Kendini beyaz bir yatağın içinde gördü. Çırılçıplaktı. Yatağın üzerine kiraz ağacının kırmızı çiçeklerle dolu dalları uzanıyordu. Metin’in nefesi Ağustos sıcağı gibiydi. Dudaklarını dudaklarının üstüne sürttü hafiften, dilini dolaştırdı. Alt dudağını ısırdı, emdi hafiften sonra bırakıp tekrar dudaklarının arasına aldı. Dudaklarının çizgilerini, bitiş ve başlangıç noktalarını öptü boy aynasında. Çırılçıplaktı. Metin, öptüğü yerleri bir pamukla siliyor “Bunları sonra parfüm olarak kullanırım” diyordu. Tam o anda Canan, Ayla ve Cansu pencereden süzülerek içeri girdiler. Üzerlerinde beyaz, kısa gecelikleri vardı ve çırılçıplaktılar. Selma ise bir sandalyede hâkim cübbesini giymiş bir şekilde oturuyordu. Nergis Hadi öp artık ne olur. Ben de tadını almak istiyorum. Artık hayallerimde bilmediğim öpüşmeler yapmak istemiyorum. Öp artık diyerek kıpkırmızı dudaklarını ileriye uzatıp geri çekerken Metin’in organını tuttu eliyle... Cansu, Nergis’in tuttuğu organını onun elinden aldı. “Bu bana ait” dedi bir kediyi okşar gibi okşamaya başladı. Canan ile Ayla “Evet o Cansu’ya ait” dediler ve birden geldikleri gibi camdan dışarı çıkıverdiler. Onların çıktıkları pencereden üzerindeki gelinliğin üstüne dansöz elbisesi giymiş bir halde Leyla geldi. Cansu’ya bir tokat atarak Metin’in organından tutarak çekti ve “Seninle konuşmamız lazım” dedi. 

Tam o anda ışıklar yandı… 

Gördüğü rüyanın etkisinde uyanan Metin tembel tembel bir süre yatağın kenarında oturup –en güvenilir arkadaşları kitaplara baktı bir süre. Kimse yoktu evde. Kapının tam ortasına yapıştırılan bir notta 'kalkınca Teyzene gel annen' yazılıydı. Açık avluya çıkıp gürül gürül akan çeşmede, elini yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladıktan sonra aceleyle giyinip dışarı çıktı. Okulun yanından geçip yolcu bekleyen basık dolmuşlardan ilk sırada bekleyene bindi. Uykusunu alamamıştı, sabah çayını içememişti, kahvaltı yapamamıştı... ama dün akşam yaşananlardan sonra Leyla’nın kahramanı olmuştu. Geçici olsa bile güzel bir duyguydu. Onun çıplaklığını düşünüp hayalinde resmini yapmaya başladı. İçinden yükselen duyguların canlandığını hissedince bir süreliğini Leyla’yı uzaklaştırıp, film gibi camın dışında kendilerinden daha hızlı ilerleyen yola rengarenk badanalı evlere, çiçeklerle süslü pencerelerine, evlerinin önlerine temizlerken dedikodu yapan kadınlara baktı… Babası bu sefer kaçmamıştı ama yine isteğini gerçekleştirmiş ve o kadının kollarına kavuşmak için sabahın erken saatinde annesini kandırıp aceleyle evden çıkıp gitmişti. Giderken bir sürü yalanı, tutamayacağı sözler üzerine annesine yüzlerce kez yemin etmiş ve sonunda kendisi üzerine yeminler edince onu ikna etmişti. Son zamanlarda bu tür yollara başvuruyordu babası. İki tarafa da yalan söylüyordu. Askeri Kışla’nın karşısında yer alan ve semt gençlerinin top oynadığı geniş alanı arkada bırakıp gürül gürül akan Nilüfer çayının üstündeki eski tarihi daracık taş köprüden Şeftali bahçelerini arkada bırakarak geçtiler. Özellikle 1950’lerde Adnan Menderes döneminde gelenler için ABD'den gelen Marshall yardımları çerçevesinde şehrin çok çok fazla dışında ve bataklık sayılabilecek bir yerde ücretsiz evler yapılmıştı. En yakın yerleşim yeri ise o zamanlar köy olan ve Karaman ili civarından gelen bir yörük boyunun yerleşerek kurduğu "Karaman Köyüydü. Balkan Türklerinin de soyu, orta Anadolu’daki yörük boylarına dayandığı için yerli halkla çok iyi anlaşmışlar gelen Türkler, esaret ve baskıdan kurtulmuş olmalarının da simgesi olsun diye yeni kurulan bu mahalleye "Hürriyet" hemen yolun karşısına kurulan semte ise “İstiklal” adı verilmişti... Kükürtlü, sıra meşeleri, acemleri geçip dar yokuştan yukarı tırmanmaya başladılar. Önünde oturan adamın okuduğu gazeteye takıldı gözleri. 

Ankara Kıbrıs’a müdahale gereği üzerine duruyordu. Ecevit siyasi parti liderleriyle 9 saat süren görüşmeler yapmıştı. 

Kissinger, “Anayasal düzen ve Statüko değiştirilemez” demişti. 

Moskova, "Yunanistan’ın müdahaleden vazgeçmemesi halinde doğacak sonuçları yüklenmelidir…” demişti 

Amerikan ve Rus deniz kuvvetleri Kıbrıs’a inmişti. 

Makarios gizlice Kıbrıs’tan kaçarken, darbeciler bin iki yüz polisi tutuklamışlardı. 

İngiltere darbeci hükümeti tanımadıklarını açıklamıştı. 

Yüksek öğrenim Kültür Derneği (İYÖKD)'ne bağlı yüz kadar öğrenci İstanbul’daki Yunan Konsolosluğu önünde protesto gösterisi yapmışlardı. Saat 17'de ellerinde Kahrolsun Amerika ve onun kuklası Yunan cuntası Nikos Samson Amerikan uşağı faşist bir katildir yazılı pankartlarla Yunan Konsolosluğu önüne gelen öğrenciler on dakika kadar süren gösterileri sırasında ‘Bağımsız Türkiye’, ‘Kahrolsun Cunta’ sloganlarıyla kesilen konuşmalarında yaptıkları açıklamada, “Amerikan emperyalizmi Ortadoğu halklarının verdiği bağımsızlık ve kurtuluş savaşlarını kan ve ateşe boğmak için, uzun zamandan beri tezgâhladığı bir oyunu sahneye koydu. Bu oyun halkları birbirine düşman ederek adanın bağımsızlığına son vermek ve burayı emperyalizmin üssü olarak kullanma esasına dayanıyordu. Bu oyun başarılamayınca bu sefer ABD emperyalizmi, kuklası durumundaki faşist Yunan cuntasını kullanarak açıkça işgal denemesine girişmişlerdir…” açıklamasından sonra dağılmışlardı. 

Mersin Taşucu kıyısında askerî birliklerimiz, kıyı kesimine kaydırılmaya ve burada toplanmaya başlamıştı. Maraş, Gaziantep, İslâhiye yönlerinden hareket eden birliklerimizin kıyı bandına gidişi sırasında geçtiği bölgelerde toplanan vatandaşlar tarafından coşkuyla uğurlanmıştı Konya yönündeki bazı birliklerimizin de Karaman Mut yoluyla Taşucu Anamur bandına indikleri belirtilmişti. Bu arada, jandarma hücumbotları da dahil olmak üzere alarma geçirilmişti. 

Ankara Sıkıyönetim 3 Numaralı Mahkemesinde yargılanmakta olan Türkiye İhtilâlci İşçi Köylü Partisi (Şafak) davasının 166 tutuklu sanığı hakkında dün tahliye karan verilmişti. Mahkeme tahliye kararını Anayasa Mahkemesinin 1803 sayılı Af Yasasının 5. maddesinin (a) bendini iptal etmesi üzerine almıştır. TCK'nin 141/1 ve 141/5 maddeleri uyarınca Mamak cezaevin de tutuklu ve yargılanmakta olan sanıklar arasında Doğu Perinçek, kardeşi Feyza Perinçek, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay, Gün Zileli, Atıl Ant, Ercan Enç, İsmet Tufan Yazıcı, Gönül Zileli, Musa Tanrıkulu ve Oral Çalışlar da bulunmaktadır... 

Yokuşun sonunda sol tarafta bulunan ama bugüne kadar içinde bir kedi ve bir köpek dışında bir canlıyı göremediği açık havuza baktı. Su renk değiştirmiş biriktirdiği yosunlarla yeşil bir hal almaya başlamıştı. Sol tarafta, Bursa ovasına hâkim bir tepeye yapılan Karagöz ve Hacivat heykelini geçtiler. Kenan, Zeki Müren’in buraya çok yakın bir yerde oturduğunu söylemişti. Çekirge semti, zenginlerin, varlıklı insanların, güzel bakımlı, yabancı dil bilen, kolejlere giden birbirinden güzel kızların. Altında baba parasıyla alınmış son model arabalarda hava atan gençlerin oturduğu nezih bir semtti…Heykele çıkarken gördüğü modern binalarda oturma isteği depreşiyor içini o binalarda oturan insanlara karşı bir kıskançlık kaplıyordu. Karagöz’ü biraz geçince dolmuştan indi... Buralarda bir yerde oturuyordu Leyla... 

Metin abiii 

Adının seslenildiğini duyunca etrafına bakındı ama kimseler yoktu... 

Heeey İstanbullu yukarı bak...” 

Karşısında durduğu beş katlı bir apartmanın en üst katının balkonundan kendisine seslenen Leyla ile yanındaki İboş’u gördü. Sevindi el salladı. Etrafına bakınıp koşarak karşıya geçti. Demir balkon kapısını açıp beyaz, sarı ve kırmızı güllerle süslenen bahçeden geçip binanın girişine geldiğinde birden kapı açıldı ve İboş ile karşılaştı. 

Hoş geldin Metin abi...” dedi İboş. 

Metin gülümsedi, “İyi gördüm seni... Tekrar geçmiş olsun” 

Teşekkür ederim abi, hayatımı sana borçluyum. Beni o hayvanın elinden kurtarmanı ömrüm boyunca unutamam…” dedi binmesi için asansörün kapısını açtı. 

Asansöre binip Leyla’nın oturduğu kata çıkarken Metin’in kalbi aşılan her kat sonrası artarak deli gibi çarpmaya başlamıştı. 

İboş, “Sen olmasaydın ne olurdu bilmiyorum. Benim sülalem beni vurmak için katil tutmuşken sen hiç tanımadığın, hem de cinsel tercihi nedeniyle toplum dışına itilmiş, kakılmış, ezilmiş, her gün hakaret edilen, dövülen biri için canını ortaya koydun...” dedi. Metin’in ellerine sarılıp öptü defalarca... “Dün akşam için sana tekrar çok teşekkür ederim abi...” dedi. 

Asansör durunca indiler... Aralık bırakılan kapıdan içeri girdiklerinde kendisini bekleyen Leyla “İyi ki geldin kız...” dedi ürkekçe Metin’e sarılıp uzun uzun gözlerine baktı. Sonra yanaklarından öptü. Siyah bir tişört giymişti vücuduna yapışıp, göğüslerinin diriliğini ve uçlarını ortaya çıkaran… Altında ise yine siyah, şalvara benzeyen bol bir pantolon vardı. “Gel canişkom…” dedi Metin’in elinden tuttu. Beraberce koltuğa oturdular. “Kız abine bir çay getir bakayım...” dedi Leyla 

Hemen abla…” dedi İboş, kaşlarını kaldırıp iri iri gözlerini açtı, “Hemen Getiriyorum...” kırıta kırıta kırmızı halıyla kaplı holün karanlığına doğru yürüdü. 

Leyla makyaj yapmamıştı, yapmasına da gerek yoktu iri ve doğuştan sürmeli gözleri simsiyahtı. Gözlerinin etrafını halkalayan esmer bulut hem gözlerini makyajlı gibi gösteriyordu hem de bir ciddilik kazandırıyordu. Masumdu bakışları, bayatlamış balık gözü gibi donuk ve cansızdılar. Arada bir yanıp söndüğü için denizciler tarafından terkedilen deniz feneri gibiydi. Dudakları etli ve düzgündüler, bakışlarındaki suskunluğu dudaklarına vermişti sanki. İri etli ve kırmızı dudakları Napolyon kirazı gibi etli ve suluydular. İnsanı içini hoş eden bambaşka dünyalara asansörle çıkarabilecek kadar davetkardılar... Mis gibi sabun kokan uzun dalgalı ve siyah saçları memelerinin uçlarına kadar iniyordu. Kulaklarında küpe yoktu. Boynunda ise baş harfinin yazılı olduğu ince altın bir kolye vardı. Arada bir güya kazayla birbirlerine dokunuyorlardı önceden planlayarak. Gizli sevinçler yaşayarak masumca birbirlerine gülümsüyorlardı yeni liseli aşıklar gibi. 

İboş elinde bir tepsinin içine koyduğu üstünde dumanı tüten üç bardak ile mutfaktan çıktı...Yanlarına yaklaştı, tepsiyi uzattı “Buyurun...” 

Mis gibi kokuyor…” dedi Leyla’nın gözlerine baktı en Klark bakışıyla. “Senin vücudun da mis gibi kokuyordur...” 

Kaçak” dedi Leyla, “Kilis’ten özel olarak geliyor...” Metin’e baktı.” Güzel olmuş mu? Senin için ellerimle demledim...” dedi ama Metin’in sorduğu vücudunun mis gibi kokması sorusunu yanıtlamadı. Son yirmi dört saat içinde Metin’in kendisiyle ilgilenmesinden, duygularında depremler yaratmasından hoşlanmış olmalı ki şimdiye kadar yaşamadığı ilginç, yorucu duygular hesap sormaya başlamıştı kendisinden. Aşk ve Sevgi’nin çektiği prangaya vurulmuş mahkumlar birden seslerini yükseltmeye evlilikten, çocuk sahibi olmaktan söz etmeye başlamışlardı... “Çok karışığım dün akşamdan bu yana...” 

Ellerine sağlık çok teşekkür ederim” dedi Metin. “Dün akşamki o adamı tanıyor musun?” 

Leyla umursamazcasına başını salladı, “Yavşak işte polis olmasına güvenip beni kaldırmaya, metresi yapmaya kalktı. Bu geçen hafta da bana iş koymuştu ama yüz vermemiştim. Hafta arasında ekip arkadaşlarıyla beraber gelmiş bir kez daha teklif etmiş sonrasında da bana tehditler savurarak diskodan gitmişti...Ben bunun gibilere pabuç bıraksaydım şimdiye kadar kanımı emmek için çok sülük bana yapışırdı...” dedi bir sigara yaktı. Gözlerinde açılan sinema perdesinde geçmişin hüzünlerini yaşatırken birden, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Hem ağlıyor diğer taraftan da yaktığı sigarayı art arda aldığı dumanlarla küçültmeye devam ediyordu. 

Ağlama lütfen...” dedi Metin. Yıllardır annesinin döktüğü bitmek tükenmeyen gözyaşlarından, sinir krizlerinden, bayılmalarından bıkmıştı...İlk yıllar onu teskin etmek için saatlerce oturup babası üzerine konuşuyor, moral verip, ağlamasını sonlandırması için babasını geri getireceğine dair sözler veriyor. -O zaman hemen git babanı geri getir- diyen annesinin isteğiyle hemen yola çıkıp Ankara’ya gidiyordu babasının peşinden. Yıllar geçtikçe annesinin duygu sömürüsü yapmasına dayanamamaya başlamıştı. Annesi bu tür yollara başvurduğunda kapıyı vurup kendini sokağa atıyordu. Şimdi ne zaman ağlayan bir kadın görse dayanamıyor, morali bozuluyor bulunduğu yerden kalkıp kaçmak istiyordu. Cebindeki esrar plakasını cebinden çıkardı. “Buyur. Bu senin...” dedi plakayı eline bıraktı. “Sakinleştirir belki?” 

Leyla hıçkıra hıçkıra “Çok sevindim...” dedi. Şaşkınlıkla kendisini seyreden İboşun uzattığı mendili alıp burnunu temizledi gürültüyle. “Kusuruma bakma. Ben böyle sulu gözlü birisiyim. Elimde değil... Bazen buluttan nem kapıp ağlamaya başlıyorum işte...” yerinden kalktı, “Ben yüzüme bir su atayım geliyorum” dedi. Kalçalarını sallaya sallaya yürüdü. Giderken İboşa, “Hadi kız sende çayları tazele. Sor bakalım Metin abinin karnı aç mı değil mi, ne yemek istiyor seni mi beni mi?..” dedi nezleli bir sesle. 

İboş ince sesli bir kahkaha attı “Ay abla çok tuhafsın tabi ki seni yemek ister. Ayrıca o benim abim artık...” dedi. Metin’e baktı tüm acısını gözlerinde biriktiren suskunlar gibi. 

Metin yerinden kalkıp balkona çıktı. Yeşil Bursa’yı seyretti bir süre. Yalova’ya uzanan yolu takip etti. “Deniz’i göreceksin sakın şaşırma” tabelasını geçip Gemliğe indi... Gemlik’in içinden geçen küçük ırmağı takip ederek daracık ve tehlikeli yollardan inmeye başladı. Sağ taraflarında derin uçurumlar içine kurulan köylerin kırmızı bacalarını gördü, korktu birden irkiliverdi... 

Banyoda yüzünü yıkayıp kurulandıktan sonra geri dönen Leyla, Metin’in balkonda olduğunu görünce ses çıkarmadan bir süre masmavi gökyüzünde uçuşan güvercinleri seyreden Metin’i izledi...Mucizevi bir şekilde yaşamına giren bu genç kimdi? Ne yapıyordu? Nelerle ilgileniyordu. Dün akşam Vestiyerin tezgahında kitaplar görmüştü. Siyasi birimiydi? Sorduğu-Deniz Gezmiş -sorusuna da yanıt vermemişti. Tüm olumsuz soruları arka arkaya dizip sorguya çekmesine karşın geçmişin yarattığı ürkeklik, güvensizlik doğruyu görmesini engelliyordu. Belki de serserinin tekiydi?.. Ama ya dün gece Robin Hud gibi ortaya çıkıp kendisi ve İboş için yaşamını tehlikeye atması? Hem de hiçbir beklentisi olmadan? Onu görünce heyecanlanmış, boynuna atılmamak için zor tutmuştu kendisini... "İstanbullu...” 

Babasıyla ilgili düşüncelerini toparlamaya çalışan ve bir an önce İstanbul’a gitme isteğiyle yanıp tutuşan Metin “Geldim” dedi. 

Gel de sana esrar üzerine sessiz bir konferans vereyim...” dedi Leyla. 

Seve seve dinlerim” dedi Metin, "İnsanın düşmanlarını yakından tanıması iyidir...” Güzel geçmeye aday olan günü babasının karamsarlığıyla gölgelemek istemedi. Balkondan içeri girip, Leyla’nın yanına oturdu. 

Leyla, Arap çarşafı dediği üç sigara kağıdını birbirine yapıştırdıktan sonra tütünlerini üzerine serdi, eliyle düzeltti. Ufak ufak tanelere parçaladığı esrarı tütünlerin üzerine her tarafına eşit olmasına dikkat ederek yaydıktan sonra üzerini örtecek kadar tütün koydu sonra parmaklarını kullanarak ince bir huni haline getirdi. Ufak, ince bir kartondan yaptığı ve zıvana dediği filtreyi arkasına yerleştirdikten sonra... tavana attı. Tavana çarpan sigarayı yere düşerken yakaladı... 

Helal olsun abla...” dedi İboş "Sigarayı senden daha iyi kimse saramaz...” 

Leyla yaptığı sigarayı Metin’e uzattı, “Yak...” 

Yok abla senin yakman lazım...” dedi İboş, “Sigarayı yapan yakar...” 

Leyla sigarayı yaktıktan sonra birkaç kez arka arkaya içine çekti, bir süre bekledikten sonra ciğerlerinin derinliklerine hapsettiği dumanları özgürlüğüne kavuşturdu... “Of acayip bir şeye benziyor bu kesin İnegöl malıdır...” dedi. Kaç gündür içmiyordu. İlk duman beynine bir tokmak gibi vurmuş, beyninin labirentlerine yayılarak gizlenen, korkan, tembelleşen tüm hücreleri harekete geçirmişti. Onlarca duygu öne geçmek için birbirlerini iterek birinci olmak istiyorlardı. Ağlamak - Sevişmek - Gülmek isteklerinin arasında sıkışıp kalmış ne ağlayabiliyor ne de gülebiliyordu. Sigarayı Metin’e uzatan eli havada kalmış gözler bir noktada sabitlenmişti. 

Metin, Leyla’ya baktı. Elinden sigarayı alırken hareket etmemesi, sabit bir noktada odaklanması, hiç sesinin çıkmamasına birden telaşlandı. Korktu. Elini tutup indirdi. Yanağını okşadı. Buz gibiydi. İyice yanına sokulup kollarıyla sardı kendisine çekti. Saçlarını okşadı usulca. 

Abi uzun zamandır içmiyordu birden çarpıldı şimdi geçer merak etme” dedi İboş. 

Metin, ılınmış çayından bir yudum aldı. Düşüncelerini rahatsız eden babasına kızdı. Geri geldiğinde kendisiyle hesaplaşmak isteyecek hatta bütün olanlardan dolayı her zaman yaptığı gibi kendisini suçlayacaktı. Çektiği acılardan söz edecek yeni eşiyle mutlu olmak istediklerini haykıracaktı sinirle. Sigarayı alıp iki duman çekip Leyla’nın yaptığı gibi içinde bekletti. Leyla gibi bir an bu dünyadan ayrılıp her şeyi unutmak istedi...Bir duman daha aldı... ılık çayı bitirip gözlerini kapattı. Gözbebeklerinin açılan karanlık kapılardan birinin kilidini açıp içeri girdi ve odanın bir köşesine büzülüp başını öne eğdi. Beyninin kıvrımlarında saklambaç oynayan anılar, ayrıntılar uçurtma olmuşlar, birbirlerinin kuyruklarına dolanmadan loş odada uçuyorlardı. İçinden gülmek, kahkahalar atmak geldi. Ağzı kurumuştu. Kendisine bakan Leyla’nın kendisine yaklaşan akşamüstü kızıllığını taşıyan kömür karası gözleriyle karşılaştı. Sonra dudaklarını hissetti. Metin, Ruj tadındaki dudakları hemen bırakmadı…Dudaklarını dudaklarının üstüne sürttü hafiften, dilini dolaştırdı... Alt dudağını ısırdı, emdi hafiften sonra bırakıp tekrar dudaklarının arasına aldı susamışlığını sona erdirmek istercesine. Dudaklarının çizgilerini, bitiş ve başlangıç noktalarını öptü... Dakikalarca öpüştüler. Nefes alıp tekrar öpüştüler. Başları dönene kadar öpüştüler. Sonra birbirlerine bakıp gülmeye başladılar. İkisi de Leyla’nın dudaklarına sürdüğü ruja bulanmıştı. 

Hasta ettin beni... o ne biçim öpüştü?” dedi Leyla. Metin’in Ağustos sıcağını yaşatan nefesi, içtikleri esrar cinsel isteklerine af çıkartmış ve hücrelerindeki tüm hapishaneler boşalıvermişti birden. “Sevişelim mi?..” Birbirlerinin üzerindekileri vahşice çıkartıp sağa sola savurdular. Susamışlığını Leyla’nın dudaklarındaki kaynaktan edinen Metin, Leyla’nın esrardan dönen başını bu kez seksle döndürmek için elinden gelenin daha iyisini yapıyor Leyla’nın vücudu kolları arasında dansözler gibi kıvrılıp duruyordu. Uzun bir süredir bir kadınla beraber olamamanın yarattığı özlemle birleşince cinsel dürtüleri şaha kalkmış, gemi azıya almış bir at gibi koşuyordu. Vücudun emir bölgeleri yer değiştirmişti. Yıllardır bir erkekle olmayan genç vücudunun isteklerine daha fazla söz dinletemeyen, dayanılmaz depremleri yaşayan ve bir an önce Metin’i içinde hissetmek isteyen Leyla “Yatak odasına gidelim...” dedi. 

Metin, Leyla’yı kucakladı. Kendilerini seyreden İboş’un eliyle işaret ettiği yatak odasına girdi. Kapıyı ayağıyla kapatıp Leyla’yı yatağın üzerine yatırdı. Yanına uzandı. Leyla, Metin’i üstüne çekmeye çalışarak, “Seni içimde hissetmek istiyorum...” sözünü tekrarlayıp duruyordu. Aldırmadı...O kadar çabuk bitmesine izin veremezdi. Uzun zamandır arzu ettiği Leyla’nın tomurcuklanan memelerini emdi avuçladı, öptü. Göbek deliğini yaladı yavaş dokunuşlarla. Dilini uyluklarının etrafında gezdirdi. Eliyle ıslanan tüylerin arasında kendine yer açtı ve içindeki kuraklığı yaşartmak istercesine dilini ıslaklığın kaynağına sokup içindeki sıcak havayı boşalttı. Leyla çıldıracak gibi oluyordu. Metin’in başından tutup kendisinin içine bastırıyor. Yastıkları yumrukluyor. Başını sağa sola çevirip zevk çığlıkları atıyordu. Bugüne dek hiç kimse ile yaşamamış sevişmekten bu kadar zevk almamıştı. Esrar içip vücudunu verdiği kimselerle olan birliğinde hiçbir şey hissetmiyordu. Yatıyor, kalkıyor ve her şey bitiyordu ama bu çok farklı bir şeydi. Ayakları titriyor, vücudunda kasılmalar oluyor, içindeki sokak başlarına kurulan çeşmeler ılık ılık akmaya devam ediyordu. Birden vücudunda titremeler eşliğinde patlamalar oldu, gözleri karardı, başı dönmeye başladı ve bugüne kadar hissetmediği bir rahatlık duydu... Metin dudaklarını Leyla’nın vücudunda dolaştırarak memelerinden, dudaklarına yöneltti. Sertleşen ve sevdiğiyle kavuşmayı bekleyen organına ıslanmış yolun başına götürüp bekledi. Metin’in sertleşmiş organını hisseden ama düştüğü zevk uçurumundan henüz çıkmayı başaramayan Leyla, kalçalarından tutup kendine çekti Metin’i. Ayaklarını beline dolayıp sıktı. Bir süre öyle kaldılar. İçinde duyduğu başkaldırışların verdiği, yaşattığı duygu patlamalarının etrafına dağıttığı orgazm zevkini yaşamaya başladı doyasıya... Gürültüyle, haykırışlarla, zevk çığlıklarıyla dolan vücutlarını birbirinden ayırdılar. Tekrar birleştiler uzaklara giden sevgiliye sarılıp bırakmak istemeyenler gibi. Gökyüzüne çıktılar, yıldızları dolaştılar tek tek, kuyruklu yıldızın peşine takılıp evrenin uzaklıklarında kendilerine yeni bir yaşam aradılar tek vücutta. Mars’ın kırmızı topraklı yüzeyinde inip mola verdiler ve uzaktan içinde yaşadıkları dünyanın güzelliğini fark ettiler birden. Evrende bir nazar boncuğu gibi maviydi. Hızla geriye dönüşe geçtiler dalgalar gibi yükselip alçalan hava boşlukları arasında ve terden sırılsıklam olmuş vücutlarının ıslaklığını yatak çarşafı ile paylaştılar. Ter içinde, nefes nefese kalmışlardı. Kalpleri deli gibi çarpıyordu...Bir süre konuşmadan kaldılar öylece. Nefesleri düzelince Metin elini uzatıp Leyla’nın ıslak bacak arasını okşadı... “Gördüğüm en güzel Leyla...” dedi kısık ve yorgun bir sesle. 

On dakikalık cinsel birleşmelere alışık olan Leyla, saatler süren sevişmeleri sonrası allak bullak olmuştu. Ne yapacağını nasıl davranacağını, neler söyleyeceğini bilmiyordu. Nasıl bir sevişmeydi bu? Yaşamına giren tüm tecrübeli evli erkeklerin yapamadığını yirmi yaşında bir genç yapmıştı. Bir an bacaklarını hissetmediğini sandı. Korktu! Vücudu hala cereyan çarpmışçasına titriyordu. Mahvetmişti, perişan etmişti kendisini. Duygularıyla oynamış tüm bildiklerini unutturmuştu kendisine. O hiç kimseye bağlanmamaya, yaşamına kimseyi ortak etmemeye, âşık olmamaya, sorumluluk almamaya dikkat ederken, nerden ve neden Metin karşısına çıkmıştı ki? Kendisinden ne istiyordu? O yalnız mutluydu. O yaşamını değiştirmek istemiyordu... Memnundu attığı şuh kahkahaların erkeklerin başını döndürmesinden. Bir köpek gibi kendisine yalvarmalarından. Peşinden koşmalarından. Özgür olmasından...Ya şimdi? Daha dün tanışıp yatağına aldığı bu genç tüm ezberlerini yerle bir etmiş, nadasa bıraktığı düşüncelerine mutluluk tohumları atmıştı... 

Metin, gözleri kapalı yatan ve hiç ses çıkarmayan Leyla’ya dönüp dudaklarından öptü sevgiyle... “Bir daha sevişelim mi? 

Leyla, buruşmuş, toplanmış ter, cinsellik ve parfüm kokan yatak çarşafları üzerinde kendine daha fazla yer açmak istercesine kendini sağa sola oynattı. Dudaklarını acı biber gibi yakan Metin’in dudaklarına bıraktı dudaklarını. Kendine doğru çekti. Metin’in sertliğini yitirmeyen organını hissedince yatağın içinde dönerek yer değiştirdi... Defalarca... “Tamam artık, ayaklarım tutmuyor, ben perişan oldum...” diyene kadar seviştiler. Sonra beraberce Cem’in kucağında banyoya gittiler. Metin, mavi-beyaz çinilerle kaplı banyoyu görünce şaşırdı kendisini başka bir dünyada sandı bir an. Bugüne dek gördüğü en güzel banyoydu. Yıllarca, karda kışta göçmen evlerinin bahçesindeki farelerin cirit attığı bir helaya gitmek zorunda kalan (yeni kiraladıkları evde de tuvalet dışardaydı), Bulgaristan’da olsun, Almanya’da gittiği akrabalarının evinde olsun gördüklerinin en güzeliydi…Kapıdan girince karşıda gömme banyoyu görünce canı suyu doldurup içine uzanmak geldi. Bugüne kadar hiç yaşamamıştı bu zevki. Gördüğü filmlerinde köpükler içinde yıkanan çırılçıplak kadınları dolaştırdı düşüncelerinde. Küvetin hemen yanında alafranga dedikleri tuvalet vardı. Sol tarafta ise dar ve uzun bir aynanın önüne kremler, makyaj malzemeleri, parfümler, kolonyalar, çeşit çeşit taraklar intizamlı bir şekilde dizilmişti...Kenardaki dolapta ise katlı halde duran rengarenk havlular vardı. Küvetin içine karşılıklı oturdular. Leyla suyu ayarladıktan sonra açtı. “Köpük banyosu yapalım mı?” 

Filmlerdeki gibi...” dedi Metin güldü. “Bir de çay içsek mi? İçerde yarım sigaramız da var...” 

Ne biçim çarpıldık ama!..” dedi Leyla “Mal süpermiş uzun zamandır bu kadar güzel olana rastlamadım...” Metin’e baktı gözlerini kısıp “Bir de senin gibi sevişene... Çok azgınmışsın? Her zaman böyle misin?..” dedi sesine şuh bir anlam katarak. 

Bilmem! Hayatımdan çok kadın geçmediği için ne söylesem yalan olur şimdi. Kızlarla flört konusunda çok iyimdir ama Türkiye’de yaşıyoruz ve ilişkilerin boyutları ve sınırları belli. Yalnız beni azgınlaştıran sensin Leyla. İstanbul’daki seks ilişkimden senin gibi övücü bir söz duymadım bugüne kadar maalesef…” dedi ayağını tutup kaldırdı baş parmağının ucundan öptü… “Çok güzelsin, sen hayalimdeki prensessin…ve ben senin mecnunum olmak istiyorum…” dedi 

Su doldukça köpükler de yükselmeye başlamıştı. Kendisini süzen Leyla sağ ayağını uzatıp köpükler arasında ucu görünen Metin’in organını okşadı... "O aradığın kızın ben olduğuna emin misin peki?..” 

Evet. Ben senin hayalimdeki kız olduğuna eminim ama önemli olan benim senin hayalindeki erkek olup olmadığımdır...” dedi Metin, “Yanıma gelsene...” 

Leyla oturduğu yerden hafifçe kalkarak Metin’in bacakları arasına oturdu, sırtını göğsüne dayadı. Metin Leyla’nın göğüslerini tuttu. “Babamın notları arasında okumuştum eğer kadının ağzı büyük olursa orası da büyük olurmuş...” 

Leyla, Metin’in beğendiği şuh kahkahalarından birini daha attı, “Hadi canım? O yüzden mi dudaklarıma bakıyorsun devamlı olarak!..” parmaklarıyla yanaklarını bastırıp dudaklarını uzatıp bakmaya çalıştı... 

Daha bitmedi... Dudakları kalın olursa organının etrafı da kalın olurmuş... Eğer alt dudağı küçük olursa orası da küçük olurmuş... Eğer dili kırmızıysa orası kuru olurmuş, dilinin ucu yassı olursa o zaman da gayet sulu olurmuş...” dedi Metin Leyla’ya bakarak. “Bu durumda küçük Leyla hangi sınıfa giriyor acaba?” Metin suyun içine soktu elini, “Bakalım öyle mi” dedi Leyla’nın organının etrafında dolaştırdı parmaklarını. 

Leyla bir kahkaha daha attı... "Bak sen şu bilmişe... Başka neler okudun?” 

Metin devam etti, “Kadının burnu sivri olursa sevişme isteği az olurmuş. Yüzü geniş ve boynu kalın olan kadının kalçaları küçük, organı büyük ve dar olurmuş... İnce dudaklı kadınlar sevişmekten hoşlanmazlarmış... Baldırları kalın ve sıkı etli, vücudu sıcak, dudakları kalın ve kırmızı, gözleri renkli, memeleri sıkı ve birbirinden uzak olan kadınlar sevişmekten aşırı zevk alan kadınlarmış...” dedi. “Ama bu tarifleri kim verdiyse seni tanımamış...” dedi Leyla’nın ıslak boynunu öptü. 

Yaaa yapma böyle işte, şımartma beni...” dedi Leyla. Metin’in elini sıkıp memelerine götürdü. "Ben hangi sınıftayım?” 

Şimdi söylüyorum” dedi Metin. “Doğuştan sürmeli ve iri gözlü olmak şehvetin fazlalığı ve organın küçük ve dar olmasına işarettir.. “ 

Leyla, “Benimkisi dar ve küçük mü?” dedi fısıltı içine sevişme davetiyesi göndererek... 

Gördüğüm en güzel Leyla...” dedi Metin… “Hani ölüyü bile diriltir cinsinden. Sudan çıkınca deneyebiliriz. Başını alt dudaklarının arasına bırakınca senin o harika organından görünmez bir dil çıkıp benimkisini içine alıp emerek büyütüyor sanki…sertleşmişse daha sertleştiriyor…” dedi elini Leyla’nın bacak arasına götürdü. 

En iyisi biz yıkanıp çıkalım bu işin sonu iyi gözükmüyor...” dedi Leyla şuh kahkahalarından birini daha attı. Kahkahanın –Şuh- tarafı odada yankılanıp bir pinpon topu gibi duvarlarda sektikten sonra su olup banyoya düştü. Boynunu emen Metin’e “Yapma!” dedi kısılan sesiyle. “Yapma n’olur!... Beni deli ediyorsun bak...” 

Metin bir eliyle Leyla’nın göğüslerini diğer eliyle de organını okşamaya devam etti... “Yapma... Çok kötü oluyorum...” Kar kristallerine benzeyen sabun köpükleri arasında kayboldular... 

İboş yemek masasının başına oturmuş heyecanla bir şeyler okuyordu. Kendilerini görünce ayağa kalktı manalı manalı kendilerine bakıp gülümsedi memnun olmuşçasına. 

Kız bizim için neler hazırladın bakalım?” Masanın üzerindekilere baktı, “Kurt gibi acıktım.” dedi dilim dilim kesilmiş ekmekten bir parça alıp ağzına attı. Uzun salata tabağının içinde duran çoban salatasından aldı çatalla... “Mmmm nefis olmuş...” dedi 

Sandalyelere oturdular ve tas kebabı, pilav ve salatadan oluşan yemeklerini yemeye başladılar. Leyla yemek boyunca gözlerini başını döndüren, ona yeni hayaller kurdurtmaya başlayan Metin’in üzerinden çekemedi. İçinden, kalkıp defalarca öpmek geldi. Çok acayip mutluydu bugün. İçinde kopan fırtınalar onu pişmanlıklar adasına götürüp yalnız bıraktı. Yıllardır kendisine sorduğu neden, niçin ve nasıl sorularının yanıtı vermekten korkuyor olabilir miydi? Yalan mı söylüyordu kendisine? neden bu çıkmazda harman dövüp duruyordu ki? Yapmadığı halde neden kendisine orospu denilmesini yaşam tarzıyla, davranışı ve konuşma diliyle devam ettirmeye çalışıyordu ki? Neden kendinin çok güçlü olduğunu kanıtlama peşindeydi neden?.. “Ama o senin çok beğendiğin Leyla zamanında çok yaramazlıklar yaptı...” 

Her şey o kadar güzelken. İlk defa bir kadının yanında mutluluğun pembe bulutlarında dolaşıyorken geçmişini hatırlatmanın anlamı yoktu şimdi güzelim...” dedi Metin. 

Leyla birden parladı, “Neden? Geçmişimden rahatsız mı oldun beyefendi?.. Geçmişimde orospuluk yaptığımı, para için körpecik vücudumu tanımadığım erkeklere peşkeş çektiğimi nasıl, neyle unutturabilirim, unuturum ki? Bu ayıbı örtmek, saklamak, gizlemek, yaşadığım tüm acıları hiç yaşamamış gibi nasıl davranabilirim? Alnıma sürülmüş, arkamdan söylenen -Orospu- damgasını hangi mendille silebilirim? Hangi suyla yıkayabilirim? İstersen kapı orada...” dedi sinirli bir sesle Leyla eliyle kapıyı gösterdi... 

Sen ciddi misin Leyla?” 

Evet… kapı orada…” 

Metin hiç ses çıkarmadan ayağa kalktı. Yatak odasına gidip giyindikten sonra hiçbir şey demeden kapının önüne gelince durup Leyla’ya baktı, tepki vermediğini görünce kapıyı açıp dışarı çıktı. Merdivenlerden hızla inmeye başladı. 

Metin’in hiçbir şey söylemeden evi terk etmesinden sonra Leyla hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı... Şaşkınlıkla olayları izleyen İboş, “Manyak ablam benim sen ne yaptığının farkında mısın?.. Her şey ne kadar da güzeldi... Bak sana söyleyeyim Metin abi gibi birisini bulamazsın... Ah be abla şu çenen yok mu? Alışmadık mama don giymezmiş diye boşuna dememişler...” dedi. Yarım kalan esrarlı sigarayı yakıp bir duman aldıktan sonra Leyla’ya uzattı. “Bir duman al belki kendine gelirsin...” 

İçtiği sigaradan ve sevişmekten başı dönen Metin evden dışarı çıkınca bir an nereye gitmesi gerektiğini şaşırdı... Eve gitseydi kimsecikler yoktu. Kenan ile kahveye takılmakta istemiyordu. Disko ’ya doğru yürümeye başladı. “Şımarık...” dedi kendi kendine gülümsedi. Sonra kendi yaptığı -Şımarıklığa- kızdı. İsteği olmuştu. Uzun süredir sevişme hayalleri kurduğu kadını sonunda yatağa atmıştı. Onunla unutulmayacak dakikalar, saatler geçirmişti...İşi bitmişti. Öyle olmasaydı Leyla’nın ufacık haklı siteminden nem kapıp hiç konuşmadan kapıdan çıkmazdı...Leyla sevgilisi olsaydı onu bu şekilde terk edebilir miydi? Yapamazdı. Birden kendini kirlenmiş hissetti. Leyla’ya haksızlık yapmış olmanın pişmanlığı yüreğini acıttı... 

Metin abiii…” 

Durdu arkasına döndü. İboş koşa koşa kendisine doğru geliyordu. "Şu zavallıyı göndermişti ya...” 

İboş nefes nefese yaklaştı, “Abi abla senden dönmeni rica ediyor...Eşeklik yaptığının farkına vardı. O böyle işte onun kusuruna bakma sen bazen üç harfliler geliyor herhalde...” 

Metin, İboş’un yanağını sıktı hafifçe...” Şimdi sen git ablana söyle...Metin abi yaptığı terbiyesizlik için senden çok özür diliyor. Kendisini affetmesini rica ediyor...de... Ben kadınımı öyle bırakıp gidecek birisi değilim... sen de kendine dikkat et. Senin gibilerden korkan, nefret eden bir toplumda yaşadığını ve kimliğini açıkladığın an sana zarar vermek için insanların sıraya geçeceğini unutma... Ablana da söyle bir hafta ortalıkta gözükmesin.” dedi. 

İboş Metin’e sarıldı sevgiyle.” Abi sen bir tanesin...” dedi. “Hemen ablama söylerim...” sevinçle kırıta kırıta yürümeye başladı. 

Yanından içi asker dolu iki askeri kamyon geçti. Gencecik askerlerin yüzündeki endişeyi izledi uzaklaşana dek ama onların yansıttığı endişe kaygıya dönüşüverdi. Darbe mi oluyordu yoksa? Uzaklardan siren sesleri geliyordu. Cankurtaran, polis sirenleri birbirine karışmış Bursa ovasına yayılmıştı. Telaşlandı. Neler oluyordu? Darbe oluyorsa babasının halini düşündü bir an! Yetmiş bir darbesi yaşandığında on altı yaşına yeni girmişti...Sokaklar bomboştu. Kedi bile dolaşmıyordu. Sonra bir akşam evleri polis ve jandarmalar tarafından sarılmış ve bir gece yarısı babası alınıp Davutpaşa kışlasına götürülmüştü. Canan’la ilk defa –sokağa çıkma yasağının-uygulandığı nemli soğuk gecelerden birinde, gizlendikleri bir duvar karanlığında beraber olmuşlardı. Adımlarını sıklaştırdı. On on beş adım atmıştı ki yanında duran açık mavi Reno’nun camı açıldı. “Metin...” 

Metin, Leyla’yla ilgili düşüncelerinden kendini kurtarıp sesin geldiği yöne dönünce sararmış dişleriyle kendisine gülümseyen Yüksel’i görünce sevindi. “Genç kalanların lideri Yüksel kardeşimiz ne hesap... yolculuk nereye?” dedi gülerek. 

Gel” dedi Yüksel, yüzünden eksik olmayan gülümsemesi ile yan dönerek arka kapıyı açtı. 

Cem açılan kapıdan içeri girip arka koltuğa oturdu. “Seni gördüğüm iyi oldu beni yürümekten kurtardın...” dedi. “Bu sirenlerin neden çaldığını biliyor musun?” 

Nilüfer’in –Dünya Dönüyor- şarkısı doldurdu arabanın içini. “Hastayım bu kadına...” dedi Yüksel... “Onun yanında müzisyen olarak çalışmak isterdim doğrusu...” 

Nilüfer’den değil duyulan bu siren seslerinden bahsediyorum. Biraz önce de yanımdan asker dolu iki kamyon geçti!” dedi Metin, kendisine aldırış etmeden içinde yaşattığı dünyada gülümseyen Yüksel’e baktı 

Nilüferin ardın sırayla 3 Hürel “Hoptirinom” Anne Marie David “Neşeli Gençleriz” Asu Maralman “Yalanmış” Beyaz Kelebekler “Affetmem” “Erkin Koray “Şaşkın” çaldı. Yüksel her parçada müziğe eşlik ediyor, elleriyle direksiyona vurarak tempo tutuyordu. Siren sesleri tekrarlanmaya başlayınca teybin sesini kıstı, “Duyuyor musun?” 

Yüksel dışardan gelen seslere yöneltti kulaklarını. “Evet abi bunlar siren sesleri...Herhalde bir yerde yangın filan çıktı... Boş ver biz dalgamıza bakalım” dedi teybin sesini tekrar açtı. Cem Karaca “Namus Belasını” söylemeye başladığında Kültür Park’ın girişinde kapısı açık bekleyen ekip otosunun içinde oturanı Red Kit’e benzetti Metin... “Yavaşla…” dedi Yüksel’e. Sonra eliyle işaret ederek, “Ekip arabası içindeki adamı birisine benzetiyor musun?” 

Yüksel, Metin’in gösterdiği yere baktı sonra gururlu tok bir ses tonuyla “Evet abi ben size ilk gördüğümüz akşam söylememiş miydim? Haklı çıktım değil mi? Abi benim burnum Tazı gibidir ve zarbo kokusunu bir kilometreden hemen alır demiştim...Vay lavuk vay...” dedi Metin’e baktı. “Demek peşimize polis taktılar…” 

Şüphelerinin kanıtlanmasına canı sıkılan Metin, “Artık şüphe olmaktan çıktı ama polisi bizim değil Hamdi’nin peşine taktıkları belli. Bizim örgütle bir ilişkimiz var mı? Yok…Hamdi’nin köyde yaptığı çalışmaları birisi polise sızdırmış anlaşılan kendisini uyarmamız lazım bizim de çok dikkatli olmak zorundayız...” dedi Metin. Ama nasıl dikkatli olabilecekleri konusunda bir şey söyleyemedi. Kendisi de bilmiyordu. Yapılacak tek şey hücre kurma çalışmalarını hemen kesmekti. O da olmazdı... Sisteme karşı mücadele ederken davadan dönmek, korkup kaçmak, saklanmak onlara yakışmazdı ama bu şartlarda ucuz kahramanlığa de gerek yoktu. Leyla’nın sıcacık koynundan çıkıp zindanlarda çürümek istemezdi. 

Cem Karaca’dan sonra Cici Kızlar “Bak Şu Çocuğa” çalmaya başladı. “Sen mi yaptın bu kaseti?” 

Yüksel gururla sırıttı. “Nasıl ama güzel olmuş değil mi? Arka tarafta süper...” dedi araba teybinin sesini biraz daha açtı. 

Kıs kıs… bizi fark etmesin lavuk...” Yüksel’e döndü, “Sırameşeli Yüksel Bey akşam disko basıldığında nereye kaybolduğunu merak etmiştim ki senin barın arkasından çıkman, doğrusu beni çok şaşırttı...Ben şimdi sana nasıl güvenebilirim?” 

Yüksel kıpkırmızı oldu. Sadece “Korktum...” diyebildi gözlerini Metin’den kaçırarak suçluluğunu kabul etti. “Silah seslerini duyunca kendimi yere attım öyle kalmışım... Kusura bakma, senin konuşmalarını duyunca kalkmak sana yardım etmek istedim ama yapamadım. Korktum abi... Ama kavgada kaçmam, arkadaşımı bırakmam...” dedi suçluluğun kemirdiği bir sesle. 

Takma kafanı” dedi Metin. Bir sigara yaktı, bir tane de Yüksel’e uzattı. “Papik filan kullanmıyorsun değil mi?” 

Yok yok valla o taraklarda bezim yok benim...” dedi Yüksel lafı değiştirdi, “Leyla’nın Mecnunu oldun mu?” 

Ondan geliyorum...” dedi Metin, Leyla ile geçirdiği saatleri anımsadı, geçirmek istediği saatlerin hayalini kurarken babası araya girip içi yazılmakta olan zevk baloncuklarını patlatıverdi. Geçenlerde yaptığı konuşmada taktik değiştirmiş, binlerce isteğin tutsağı olduğuna inandığı Metin’e rüşvet teklif eder gibi vaatlerde bulunmuştu. Babasına göre o her an bir şeyler istiyordu. Annesine şikâyet etmişti kendisini. Devamlı Bisiklet, giyecek eşyası, ayakkabı, televizyon, teyp...istiyormuşum. Org, Avrupa seyahatler...Şaşırmıştı. Yirmi yaşında bisikleti ne yapacaktı ki?.. Kendisine eğer Mediha’nın yanında kalmayı sağlarsa istediği her şeyi gerçekleştireceğini söylüyordu. Annesini kandırmasını bir ay Ankara’da bir ay İstanbul’da kalması konusunda ikna etmesini istiyordu. Bir ay önce şantaj mektubu yazdığı için üzerine yürüyüp dövmek isteyen babası bugün kendisine rüşvet teklif ediyordu. Yirmi yaşına gelmiş oğlunu tanıyamadığı için ağlamıştı o gece. “Eğer yengen olup olmadığını soruyorsan oldu…” dedi Metin. Bu tür konuları arkadaşlarıyla paylaşmayı sevmiyordu. Onun mahremiydi Leyla. Başkalarının her şeyi bilmesine gerek yoktu. 

Helal olsun...” dedi Yüksel. “Benim arkadaşıma da bu yakışır...” 

İstersen İboş’u sana yapabilirim ama?” 

Yüksel, “Yok abi ben kanalizasyonlarda dolaşmam...” dedi nefretle, iğrenen bir sesle. 

Postanenin karşısındaki Cafe Hakanın yanında bulduğu boş bir yere park ettikten sonra önce Arnavut amcaya gidip ikişer tabak kuru fasulye, pilav ile turşu ve ortasından kırdıkları acı soğanı yemişler karınlarını doyurmuşlardı. Çıkarken de birer bardak acılı turşu suyu içmişlerdi. Gerçi soğan kokuyorlardı ama yanlarında kız olmadığı için önemli değildi. Soğan Metin’in yaşamında değişmez bir yiyecekti. Sabah, akşam fark etmezdi. Bazen günde dört beş tane yediği oluyordu. Babası bazen kendisine kızıyordu o kadar çok soğan yediği için. Bir de acı biber hastasıydı. Aylarca büyütmek için uğraş verdikleri sivri acı biberlerin hepsini kuru fasulye yemeği yanında bitirdiği günden bu yana artık beş-altı fidan biber ekmeye başlamıştı annesi. Ama bu tamamen annesini suçuydu. Çocukken kendisini dövmez kötü bir söz söylediğinde ağzına acı biber koyardı zorla. İlk acı biber cezalarında çok ağlamıştı ama sonra acı biberin tadına alışınca annesi de bu huyundan vazgeçmişti. O günden bu yana acı bibersiz ve soğansız yapamıyordu. Postanenin yanındaki Arnavut’un ufacık dükkanından çıktıklarında hava kararmaya başlamıştı. Temmuz sıcağı bir İlkbahar havasının ılıklığına dönüşüvermişti birden. Cafe Hakan’a girdiklerinde Levent’in balkonda oturduğunu gördüler. “Seninki gelmiş...” dedi Metin. 

Levent iyidir. Severim onu...” dedi Yüksel, saçlarını iki elinin parmaklarını kullanarak dağıttıktan sonra hoparlörlerden yayılan “Olmaz Böyle Şey” şarkısına ritim tutarak yürüdü. Beraberce balkona çıktılar... 

Levent, Yüksel ve Metin her zamanki masalarına oturmuşlar sigara içiyorlardı. Sırasıyla günün sevilen parçalarından Esmeray – Unutma, Beni, Gel Tezkere Gel, Handan Kara “Çok Hoppasın” şarkıları çaldıktan sonra ardından Pink Floyd “ Shine On You Crazy Diamond’u duyunca önce şaşırdı sonra keyiflendi...Yüksel’e baktı “Bu müzikleri de sen mi doldurdun...” 

Evet...” dedi Yüksel sırıtarak. “Benim en sevdiğim grupların başında gelir Pink Floyd...Bak daha ne parçalar var dinle kafayı yersin...” 

Ufak boyuyla Ördek Hasan gözüktü önce arkasından bebek yüzlü Günay, onun arkasından da Hamdi içeri girdi. “Geliyorlar...” dedi Metin. Yüksel’e döndü, “Unutma Red Kit gelince müzik olayına gir...” 

Tamam” dedi Yüksel. 

Gelen arkadaşlarını ayakta karşıladılar. Sarıldılar, öpüştüler sonra her zaman olduğu gibi masa etrafında toplandılar...Metin öne doğru eğilerek, “Arkadaşlar Yüksel kardeşimizi hepinizin kutlamasını istiyorum. Red Kit hakkındaki şüpheleri gerçek çıktı. Buraya gelirken kendisini Yüksel ile ekip otosunda gördük...” dedi Yüksel’i gösterdi. 

Metin’e sarılan Yüksel, “Sağ ol yoldaş. Bunların hiçbir bana inanmazken sen inandın…” dedi haklı çıkmanın gururuyla biraz da şımararak, “Ben söylemiştim size değil mi? Tanırım abi ben...” 

Hamdi’nin yüzü allak bullak oldu, telaşlandı. “O zaman taktik değiştirmemiz gerekir...” dedi sıkıntılı bir sesle. Her şeyi tam yoluna koymuşken şimdi de başına polis çıkmıştı. “O zaman herkes bu şartlarda neler yapabilir konusunda düşüncelerini söylesin...” 

Masada bir sessizlik oldu. Herkes başka şeylerle ilgilenmeye başladı birden. Günay, “Olayları iyi tahlil etmemiz gerekiyor. Ondan önce gelirsek o gelene kadar toplantımızı bitirmiş oluruz...” 

Metin, “Bu çözüm değil. İkincisinde uyanır ve o da erken gelir... Karşımızda devlet gücü olduğunu unutmayalım. Yapılacak iki şey var... Ya illegalize olacağız ya da başka bir partiye girip orasının imkanlarından faydalanacağız. O zaman bu kadar dikkat çekmeyiz... Biz Cafe de hücre kurmaya kalkarsak polis peşimize takılır... Ne diyorlar yerin binlerce kulağı varmış... İsterseniz toplantılarımızı benim çalıştığım diskoda yapalım?” dedi. Bakışlarını masada dolaştırdı. 

Fena fikir değil. Zor durumda kalırsak bu yolu deneyebiliriz ama şimdilik burada devam edelim...” dedi Hamdi. Metin’in söylediklerinin hepsine katılıyordu. Ama bazı şeyler için henüz erkendi onun için. “Arkadaşlar lafa direk olarak girmek istiyorum. Yayıncılık ve örgüt alanında Aydınlık hareketi geçmişten gelen tecrübe ve birikimleriyle, yayınladığı Halkın Sesi ve Aydınlık gibi yayın organları ve Yurtsever Gençlik Derneği (YGD) daha sonra Devrimci Gençlik Birliği (DGB) gibi dernekler de kurarak gençlik hareketi içerisinde de belli bir güç ve kitle yakalamıştır. Belirginleşen yol ayrımları, sol hareketin mensuplarının düşüncelerindeki ana temaların ortak olmasına karşın, dünyadaki politik gelişmelerin etkisi altında farklı politik tarzlar edinmelerinden ve sınıfsal konumlarından kaynaklanarak belirginleşen bakış açılarında somutluk kazanır. 1969 sonrasında iktidarın artan saldırıları karşısında TİP yöneticileri bile parlamentarizme mesafeli yaklaşırken, Devrim Gazetesi etrafında toparlanan Yön aydınlarından arta kalanlar, MDD hareketini ilk kuranlarla birlikte ilerici subayların müdahalesini beklemeye koyulurlar. MDD hareketi içinde Aydınlık Dergisi etrafında toparlanan gençlik kesiminde, Marksist eserlerden çok, Sovyet devriminin etkisiyle okunan Lenin’in eserleri ve özellikle 1930-50 yılları arasında Çin devriminin deneylerini yansıtan ve Milli Demokratik Devrim tezlerini destekleyen Mao-Zedung düşüncesi yoğun ilgi görür...” 

Aydınlık yolundan mı gidelim...?” demek istiyorsun dedi Metin. 

Benim düşüncelerime en uygun siyaset olarak içinde bulunduğumuz günlerde-evet-" dedi Hamdi. “Düşüncelerimizi okuyacağımız kitaplarla zenginleştirmeliyiz. Daha çok öğrenmeliyiz... Düşman olarak gördüğümüz, eleştirdiğimiz siyasetlerin yayın organlarını takip etmeliyiz. Onların ne savunduklarını öğrenmemiz için. Bize neden karşı çıktıklarını öğrenmemiz için. Ne kadar donanımlı olursak o kadar başarılı oluruz...” 

Benim için fark etmez...” dedi Levent. “Doğru tektir bildiğim kadarıyla...” 

Hasan dışında Hamdi’ye karşı çıkan olmadı. Hasan ailesinden gelen gelenekleri bozmak istemediği için, yıllardır Sovyet rejimini destekleyen TKP’yi desteklemeye devam ediyordu. Yeni kurulan TSIP’e daha yakındı. 

Hamdi, “Türkiye’de örgütlerini yaratan silahlı hareketlerin tümü, MDD tezini savunan taraftan çıkmıştır. Bu hareketlerin yaptığı ülke tahlillerinde ve ileri sürdükleri savlarda; Türkiye'nin yarı-sömürge, yarı-feodal yapısının kabulü, esas mücadelenin emperyalizme karşı verilmesi gerekliliği, Mao’nun “Halk savaşı stratejisine” bağlı olarak verilecek gerilla mücadelesinin esas alınması gerektiği düşünceleri göze çarpan unsurlardır...” 

Düşüncelerinde annesine, babasına, Leyla’ya, İstanbul’a, Nergis’e yer bulmaya çalışan Metin masadaki gazeteyi eline aldı sonra vazgeçti. 

Geliyor...” dedi Yüksel. 

Gri pardösülü, zayıf, ince yapılı, esmer, dudakları üstünde ince bıyıkları olan, gözlerinin etrafındaki esmerleşmiş halkalar, bir yanağında şark çıbanı olan ve artık polis olduğu kanıtlanan Red Kit ayni saatte Cafe Hakan’dan içeri girmişti. Merdivende gıcırdayan ayakkabı seslerini duydular. Her zaman yaptığı gibi kendilerine bakıp selam verdikten sonra pardösüsünü üzerinden çıkarıp dikkatle katladıktan sonra yanındaki sandalyenin üzerine yerleştirdi. Cebinden çıkardığı Cumhuriyet gazetesini masanın üzerine bıraktı. 

Bugün siren seslerini duydunuz mu?” dedi Metin, Günay’a dönerek. 

Evet ama bir anlam veremedim doğrusu. Annemle alışveriş yaparken duymuştum. 

Red Kit lafa karıştı, “Kıbrıs’la ilişkili olmalı…” dedi 

Metin adama baktı soran gözlerle, “Siz nereden biliyorsunuz?” 

Ben gazeteciyim...” dedi Red Kit ayağa kalktı, “Adım Onur...” Başıyla hepsini selamlayıp yerine oturdu. 

Nasıl yani anlayamadım?” dedi Levent, 

Kıbrıs’ta yaşanan son gelişmelerden sonra bildiğiniz gibi ordumuz alarm durumuna geçirildi. Bunlar deneme sirenleri…” 

Gazetecilik yapmak güzel olmalı...” dedi Yüksel meraklı bir sesle...Kendilerine dönüp, “Düşünsene ben spor muhabiriyim. Bursaspor’un hiçbir maçını kaçırmam. Futbolcularla arkadaş olurum. Manitalar gırla...of hayata bak. Harem kurarım Allah’ıma…” 

Planladıkları gibi gitmemişti işler tam tersi neredeyse adamla arkadaş olma moduna girmişlerdi. Hamdi, Metin’e baktı soran gözlerle... 

Peki bilmediğimiz neler var?” dedi Metin. 

Red Kit Onur, Metin’e baktı, sessiz kaldı bir süre, “Kıbrıs’ta savaşın başlamak üzere olduğu...” dedi 

Metin istem dışı kapıya bakınca Leyla’yı görür gibi oldu başını çevirdi sonra tekrar baktı. Gerçekten de altında kot pantolon ve siyah çizmeler, üstünde ise yine siyah bir ceket giymiş olan Leyla kapıda duruyordu. Balkondan elini uzatıp orda durmasını işaret etti. Sonra sevinçle ayağa kalktı. “Ben gitmek zorundayım kusura bakmayın. Yarın (Buluşacakları saatten bir saat sonrasını söyledi)akşam görüşürüz...” 

Yüksel’de ayağa kalktı, “Moruk ne hesap?” 

Metin, Yüksel’in kulağına, “Yengen geldi, kapıda duruyor sen bizi eve kadar bırakıver...” dedi 

Ayıpsın...” 

Hamdi, aceleyle yanlarından ayrılan Yüksel ve Metin’in arkasından bakakaldı... 

Metin merdivenlerden ikişer ikişer inip kapıya doğru koşar adımlarla gidip kendisini dışarıya attı. Ilık rüzgârlı bir hava vardı. Köşede bekleyen Leyla’nın yanına gitti. Kendisine yetişen Yüksel nefes nefese yetişip Leyla’yı yakından görmek için önüne geçti, “İyi akşamlar abla...” dedi Leyla’nın elini sıktı. 

Leyla gülerek, “İyi akşamlar…” dedi Metin’e baktı, “Sizi rahatsız etmedim değil mi?” 

Yüksel gülerek, “Yok yenge tam tersi bizi kurtardın sayılır…” 

Metin kolunu sıktı, “Yüksel…” 

Saçlarını dağıtıp eliyle düzelten Yüksel, “Tamam abi sustum…” dedi eliyle yolu gösterdi, “Yenge araba ilerde…” 

Dudaklarına yerleştirdiği gülüşle Metin’in koluna giren Leyla, kulağına eğilip, “Beni affedebilecek misin?” dedi şımarık bir sesle. 

Metin başını çevirince Leyla’yla dudak dudağa geldi. Hafifçe öptü, “Konuşuruz ama önce buradan bir uzaklaşalım.” 

Yüksel arabayı park yerinden çıkardıktan sonra İboş öne Leyla ve kendisi arka tarafa bindiler. Yüksel Postaneden aşağı doğru inmeye başladı. Altıparmakta yapılan yol çalışmaları nedeniyle bir süre beklemek zorunda kaldılar. Bu bekleyiş süresinde Yüksel 3 kez arka arkaya –Dünya Dönüyor- şarkısını çaldı. Yol açıldığında kaybettiği zamanı yakalamak istercesine hızlandı. Çekirge ’ye gelince Metin’in işaret ettiği yerde durdu… “Burada mı iniyorsunuz?” 

Sağ ol kardeş” dedi Leyla, “Sana da zahmet oldu...” 

O ne demek yenge zahmet mi olurmuş…” dedi sarı dişlerini göstererek…yanında oturan İboş’a iki kaset verdi. “Sizin müzik zevkinizi bilmiyorum ama içinde nefis parçalar var…” 

İboş gülümsedi, “Sağ ol kardeş…” dedi cilveli bir sesle… 

Görüşmek üzere vedalaştılar... 

Erdem Buyrukçu 
Gercekedebiyat.com
 

 


ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)