sureyya-pavyon-kapak-20260211043757283.png


Amerikalıların hiç bilmedikleri, Türkiye sayesinde kendi adlarını taşıyan salatayla tanıştıkları dönemdi. Rus Salatasına ‘Amerikan Salatası’ denilen yıllardı. Aynı yıllarda siyaset cephesi de çok karışıktı, günler kavgayla geçiyordu.

Bu arada…

1917 yılında İstanbul’a gelen ve daha sonra, Ulus’taki Karpiç Restoran’ın şef garsonu olan Beyaz Rus Serj Homyakof ya da Atatürk’ün kendisine verdiği adıyla Süreyya Homyak tarafından, 1943 yılında Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan ve Azerbaycan kökenli Kent Ailesi’nin destekleriyle, Milletvekili Ragıp Soysal’a ait Yenişehir’deki Soysal Apartmanı’nın altında açıldı. 

Süreyya Pavyon…

Şimdi Yapı ve Kredi Bankası’nın bulunduğu, eski Soysal Hanın bodrum katındaydı. Yarı karanlık bir yerdi. Dört bir yanından kırmızı kadife perdeler sarkardı. Masa örtüleri de kırmızıydı. Küçük pavyonun bir köşesine yerleştirilmiş İspanyol ya da İtalyan orkestraları yemek müziği yapardı. Demokrat Parti (DP) Bakanlarının metresleriyle dillere destan öyküleri de Ankara Palas’ın yanı sıra Süreyya Pavyonunun loş salonunda seslendirilirdi.

Pavyona adını veren Süreyya Bey, Baba Karpiç gibi bir Beyaz Rus’tu. Çar’ın ordusunda üsteğmen olarak görev yapmış, Türkiye’de ilk iş olarak İstinye’deki gemilerde çımacı olarak çalışmıştı. Kim olursa olsun güler yüzle karşılar, kibarca selamlardı. Türkiye’nin önde giden insanlarının özelliklerini bilmesine karşın, hiçbiri hakkında olumsuz söz söylemeyecek kadar zarif bir “adam”dı.

Süreyya Pavyon özellikle politikacıların, üst düzey bürokratların, yabancıların, yeni yeni palazlanan iş adamlarının ve de kıdemli gazetecilerin uğrak yeriydi. Ne Ulus’taki Kürt Mehmet’in Meyhanesi’nin ne Şükran Lokantası’nın ne Karpiç’in ne de Palabıyığın ayaküstü Meyhanesine benzemiyordu.

Müşterilerin seçiminde hassas davranılırdı. Gömleksiz, kravatsız erkeklerle gece elbisesi giymeyen kadınlar içeri giremezdi.

Süreyya’nın klasikleşmiş menüsü tereyağıyla kızarmış çavdar ekmeği, yabani dereotuyla hazırlanmış küçük salatalık turşusuyla başlardı. Masada ayrıca büyük bir yeşillik tabağı, buzlu su dolu küçük kaselerde kırmızı turplarla sarı votka bulunurdu. Votka limon kabuklarıyla sararttırıldı. Klasik başlangıç tuzsuz havyar, patlıcan salatası, haşlama ve yağda kızartılmış karides, yanında maydanoz, Rus salatası, lakerda ve tuzsuz beyaz peynirdi. Klasik ana yemekler ise kremalı borch (lahana) çorbası, kuzu karski, piroşki, boeuf stragosof, tavuk kievski, cilav (İran pirinciyle yapılmış pilav), levrek, kalkan ve kılıç şişti. Klasik tatlı gelin telli parafeydi. Gelin teli, kaynatılan şekerle glikozun demir tarakla şekillendirilip dondurulmasıyla yapılırdı. Parafeden sonra kahve ya da çayla çikolata ve likör ya da konyak ikram edilirdi.

Çiçekli ince tabaklar, ince kesme kristal bardaklar, mumla aydınlanmış masalar, ipek kumaş kaplı divanlar ve parke zeminiyle Süreyya özellikli bir yerdi. İsmet İnönü, Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Numan Menemencioğlu, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Altan Öymen, Cüneyt Arcayürek, Koç ve Sabancı aileleri müşterileri arasındaydı.

Süreyya Bey, şefi Lefter ile Bektaş ve Cevdet adında Karadenizli iki kardeş ekibiyle Çankaya Köşkü’nde Devlet erkânına verilen davetleri de hazırlardı.

Süreyya Ankara’nın en keyifli işletmelerinden biriydi.

Yemekleri, nezih ortamı, sahnesini dolduran sanatçılarıyla ailelerin tercih ettiği ender mekanlardandı. Ünlü müşterileri ağarlardı. Dönemin ünlü film oyuncularından Yul Brynner’in gelişi günlerce gazete manşetlerinden düşmemişti.

Adalet Cimcöz, Osman Nebioğlu’nun Resimli 20. Asır dergisinde “Fitne Fücür” adıyla yazmıştı:

“Kavalyesini tutuşundaki edayı tanıyacağım; bir yüzünü dönse de görsem demeye kalmadı baktım bizim Benli Belkıs. Tabiî bir içim su bir delikanlı ile yanak yanağa dans ediyor yine. Dünya umurunda değil. (…) Fikret Adil elinde bastonla geldi. Lokalin içine kadar bastonla girmez bu çocuk dedim; meğer Ulus meydanında bir otomobilden kaçarken ayağı burkulmuş ve o servi endamı ile upuzun yerlere yığılmış bir İstanbullumuz.”

Benli Belkıs

Fitne-Fücur Adalet Cimcöz, bir başka yazısında, “Ankara’da yalnız ve yalnız Süreyya vardır,” demişti. Dönemin görgü tanıklarından, her yere girip çıkan Çetin Altan ise, sözünü daha yüksekten uçurmuş: “Ankara istasyondan değil, oradan başlıyor!” tanımını yapmıştı (Fitne-Fücur, “Şehir Dedikoduları”, Resimli 20. Asır, S. 124, 20 Aralık 1954, s. 20).

Nimet Arzık da bir Süreyya portresi çizmişti:

“Uzun boylu, kaygan jestli, her sırra ortak halli, sessiz, hafiften kavisli sırtlı, arzuları dudaklarda okuyan bir adamdı. (...) Karşısında bir Çar Rusya’sı Grand düşesi varmış gibi, hanımların en yamru yumrusunun elini öperdi, iki büklüm...” (Nimet Arzık, Bitmeyen Kavga: İsmet İnönü, Kurtuluş Matbaası, Ankara 1966, s. 58.)

Nimet Arzık

Devamında:

Lokal açılış gününden beri takım tıklım doluydu. Seviyeyi muhafaza etmek için lokal sahibi her müşteriyi içeriye almazdı... Tanıdığı seviyenin dışındakilere, daha kapıda şöyle engeller çıkarılırdı:

‘Bu akşam yer yok. Bu akşam dâvet var...’

“Bekârlara da tabiî bekârına göre, pek iltifat etmezdi Süreyya... Süreyya, hâdise çıkarması beklenebilen müşteriyi içeriye sokmazdı. Lokal iyi idare ediliyordu. Sahibinde Beyaz Rus geleneğince ‘safa zevki’ vardı. Bir bakımdan da bonkördü... O da Karpiç gibi kabul ettiklerini, kalesine konuk kabul eden bir boyar, yani Rus feodal senyörü gibi kabul ederdi. Üstün bir iş adamıydı da...

“Lokalin havası, yeraltının havasızlığını dağıtan günlük kokusu içinde, ihtişamlı bir havaydı... Her şeyle kolay mest olabilenler, bu havada kolayca, sarhoş olabiliyorlardı. Barın yanındaki karanlık aynalar, kişiye idealleşmiş ve sihirli bir yansısını geri yolluyordu. Tabaklar incecik Limoj porselenindendi. İnsan meyve keserken bile çatlatmaktan korkuyordu, bu nahif çiçekli tabakları... İçki bardakları, keskin kesintili kristaldendi. Tııın diye inler gibi ses veriyorlardı. Süreyya bunları dışarıdan getirtmemişti... Ağızı politikacıların kulağına ne kadar yakın olsa, böyle getirtmeler yapmazdı. Diplomatlardan, bir yere tayini çıkmış bizimkilerden satın alıyordu nadide eşyayı. (...) Süreyya, ava alışık bir şahin örneği, satışları izlerdi. Bin liraya satın almış olduğu, mor çiçekli, bir Limoj porselen servisin baygın zarifliği hâlâ gözümün önünde gitmez” demişti.

Nimet Arzık Süreyya Pavyonu çoğu kez yazılarına konu etti:

“Kulüp her zaman kalabalıktı. Yabancı elçilikler ziyafetlerini burada verirlerdi. Süreyya Bey, güler yüzlüydü, sanatının erbabıydı. Masalara uğrar, konuklarına iltifat yağdırırdı. Ama Baba gibi alçakgönüllü olduğu söylenemez. Sevdiğini severdi; sevmediğine de duygularını belli ederdi. Müşterilerini seçmek isterdi; öyle de yapardı. Kim kimdir, neyin nesidir, bilirdi. Gelenin gücünü tartar, ona göre davranırdı. İnsanın zaaflarını okurdu. Her müşteriyi içeriye almazdı. İmparatorluğun sınırlarından destursuz geçilmezdi. Sınır noktası belliydi: Dış kapı. Kapı sürekli kontrol altındaydı. Süreyya Bey ve sağ kolu Lefter’ın gözleri, giriş kapısındaydı; sıkı kontrol ederdiler. Onların olmadığı bir anda, her nasılsa kapıyı geçip dar mahzen merdiveninden aşağı inenlere karşı vestiyerde dikilenler de uyarılmıştı. İçeriye girip, seçkin insanların arasına katılmak isteyenlerin, hatta buna cesaret edenlerin zengin olmaları bile yeterli değildi. Zengin olabilirlerdi; fark etmezdi. Bakalım, Süreyya Bey’in kriterlerine uygunlar mı? Varlıklı kesimin Süreyya’da görünmesi, daha doğrusu Süreyya Bey’in onları kabul etmesi bir ayrıcalıktı… Aşklar orada ilan edilir, aşıklar orada bozuşur, bozuşanlar orada barışır, özetle bütün bunların Süreyya’da olması da gönüllerden geçerdi. Süreyya’da görünmek, yemek yemek, dans etmek bir başka yaşam biçimiydi…

“CHP’nin iktidarda olduğu yıllarda, partinin önde gelenlerinden Cevdet Kerim İncedayı’nın Süreyya’ya gideceği tutmuştu. Gitmiş ve biraz rakı, yanında meze, vs... Ayrılma zamanı geldiğinde, önüne konan hesap pusulasının üzerindeki rakamları görünce şaşırmıştı. Onca şeye, o zamanın parasıyla 150 lira gibi bir hesap. Bir şey demeden tabağa iki adet yüzlük bırakmıştı. Garson, paranın üstü elli lirayı getirdiğinde, İncedayı, parayı almayıp, ‘Al oğlum’ deyip bahşiş diye verecekti. Garson, fazla bulup, itiraz edince, İncedayı şöyle söylemişti: ‘Bu kadar azıcık şeye yüz elli lira veren eşek, elli lira da bahşiş verebilir!’ demişti” (Nimet Arzık, age, s. 90-91). 

Süreyya’da her zaman orkestra müziği vardı. Yeni danslar burada sergilenirdi. Her devrin dansı vardı. Tango, rumba, samba burada izlenirdi. Çoğunlukla, İtalya’dan gelen bir topluluk günün gözde parçalarını çalarken, zemini parke dans pistinde, çiftler döner de dönerdi. Kimi danslar yanak yanağa yapılırdı. Renzo, yakışıklı ve sempatik şarkıcısıydı Pavyonun... Kadınlar, Renzo’ya bayılırlardı. Renzo Bonaveri’ydi o... Mario Cavaceppi Orkestrası eşlik ederdi ona. Müşteriler, Domenico Modugno’nun şarkılarını, ‘Arrivederci  Roma’yı, ‘Volare’yi, ‘No Dimenticare Piu’u ve İtalya’da beğenilen en son şarkıları, orada dans ederken öğrenirlerdi. 

“Eğlenceyi sevenler için Ankara’da yalnız ve yalnız Süreyya vardı.” (Fitne-Fücur, “Süreyya Pavyonu”, Hafta, S. 190, 15 Mayıs 1953.)

Gazeteci-yazar Mehmed Kemal de Süreyya günlerini anlatırdı:

“Akşam oldu mu, zamanın gazetecileri Süreyya’da ille de buluşurduk. Bizim mekânımız masalar değil, kapıdan girince, soldaki tezgâhtı. Biraz da iltimaslı sayılırdık. Bir tek rakı söyledik mi, fındık, fıstık, özel hıyar turşusu da Süreyya’dan gelirdi. Bazen Şef Garson Lefter de bizi görürdü. Ocaktan bir şeyler getirirdi. Devamlı buluştuklarımız Bulgar Ömer (Mehmet Ömer), Münir Müeyyet Bekman, Nizam Payzın, Yumuşak Haluk (Haluk Tuncalı), bazan Çetin Altan, Karafatma Şahap (Şahap Balcıoğlu), Fethi Giray, Kürt Nusret (Nusret Safa Coşkun), arada bir Niyazi Kotay’dı. Evde parlattığımız akşamlar, eğer sıkılırsak, yemek sonrası soluğu Süreyya’da alırdık. İhsan Soyak ordaysa, ya hey… Bütün masrafımızı o çekerdi. Ne olsa, Süreyya bizim keselere göre pahalı sayılırdı. Süreyya’nın kendisi de bunu bildiğinden özel bir tarife uygulatırdı.” (Mehmed Kemal, Türkiye’nin Kalbi Ankara, Çağdaş Yayınları, İstanbul 1983, s. 259-260.) (F9. MK Kurşunluoğlu)

Ertem Eğilmez’in 1950’li yıllarda çıkardığı Tef, okuyucusu bol, haftalık bir mizah dergisiydi. Çetin Altan, dergiye her hafta “Ankara’dan” başlığı altında yazılar gönderir, herkese kızardı. O yıllarda en çok kızdıkları arasına Süreyya Homyak’ı da eklemişti. Süreyya Bey’i yerin dibine geçirdiği yazısı şöyleydi:

“Dünyanın her tarafında en hür olan basın bile bir ölçüye kadar hür… Meselâ hükûmeti alabildiğine tenkit ediyor da bilmem hangi kabareyi tenkit edemiyor. Türkiye’de de gazetelerin, asla dil uzatamayacağı birtakım tabular vardır… Ankara’da da birtakım tabu maketleri var… Herkes onlarla iyi geçinir… İyi geçinmeyi kötü geçinmekten çok daha faydalı bulurlar… Meselâ bu oyuncak Apis’lerin (tanrı) başında Süreyya Pavyonu gelir. Süreyya, kibar zenginlerin, bakanların, yüksek politikacıların ve Amerikan idarecilerinin gece lokalidir. Burada, loş ışıklar içinde viskiler içilir; İngilizcenin hâkimiyeti altında zaman zaman Fransızca, Almanca ve biraz de Türkçe konuşulur. Kulübün sahibi Süreyya, düz lâcivert elbiseleri, uzun siyah pabuçlar, tek renk kravatı ile gözlerini kırpıştıra kırpıştıra ekâbir masalarının önünde eğilir… Haliç’e girmeye kalkan gemilerin Galata Köprüsünün ortasından geçmeye mecbur olmaları gibi Yenişehir’in kulisine dalacak zenginler de Süreyya’nın köprüsünden geçmeye mecburdurlar. Başka yolu yoktur bunun… Süreyya’nın kapısında iki kapıcı durur… Paltonuzun yakası kalkık, saçlarınız biraz dağılmış, gözleriniz süzülmüşse içeri giremezsiniz; milyon verseniz giremezsiniz. Hemen önünüze geçip:

‘Yer yok efendim,’ derler…

“Süreyya’nın dostu olmak bir nevi barem üstü pâyedir. Gazete patronları, iktidar yâranı bu dostluğu ancak kazanabilir. O da patronluğu yahut iktidarı devam ettiği müddetçe… Halk Partisinin seçimi kaybettiği günün ertesi akşamı vaktiyle Süreyya’nın önünde dört kat eğildiği çok mühim birisinin oğluna garsonlar omuz silkerek:

‘Masa yok,’ demişlerdi.

“Piyasada bulunmayan şeylerin en iyisi Süreyya’da vardır. Rivayetlere göre, kendisinden faydalanıldığı için işinin yürümesine birtakım gizli eller de yardım etmekteymiş. Süreyya’nın en kızdığı adamlar gazeteci makulesidir. Onları gördü mü yüzü buruşur… Geçen gün Ankara’ya gelen Baki Süha’yı bile almamışlar içeri. Baki:

‘Yarın gösteririm ona, Başbakanlık Müsteşarını alıp gideceğim ve onu Müsteşara dövdüreceğim,’ diyordu.

“Zavallı Baki, kendisini teselli ettik. Vaktiyle birkaç Üniversiteli genç te buradaki korkunç sınıf farkına isyan etmişti… Ne oldu biliyor musunuz? Kovdular zavallıları mektepten… Elbette kovacaklardı. O sırada Üniversitenin başında bulunanların Süreyya’ya oldukça büyük miktarda borçları vardı. Eğer Süreyya’ya gidecekseniz, mutlaka güzelce bir hanımla gidin… O zaman sizinle ilgilenecek ve masanıza hafif bir reverans yaptıktan sonra çaktırmadan hanımın kim olduğunu öğrenmeye çalışacaktır… Süreyya Doğan Nadi’ye kızar, Falih Rıfkı’ya kızar… Yüksek sesle konuşuyorlar, politikadan bahsediyorlar, etraftaki havayı bozuyorlar diye… Bu tip müşteriler onun öteki müdavimleri için sempatik değillerdir. Gerçek olarak bir rahmetli Necmeddin Sadak’ı severdi… Bir daha sefere gene gelmesini istediklerine büyük tenzilât yapar, gelmesini istemediklerine de atar kazığı… Son olarak vaktiyle pek iltifat ettiği eski Ekonomi Bakanı Vedat Dicleli’ye de ikinci tip tarifeyi tatbik etmiş… Dört beş viskiyle birkaç avuç fıstık için yüz küsur liralık bir pusula getirmiş… Süreyya’nın iç yüzünü bilmeden Ankara’yı biliyorum diyenlere kulak asmayınız. Çünkü Ankara istasyondan değil, oradan başlıyor…” (Çetin Altan, “Bir köşe”, Tef, S. 28, 12 Şubat 1955, s. 4. Yazıda geçen Baki Süha, Baki Süha Ediboğlu; Başbakanlık Müsteşarı da Ahmet Salih Korur olmalı). (F10. Ç Altan)

Süreyya Pavyon işte böyle bir yerdi.

1963’e kadar Ankara’nın en seçkin restoranı olarak hizmet verdi. Garsonları Bektaş ve Cemal Güzey kardeşler, 1966’da Akay Caddesi’nde Yeni Süreyya’yı Homyak’ın desteğiyle açtılar. Mekân, zamanla gazinoya dönüştü, 2006’da kapandı. Süreyya Homyak’ın yanında yetişenler, onun ardından Süreyya geleneğini sürdürmek için büyük çaba sarf ettiler, başaramadılar.

Yaşamın kaçınılmaz “an”ı Süreyya Homyak’ı 1984 yılında yakaladı. Cumhuriyet’in toplumsal yaşamına adıyla, yeriyle, yemekleriyle sayfalar ekleyen Süreyya Bey, o yılın mart ayında 93 yaşında hayata veda etti.

Süreyya Pavyon adı iyisiyle kötüsüyle anılarda kaldı.

Selim Esen
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler