıkmadı,’ demiş olması da dediğimin kanıtı bence. Geçmişimin esiri olmayan ben nedense geleceğimin de mimarı olamıyorum, maalesef. Bunu başarabilseydim eğer senin ayağındaki çiçekten prangaları sana engel görmezdim. Bana göre sen, göçmen sözcüklerin ve de göçmesen yaşamların sevdalısısın. Bense, serçe misali yerli sözcüklerin ve de yerli yaşamların tutsağıyım. Sen gönlünce dolaşıyorsun güzellikleri… Ben dönüp bakamıyorum bile gördüklerime… Bana nasıl bir gözle bakarsın ya da benim için ne düşünürsün bilemem hiç. Bildiğim seni atmosferime katmış olmam, hep solumamdır. İki neler oldu böyle bize / uzun soluklu kopuş nihaî sona doğru uzanış… oysa, takılmıştı ayaklarımız dikenlere uzun günler geceler dikenleri temizleyiş nasıl oldu bu yok oluş hiç kıymadan acımadan gidiş… ardımızda kalan küçük bir soluk. açıklamadan kucaklamadan kaybediş uykularım kaçar oldu gecelerde kadınlık, analık ne zor iş meğer. Yoksun… Ne masa, o masa… Ne deniz, o deniz… Ne gökyüzünün mavisi mavi, ne de insanların gözleri seninki gibi ışıltılı ve parlak. Kim bilir belki de her şey eskisi gibi de, ben eskisi gibi değilim. Olmaz mı böyle şey. Artık düş görmüyorum. Ne gündüz düşlerim var, ne de gece düşlerim. Sudan uzak bir balık gibiyim karada. Son bir çabayla senin düşlerini yaşadığım o yere gittim. Kendim olmak ve düşlerime kavuşmak için. Çok değiştiğimi, neredeyse beni tanıyamayacaklarını söylediler. Kimler mi? Oradakiler… Başka şeyler de dediler. İnanır mısın bilmem, ama yine de söylemek istiyorum: Biliyor musun, garsonlardan öğrendim eşyaların bir dili olduğunu. Ve ikimizin oturduğu sandalyelerle, dirseklerimizi dayayıp gözlerimize yaptığımız yolculuklara tanık olan masa bizden başkasına yüz vermemişler, bizden sonra. Bir biçimde rahatsız etmiş sandalyeler, üstlerine oturanları. Ve dirseklerini dayamak isteyenleri de masamız uzaklaştırmış kendinden. Yine söylediğine göre garsonların, bizim gibi bakışıp söz kuşlarını denizin üstündeki martılara arkadaşlık etsin diye salıverenleri masamız sandalyelerimiz rahatsız etmezmiş. Seni bilmem ama ben inandım onlara ve tanık oldum eşyaların bu davranışlarına. Bak şimdi, ben oraya adım attığımda âdeta ayaklandılar. Ben gördüklerimin yalancısıyım ancak. Sonuç ne olursa olsun, bunlar hoşuma gitti. Oturdum sandalyeme. Sen oturuyormuşsun gibi sandalyeni de karşıma aldım. Masayı, sen yemek masanızı kendin için hazırlıyormuşsun gibi okşadım. İnan bir hoş oldu, rengi açıldı. Masanın aynasında yüzümle değil senin yüzünle karşılaştım. Bu düşten uyanmamak için elimden geleni yaptım. Usulca ve yeşil yeşil kaldırdım gözlerimi. O da ne! Sandalyendesin ve bana gülümsüyorsun. İnanamıyorum! Kanlı canlısın! Oysa yoksun! Gerçekten gelmiş de karşımda oturmuşsun gibi davransaydım, inan büyü bozulmayacaktı. Böylece düşlerime yeniden kavuşacaktım belki de, kim bilir. Ne güzel olacaktı bu benim için. Sevincimden masadaki eline dokundum. Şaşırdım. Sen ışıktanmışsın gibi, elin elimde kayboldu. Sonra dokunmak için sana boştaki elimi şöyle uzattım. Işığın camdan geçtiği gibi elim bedeninden geçti. O an yıkıldım. Yoktun! Derken gözlerim denize kaydı. Denizden de uzaklara. Bir nokta gördüm, bembeyazdı. Büyüdükçe büyüdü o nokta. Bir akkuşa dönüştü. Heyecanlandım. Karşımda durdu. Onu yalnızca ben görebiliyordum. Bu yüzden de rahattım. Tıpkı bir arıkuşu gibi kanat çırparak senin söylediklerini aktardı bana: Bilinmezlikler ülkesinde dolaşıyorum yine. Sokaklar birbirine benziyor, bir giriyor bir çıkıyorum. Her köşe başında duruyorum. Korkular etrafımı sarmış. Düşünerek çağırdım korkuları. Sarıp sarmaladılar bir sarmaşık gibi, kurtulamıyorum. Mis kokan amber altından akan duru su bulanık… Balıklarımı göremiyorum. Yere yapışmış ayakaltlarım, ama dizlerim kırık. Kimliğim ne? Oysa bir adım vardı düne kadar. Ya şimdi? Sustu ve uçtu. Yoktun. Bir yerlerde, kendinle olduğunu biliyorum şimdi. Varsın ben düşlerime kavuşmayım. Yaşadığını ve bazen beni anımsadığını bilmemle yetineyim. Sonra aynı havayı soluyayım. Böyle düşündüm ve dedim kendime. Bana bırak içime söz geçirdim mi diye. Sensiz düş bile görülmeyen yerden kalktım. Eşyalarımızı yalnız bıraktım. Kıyıda durdum biraz. Gözlerimi maviliklere saldım. Güzelliklerimizi anımsadım. Tek bir kanatlı kuş olduğumu anladım. Hiç üzülmedim dersem yalan olur; kabullendim gerçeğimi, içime dikenler batırarak. Yine de bu yüzden sevdalısı olduğum söz kuşlarını özgür bıraktığını düşünüyorum. Onlar ulaşıyor bana. Ben de söz kuşlarımı bırakıyorum. Ama sana ulaşıp ulaşmadıklarını hiç bilmiyorum. Bu defa ıslak söz kuşları gönderdim sana. Islak söz kuşlarımı gördün mü? Masamızdaydım, seni yaşamaya çalışıyordum. Çünkü inan, atmosferimdeki hava seninle dolu, her an seni soluyorum. Gözyaşımla yıkadım söz kuşlarımı, işte ıslak olmaları bundan. Gökyüzüne saldım, kaygılı ve mutsuz olduğumu düşünme sakın. Yalnızca sana tertemiz söz kuşlarımı göndermek istedim. Eğer bir gün söz kuşlarımı görmezsen etrafında bil ki, bize ait bir metrekarelik bir mekândayım gelmeni bekliyorum demektir. Bu şimdilik uzak ihtimal ama yadsınamayacak bir gerçeklik, değil mi? Tacim Çiçek
Gercekedebiyat.com
















YORUMLAR