Uzun ve soğuk kış günleri bir türlü bitmek bilmiyordu. Tek bir mevsimin esiri gibiydik adeta. Sabahla akşamın ayırdına bile varamıyorduk çoğu günler. Zamanın koca bir boşluğa dönüştüğü böyle bir ortamda, beyaz bir yorganın altında kış uykusuna yatmış gibiydik. Açtığımız tünellerden gidip geliyorduk iş yerlerimize. Her şeye rağmen, toprak damlı evler de dahil bütün yapıların bacalarından duman yükseliyordu. Anlayacağınız, iki metre karın altındaki yeraltı şehrinde köstebekler gibi yaşıyorduk.

Toplasan bin kişi bile yoktu Kasabada. Çoluk çocuğu çıkarırsan geriye ne kalır siz söyleyin artık. Böyle olunca da herkes birbirini belki de elli kere görür hale gelmez mi her gün?… Kaymakam, Savcı, Hakim, Komutan, Banka Müdürü, Posta Müdürü neredeyse kucak kucağa yaşar burada. Yanlış anlamayın, yol olarak kullanılan tünellerden çok zaman sürtüne sürtüne geçmek zorunda kalmaktadır bu insanlar. Ayakları kayıp düşünce tam da dediğim gibi olur manzara.

Manzara böyle olur da dedikodusu olmaz mı?... “Bugün Kaymakam Savcının üstüne düştü. Hakim Komutanın üstüne düştü. Komutan iki müdürün üstüne düştü. Ertesi gün Savcı Komutanı altına aldı. Kaymakam Mal Müdürünü kara gömdü… söylentileri doldurur günlük konuşmaları. Söylentiler olur da kahkahalar olmaz mı…? Her kahkaha bir vakadır ki, Kasabada duymayan kalmaz. Bu yüzden, ne olduğunu anlamadan gülmek bir alışkanlık haline gelmişti burada.

Kasabaya geleli birkaç ay olmuştu. Ama inanır mısınız, hemen de giriverdim buranın havasına; kaynaşıvermiştik bir avuç insan. İçlerinde bir posta müdürü vardı ki, nasıl diyeyim şeytan tüyü sahibi bir insan! Adam sosyal ilişkiler uzmanı sanki. Tartışmasız bütün organizasyonların içinde o vardı; bazılarının da başında... O olmadan hiçbir şey program yapılmadığı gibi, yapraklar bile ondan talimat almadan kıpırdamıyordu. Hepimiz aynı soruyu sormadan edemiyorduk elbette: “Bu adam Müdürlüğü ne zaman yapıyor?” Bir şekilde yapıyordu işte! Göt kadar kasabada ne olacaktı ki? “Müdürlüğü karısı yapıyor!” diyenler de yok değildi hani. Bunu söyleyenlerin, Müdürü gizliden gizliye kıskandıklarını düşündüm nedense. İlle de bir yerine dokunacaklar ya…

Yılbaşına az bir zaman kala bana geldi. Biraz lafladıktan sonra, “Bizim şu Banka Müdürünün hindi sürüsünü gördün mü Müdürüm?” dedi birden gülerek. “Hayır, görmedim! Hindi sürüsü mü var gerçekten?” “Hem de ne sürü! Besili mi besili!” “Herhalde yılbaşına hazırlıyordur! Sorması ayıp olmasın, nerede besliyor bu sürüyü?” “Nerede olacak arkadaki bahçede. Bizim yan tarafımızda; her gün gulu gulu sesleriyle uyanıyoruz vallahi!” “Komşusu değil misiniz herhalde yılbaşında onlardan birisi de size gelecektir, komşuluk hakkı olarak.” “Nerede o günler! Adam dört yıldır burada; benden bir yıl kadar önce gelmiş. Her yıl böyle hindiler beslenir büyütülür sonrada birer birer kaybolur. İlçeden birine koklattığını duymadık bugüne kadar. Göz hakkı denen şeyden haberi yokmuş gibi davranıyor. O kadar da pinti!..” “Deme yahu! Bu kadar da olmaz birader! İnsan komşusuna da mı çok görürmüş bir hindiyi.” “Derdimiz hindi yemek filan değil de, insan düşünmeden edemiyor…  Neden böyle davrandığını merak edip duruyoruz işte... Bakalım bu yılbaşı ne yapacak? Aklına gelecek miyiz, gelmeyecek miyiz? Bekleyip göreceğiz. Bekleyip görürüz de benim sana söylemek istediğim başka bir şey var Müdürüm! Eğer aynı şekilde davranırsa ve sen de razı olursan bir oyun oynayalım şu Müdüre diyorum, ne dersin?”

“İyi olur da, yanlış anlaşılmasın! Oyun moyun derken…!

“Oyun dediysem lafın gelişi, hafiften bir ders verelim diyorum. Şakadan yani.”

“Aklında bir şeyler var herhalde? Sen boşa konuşmazsın; mutlaka bir plan yapmışsındır!”

“Var, var; hem de iki plan var. Seçenekli… Birisi senin görev alanına giriyor, diğeri benim…  Hangisini kabul edersek…”

“Bu planlarda sadece ikimiz olmayacağız herhalde; Kaymakam da dahil ileri gelenlerin hepsi olacak değil mi? Yoksa bakarsın kündeye gelmek de var bu tür işlerde ki, rezil olmak içten bile değil el aleme.”

“Merak etme sen! Plan bende; aklına gelen herkes içinde olacak.”

“Tamam öyleyse! Anlat bakalım da, neymiş şu senin plan biz de bilelim!”

Bizim Müdür büyük bir ciddiyetle anlattı aklından geçenleri; yeni bir işe başlayan projeli işadamı gibiydi adeta. Aynı zamanda müsamereye çıkmış çocuklar kadar da heyecanlıydı. Gülmemek için zor tutuyordum kendimi. Bu adam hep böyleydi işte; işi gücü bizi eğlendirmek kara kış günlerini biraz olsun güzelleştirmekti. Müdürlük mü? Çoğu zaman onu da katıyordu oyunlarının arasına…

Önce benden başladı. Benim üzerimden oynanacak plandan yani. “Bizim müdür nerede oturuyor, resmi bir binada değil mi? Resmi bir binada… Adam hindileri nerede besliyor? Bu oturduğu resmi dairenin bahçesinde, değil mi? Evet!. Bu hindileri satmış olabilir mi? Evet! Bu ticaret yapmak değil mi? Evet. Bu suç değil mi?” Kendi sorup kendi cevaplıyordu, ama bu kez benden yanıt bekliyor gibi yüzüme baktı bir süre. “Doğru, suçtur!” dedim çaresiz. Nereye varmak istediğini anlamıştım. Bekliyordu. “Eee, bu durumda ne yapılması gerektiğini biliyorsun Müdürüm! Top sende!” demesin mi?

Ne diyeceğimi şaşırmıştım. “Yani şimdi sen benden, Banka Müdürünü, lojmanın bahçesinde hindi yetiştirdiği için hakkında işlem yapmakla tehdit etmemi mi istiyorsun?” “Aynen öyle! Sen bu ilçenin Mal Müdürü olarak kamu mallarının belli amaçlar dışında kullanılmasına engel olacak kişi değil misin? Banka da bir kamu kuruluşu olduğuna göre…” “İyi de müdürüm, banka bir kamu kuruluşu olmasına kamu kuruluşu da o bankanın kendi kuruluş yasası var ve kendisi hazine dışında özel mülk edinme hakkına sahip, yani benim sorumluluk alanım dışında, ona müdahale edemem. Öyle olmasa bile, yapacağımız şaka bizi sıkıntıya sokabilir. Ben bu planını pek tutmadım, sen en iyisi öbürünü anlat bana!” diyerek topu kucağına atıverdim. “Hiç alınmadan, tamam madem bunu beğenmedin ötekine geçiyorum” dedi ve hiç erinmeden ve aynı heyecanla anlattı…

Planı ben de beğenmiştim. Ne yapıp edip Müdürün hindilerini yiyecektik; kurtuluşları yoktu… Şimdilik ikimizden başka kimse bilmeyecekti; diğer arkadaşlar uygulanma sürecinde haberdar edilecekti. Anlayacağınız çok gizli bir yol izleyecektik. Ancak küçük bir sorun vardı, onu da bizzat Müdür kendisi halledecekti. Onu yapmadan planın yürüme şansı yoktu. “O iş nasıl olacak?” diye sorduğumda, yüzüme dik dik bakmıştı ben neciyim burada der gibi. Sahi o neydi?...

Planı uygulamaya koymamız için yılbaşının geçmesi gerekiyordu; daha iki hafta vardı. Bakalım Müdür ne yapacaktı hindileri?.. Bekleyip görecektik. Bizlere de koklatırsa sorun yoktu, yok eğer geçen yıllardaki gibi bilmediğimiz birilerine giderse, bizden çekeceği vardı ve plan devredeydi. Heyecan ve merak içinde geçirdik son iki haftayı. Dostlarımıza tek kelime bile söylemedik bu konuda, ama içimiz içimizi yiyordu.

Yılbaşına üç dört gün kala bizim PTT Müdürü, hedefimizdeki Müdüre bir ziyarette bulundu. Gerçi sık sık gidip geliyorlardı birbirlerine ama bu ziyaretin gizli bir amacı vardı: Belli etmeden ağız aranacaktı. Bu nasıl mı olacaktı? Ağıza hindi alınmadan, hindilerin durumu sorulacaktı. Vallahi nasıl diyeyim, Müdürün bunu nasıl yapacağına benim bile aklım ermedi. Ama hindilerin yarısının çoktan gittiğini bir şekilde öğrendi: Hepsi de Vilayete gitmişti; kim bilir kimlere…

Hindilerin yarısı gitmişti ama diğer yarısı duruyordu. Bize yeterdi de artardı bile. Düğmeye yılbaşından bir hafta sonra bastık. Ne olur ne olmazdı elimizi çabuk tutmamız gerekirdi. Yoksa bakarsın kalan hindiler de giderdi. Gökyüzünde parlayan güneşten dolayı soğuklar biraz kırılmış, hava yumuşar gibi olmuştu bu günlerde. Saçaklardan sarkan ve yer yer düşen buzlardan ve yoğun su damlalarından sakınarak yürüyordu cadde ve sokaklarda herkes. Bir yalancı bahar havası olsa da yine de kış kıştı, şakaya gelir yanı yoktu. Böyle bir öğleden sonra gittik Müdüre. Meşe odunuyla yanan sobanın oluşturduğu sıcak ortamda çayını içer bulduk. Sıcak deri koltuklara oturturken “Tam zamanında geldiniz çayımız da yeni demlendi. İçersiniz değil mi?” dedi. Bu da sorulur muydu şimdi…

Planın ilk adımı önemliydi; onu kazasız belasız atlatırsak arkası gelirdi. PTT Müdürü hazırlıklıydı; lafa nereden nasıl girileceğini biliyordu. Birlikte provasını bile yapmıştık. Merhabalaştıktan ve çayın faziletleri üzerine bilimsel görüşlerimizi ortaya koyduktan sonra “Bak şimdi ne geldi aklıma Müdürüm!” diyerek giriverdi konuya. Birlikte yaptığımız bir plan olmasa ben bile inanacaktım aklına şimdi geliverdiğine. “Sen buraya geleli kaç yıl oldu? Dört yıl değil mi?” Müdür hiç ses etmeden bakıyordu ne diyecek şimdi bizim komşu dercesine. “Yetmedi mi buraya verdiğin bu kadar hizmet? Yetti değil mi?” Müdür hiç tepki vermeden yüzüne bakmaya devam etti. Belli ki lafın sonunun nereye varacağını merak ediyordu. Ben de merak ediyormuş gibi bizim PTT Müdürüne bakıyordum tabi. Oyun oynuyoruz ya; açık vermemeliyiz diye düşünüyordum. Sanki misafir oyuncu olarak bulunuyordum orada.

“Ne dediğimi anladın mı Müdürüm?” “Anladım anlamasına da ne demek istediğini pek anlayamadım.” “Bunda anlamayacak ne var! Buraya verdiğin hizmet yeter, biraz da başka şubeler yararlansın hizmetlerinden diyorum.” “Sen şimdi lafı nereye getirmek istiyorsun ben onu merak ediyorum?” Bizim PTT Müdürü ısınmaya başlamıştı yavaş yavaş. Şimdi Müdürü şah damarından vurmaya hazırlanıyordu.  “O zaman sana anlayacağın dilden anlatayım: Şu avuç kadar ilçede 4 yıl hizmet vermişsin, bakıyorum hala tayin istemiyorsun! Yazık değil mi sana, çoluk çocuğuna? Senin gibi başarılı bir Müdürün buralarda çürüyüp gitmesi reva mıdır? Böyle bir değeri daha büyük merkezlerde değerlendirmeleri gerekmez mi? Yazık değil mi bu ülkeye… Açık söyleyeyim benim gönlüm buna razı değil; seni her gördüğümde içim gidiyor vallahi Müdürüm! Bunu görmeyenleri ayıplıyor, kınıyorum. Sanki seni unutmuşlar gibi…

“Bugüne bugün ben bu kasabanın vicdanıyım. Bana inanmıyorsan şöyle çık da kasabalıya da bir sor istersen; hepsi de benim söylediklerimi tekrar edeceklerdir…” Müdürün yüzü halden hale giriyor, ne diyeceğini ne yapacağını bilememenin kararsızlığını yaşıyor, içinden de bir seviniyor, bir üzülüyor gibiydi. Bugüne kadar böyle bir durumla karşılaşmamış, tayin isteme gibi bir çabası olmamış, merkez nereye tayin ettiyse oraya gitmişti. Muhtemelen şimdi de öyle olacaktı. Fakat PTT Müdürünün dediği de doğruydu: Dört yıldır arayıp soran olmamış, adeta unutulmuştu. Kafası karışmıştı Müdürün.

“İyi de ben ne yapabilirim ki şu kış kıyamette; tayin isteyemem ya?” “ Ne demek isteyemem! Bal gibi de istersin. Sen kıştan kıyametten korkma hiç! Hele sen bir iste; yanıt gelene kadar bakarsın bahar gelir! Öyle değil mi?” “Bugüne kadar hiç tayin dilekçesi de yazmadım; nasıl yazılacağını da bilmem!” “Amma yaptın be Müdürüm! Bundan kolay ne var! Ver oradan bir kağıt kalem de ben yazıvereyim bari…”

Bizim Müdür uzatılan kalem ve kağıdı çok ciddi bir şey yapacakmış gibi aldı ve başladı yazmaya:

“Ziraat Bankası Umum Müdürlüğü Yüksek Katına:

“Malumlarınız olduğu üzere görevde bulunduğum Erkut kazasına 4 yıl önce tayin edildim. Bu süre içinde bir kez izin kullanıp kalan bütün mesaimi kasaba halkına hizmet ederek geçirdim. Yemedim yedirdim, içmedim içirdim. Kendimi geliştirmem ve hizmete hasret kalmış memleketin başka kazalarındaki vatandaşlarımıza daha üstün hizmetler verebilmeyi müsaadelerinizle canı gönülden arzu etmekteyim.

Bu vesileyle tayinimin Bursa ili Yenişehir şubesine yapılmasını arz-ı hürmet ederim efendim.

Behzat Atik Banka Şube Müdürü”

İmza

“İşte dilekçen Müdürüm! Oku bakalım olmuş mu? Olmuşsa imzalayıver bir zahmet!” Müdür dilekçeyi eline aldı ve başladı mırıldanarak okumaya. Bir yerine geldi durdu, baştan alıp bir daha okudu. Kafasına takılan bir şey vardı anlaşılan. Orayı bir türlü geçemiyordu. “Ne oldu Müdürüm, aklına yatmayan bir şey mi var?” diye sordu bizim Müdür. “Sen uygun bulmuşsan diyeceğim bir şey yok ama şu ‘Yemedim yedirdim, içmedim içirdim!’ cümlesi diyorum, biraz tuhaf değil mi? Demem o ki, yemek, içmek derken yanlış anlaşılmasın üst katlarda?”

“Sen de pek pimpiriklisin be Müdürüm! Bunda yanlış anlaşılacak bir şey yok, korkma! Aksine senin ne kadar duyarlı, yardımsever ve özverili bir kişi olduğunu gösterir sadece!. Bir banka böyle biriyle ancak gurur duyar!” Bu arada yan gözle bana da göz kırpıp “Öyle değil mi Müdürüm?” demesiyle bastım onayı… “Başta bu kasabalı olmak üzere baştan aşağı Tüm banka mensupları seninle gurur duyar Müdürüm merak etmeyin” demeyi de unutmadım tabi. Öyle bir içten söylemiştim ki, az kalsın kendim bile inanacaktım. Sonradan bu laflarımıza çok güldük bizim Müdürle.

Bugünkü postaya yetiştirelim diyerek dilekçeyi aldığımız gibi çıktık bankadan. Çocukça bir oyunun içinde olmanın neşesi içindeydik. Oysa koca koca adamlardık… İşin en önemli kısmını atlatmıştık; balık oltaya takılmıştı… Bundan sonrası nispeten daha kolaydı. Bizim PTT müdürü dilekçeyi Banka Genel Müdürlüğüne göndermiş gibi davransa da elbette göndermedi; çekmecesine hatıra olarak sakladı. Artık yanıt bekleme sürecine girmiştik. Makul süreyi beklememiz gerekiyordu. Yaptığımız hesaba göre bu süre için iki hafta yeterliydi.

Bu arada Kaymakam, Hakim, Savcı ve Komutanı bilgilendirdik. Arkamız sağlam olmalıydı bu işte. Olur ya… Onları da dahil etmiştik oyuna; onların da hakkı vardı eğlenmeye. Onların da bir yerlerinde çocukluk özlemi olamaz mıydı? Olurdu elbette…  Böylece ilçenin ileri gelenleri de bizim gibi tetikte beklemeye başlamasın mı?

İki de bir Kaymakam beni arıyor, “Ne haber Müdür bey, bir gelişme var mı?” diye soruyordu. Duyan da önemli bir operasyon var sanırdı. Neyi kastettiğini anlıyordum artık. “Henüz bir haber yok Sayın Kaymakamım!” yanıtını veriyordum. Benden sonra da PTT Müdürünü arıyormuş, aynı soruyu sormak için. Savcı da öyle… Tamamen havaya girmişler, gerçekle şakayı karıştırmışlardı. Yalnız Hakim Bey pek oralı değilmiş gibi davranıyor; ama o da Savcıyı sıkıştırıyormuş, bir gelişme var mı, bir soruver diye. Eh, işin ucunda besili sekiz, dokuz tane hindi vardı, herkesin ağzını sulandıran…

Baktım bunlar heyecandan bizi geçecek, belki de bir yerde pot kıracaklar kazara, gelsin artık şu atama telgrafı dedim bizim Müdüre. “Hesap ettim en erken iki gün sonra gelebilir telgraf, daha erken gelirse şüphe uyandırır. Riske girmeye hiç gerek yok! On gün sabrettiler iki gün daha sabrediversinler” yanıtını verdi. Beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktu.

İki gün sonra postanın gelişinden bir yarım saat sonra bizim PTT Müdürü aradı beni “Hadi gel Banka Müdürüne gidiyoruz” diye. Boş bulunup “Telgraf geldi mi?” demişim heyecandan. “İlahi Müdür Bey sende mi?...” deyip kahkahayı basınca uyandım. Birlikte verdik müjdeyi Müdüre. Heyecanla yerinden fırladığı gibi PTT Müdürünün elindeki telgrafı kaptı. Yazılanları okuyunca gözleri parladı. Telgrafın sağına soluna başlığına, çekildiği yere, alınan yere baktı; her şey tamamdı. “Ne o bir de şüphe mi ediyorsun Müdürüm, teessüf ederim yani!” diyerek çıkışınca bizim Müdür, iyicene inandı garibim.

Ancak yine de gazı kaçmış gazoz gibi neşesinin sönmeye başladığı görülüyordu yüzünden. Bir sıkıntısı olduğu belliydi; tereddüt içindeydi sanki. “Ne oldu Müdürüm! Memnun olmadın mı yoksa? Birden neşen kaçtı da!..” “Yok, ondan değil! Yenişehir gibi bir yere sittin sene beni göndermezlerdi, Piyango gibi oldu bu atama benim için. Bu kış kıyamette şu taşınma işi düşündürüyor beni. Eşya taşımak büküyor belimi. Verecekleri üç kuruşluk harcırahın yetmeyeceği işin başka bir yönü; ama eşyaları toplamak, sarmak, kırıp dökmeden götürebilmek yoruyor adamı.”

Onu da düşünmüş, tedbirini almıştık. Bizim Müdür hiç tereddüt etmeden, “Ne eşyasından bahsediyorsun sen Müdür Bey! Herhalde şu kırık dökük eşyayı götürmeyeceksin ta Yenişehir’e değil mi? Yoksa yanılıyor muyum?” diyerek rahatlatmaya çalıştı onu. “Götürmeyip de ne yapayım, kime satayım?” diyerek yüzümüze baktı. “Düşündüğün şeye de bak! Sen o işi bize bırak; hepsini en iyi fiyata satar, sizi birer bavulla yollarız evelallah. Sen hiç tasalanma!  Elindeki parayla da yepyeni eşyalar alırsınız oradan! Tamam mı?” Müdürün keyfi yerine gelir gibi olmuştu. “Peki, dediğiniz gibi olsun!” dedi ister istemez. Bizim Müdür, “Artık üzerine çayımızı içebiliriz” demeye hazırlanırken kapıdan çay tepsisiyle görevli girdi içeri.

O gün akşam olduğunda Müdürün tayini neredeyse duymayan kalmamıştı Kasabada. Hindiler bile duymuş olmalı ki, üzüntüden mi, sevinçten mi olduğu belli olmayan bir gulu gulu gürültüsüyle ortalığı inletiyorlardı. Belli ki protesto ediyorlardı… Bu arada biz de eşyaları kendi aramızda bölüşüp satın alma işlemini tamamlamıştık. Mesai bitmeden de sonucu liste halinde Müdüre ilettik. Listeye bakınca gözleri bir kez daha parladı Müdürün. Yanlış olmasın diyerek bir kez de gözlüklerini takarak baktı. Yanılmamıştı. “Bizim döküntüler bu kadar etti mi yahu?” diyerek gözlüğünün üzerinden bizi inceledi ciddi miyiz diye.  

Hiç bozuntuya vermeden onun gözlerinin içine bakan PTT Müdürü “Hiç etmez olur mu Müdürüm! Sanırım siz elinizdeki malın kıymetini bilmiyorsunuz… O ahşap oymalı koltuklar, ahşap masa, gar dolap, tel dolap. O bakır sahanlar… Bunların hepsi antika sayılır Müdürüm! Antika oldukları için veriyorlar bu parayı sana ha! Böyle değer bilir müşteriyi de hiçbir yerde bulamazsın bir daha!” “Deme yahu! Öyle mi diyorsunuz?” “Öyle diyoruz ya, sen ne sandıydın? Ha şunu da söyleyeyim: Gideceğiniz gün parayı veririz, eşyaları alırız. Merak etme sizi eşyasız bırakacak da değiliz. Anlaştık mı Müdürüm?” “Anlaştık anlaştık; Allah sizden razı olsun! Beni büyük bir dertten kurtardınız!”

Oh dedim içimden. Korkum, antika lafını duyunca Müdürün bizimle yeni bir pazarlığa girişmeye kalkma ihtimaliydi. Gerçi sıkı bir pazarlığa hazır olsak da ne isterse vermeye razıydık. Nasıl olsa cebimizden çıkmayacaktı; bol keseden harcanacaktı. Neyse ki korktuğumuz başımıza gelmedi. Böylece kazasız belasız bir engeli daha geçmiştik. Bizden haber bekleyen Kaymakam, Savcı, Hakim, Jandarma Komutanı olmak üzere diğer arkadaşları yine bilgilendirdik.

Sıra bir sonraki aşamaya gelmişti: Hindiler ne zaman nasıl yenecekti? Bu, konunun özüydü ve tereyağından kıl çeker gibi halletmeliydik. Kimseyi dışlamadan, kırıp dökmeden ve hiç açık vermeden olmalıydı her şey.

Ertesi gün sabah erkenden kahvesini içmeye gittik Müdürün. Kapıda bizi görünce yine ne var der gibi yüzümüze baktı şöyle bir… Ben “Merak etme, sadece sabah kahvesi içmeye geldik!” deyince rahatlar gibi oldu. “Hala mı iş? Tayini çıkan bir adam bu kadar çalışır mıymış? Bırak artık şu işleri!..” diye takıldı bizim Müdür. “Bırakayım ha! Sen burayı bakkal dükkanı sandın herhalde? Yetkili biri gelmedikçe bırakamam bu işleri…” diyerek önündeki evrakları imzalamaya devam etti.

Yavaştan konuya girdi bizim Müdür: “Sen yetkili beklerken biz de boş durmayıp senin şanına yakışır bir veda gecesi düzenleyelim dedik; şöyle çalgılı çengili. Yalnız küçük bir sorunumuz var! Senin şu hindileri diyorum! Ortada kaldı bildiğimiz kadarıyla! Böyle bir yemek için yarısı yeter de artar bile, ne dersin? Alıp götürecek değilsin ya? Koskoca Yenişehir Müdürüne bu yakışır diye düşündük” deyince Müdürün gözleri fal taşı gibi açılıverdi. Kükremeye hazır bir aslan gibi baktı bize. Ne yalan söyleyeyim çekindim birden, ya oyunumuzu çakarsa diye. Öyle demeyin, adama veda yemeği vereceğiz, hindilerini istiyoruz… Var bunda bir bit yeniği demez mi insan? Allahtan, korktuğumuz olmadı: Kahkahalarla gülmeye başladı Müdür. İşin komikliğine gülüyordu muhtemelen, kim bilir? Arada da “Onlara da bulsaydınız bir müşteri! Niye bulmadınız?” diye söyleniyordu. Bir anda ne diyeceğimizi şaşırmıştık ki “Tamam be, bu da benden olsun! Yapın bir veda yemeği de yiyelim bakalım şu hindileri! Bir de biz bakalım tadına” demez mi. Derin bir oh çekip gömüldük koltuklarımıza. Artık kahvelerimizi rahat rahat içebilirdik.

 

İlçenin kalburüstü bürokratları ile esnafın ve eşrafın ileri gelenlerinin katıldığı bir ziyafetle Müdürün yeni görevini kutladık. Yedik içtik eğlendik; sınırları açtık. Katılımcıların çoğunluğunun sorgulayan bakışları arasında Müdürün hindilerini bir güzel yedik. Övücü ve duygulandırıcı konuşmalar yapıp hem yeni görevi dolayısıyla Müdürü kutladık hem de ayrılık rüzgarından dolayı sahte göz yaşları döktük. Öyle bir hava oluşmuştu ki, Müdürün tayin olduğuna az kalsın biz de inanacaktık. Bizim PTT Müdürünün konuşması kalkıp kalkıp oturttu beni. Neredeyse tayin istediğine pişman olacaktı bizim Müdür. Açık verecek diye yüreğim ağzıma geldi bir ara. Fakat virajı almada ne kadar usta olduğunu gösteren Müdür konuyu yeni görevini ve görev yerini övmeye getirince derin bir oh çekmeden edemedim doğrusu. Neredeyse bir çuval incir berbat olacaktı. Millete rezil olmak da vardı bu işin sonunda.. Müdürün nasıl bir taktik izlediğini ben bile anlayamamıştım o anda. Meğerse…

Banka Müdürünün veda yemeğini yapmıştık yapmasına da sonra ne olacaktı? Bu tayini bir şekilde durdurmamız gerekiyordu. Henüz biz sana şaka yaptık; aslında senin için böyle bir atama yok diyemezdik. Çünkü daha ortada beş hindi daha vardı; onu da yemeliydik. Plan hazırdı bizim PTT Müdüründe; hemen harekete geçtik.

Birkaç gün sonra Banka Müdürüne bir ziyaret daha yaptık. Bu kez üzüntüden ağlamak üzereydik elbette. Bizim PTT Müdürü, “Senin veda yemeğinde bir şey dikkatimi çekti” diyerek girdi lafa. “Az çok bunun biraz farkındaydım ama bu kadarını da beklemiyordum doğrusu.” Ne diyecek diye merakla yüzüne bakıyordu Müdür. “Yahu senin ne çok sevenin varmış da haberimiz yokmuş be arkadaş! Kıskandım doğrusu!.. Sen bu insanları bırakıp da nasıl gideceksin şimdi? Hiç düşündün mü bunu?” “Bilmem ki, tayinimiz çıktı gidelim dedik. Takdir büyüklerimizin!”

“Yahu iki gündür esnaftan, eşraftan yolumu kesen kesene, ‘Biz müdürümüzü çok seviyoruz, ona çok alıştık, bırakmayız! Onu durdurmanın yok mu bir yolu? Ne yapılacaksa yapalım, iptal ettirelim şu tayini!’ deyip duruyorlar.” Banka Müdürü oturduğu koltuğa şöyle iyice bir yerleşti arkasına yaslandı. Duydukları gururlandırmıştı onu. Haline hem gülmek istedim, hem de acıdım. “İşte biz böyleyiz; biraz pohpohlanınca her söyleneni doğruymuş gibi kabul ederiz hemen. Bu tür övgülere her zaman ihtiyaç duyuyormuş gibi bir hal içine gireriz” demek geldi içimden. “Bu durumda ben ne yapabilirim ki? Tayinim çıktı, eşyalarımı bile sattım! Gerçi parasını henüz almadım ama… Ayrıca vermedim de…”

Banka Müdürü gitmekle kalmak arsında kendine bir yol ararken, “İmza toplayacaklarmış” diyerek giriverdi araya bizim Müdür. “Bu da nerden çıktı şimdi?” dedim içimden. Müdür duymuştu ama duymamış gibi oldu “Ne! Ne dedin? İmza mı dedin?” “ Evet! Senin tayinini durdurmak için esnaf kendi arasında imza toplayacakmış. Sen ne dersin buna?” diye bir soru attı. “Ne diyeyim arkadaş, amirlerim bilir! Git derlerse giderim kal derlerse kalırım” diye yanıtladı. Bizim açımızdan mesele anlaşılmıştı. “O zaman senin tayini durdurmak için düğmeye basıyoruz ve bütün imkanları kullanıyoruz” dedik ve ayaklandık.

İyi de şimdi ne yazacaktık dilekçeye? Nasıl bir gerekçe uyduracaktık? “Kolay!” dedi bizim Müdür. “Nasıl olsa bende her türlü dilekçenin birer örneği var, merak etme ikna edici bir dilekçe yazarız.” Damardan girdi kafadan çıktı, yağlı ballı bir dilekçe yazıverdi hemen. Ardından da düzmece bir imza kampanyası düzenleyerek iki günde yüzlerce imza aldık yazılan dilekçenin altına. Götürdük Banka Müdürüne de gösterdik. Gözleri yine açıldı fal taşı gibi, kendisi için yazılanlara kendi bile inanmamıştı… Ama bu işler böyleydi işte… Aynı gün de güya Genel Müdürlüğe postaladık. Sıra yine beklemeye gelmişti...

Bu kez fazla bekletmemeliydik milleti, telgrafı sekizinci gün almış gibi yaptık. Bir coşku bir coşku; sanki bayram kutluyorduk. Bir havai fişeğimiz eksikti. Müdürü döndürmüştük Kasabaya. Kış ortasında çiçek bulamadığımızdan, şeker lokum gibi ufak tefek hediyelerle gittik Müdüre. Sevinsin mi üzülsün mü bilememenin ruh hali içinde karşıladı bizi.

Bu şenliğin ve Müdürün şaşkınlığı arasında kalan hindiler gelmişti tekrar gündeme. Kasabanın “Devlet Büyükleri” ha bire sıkıştırıyordu: Ne zaman yenecekti kalan hindiler? Kartlaşmadan bitirmeliydik işlerini. Aç gözlülük kabarmıştı kasabada; tadı damaklarında kalmıştı… Köklerini kazımadan da söneceği yoktu mübareklerin.

Artık, bir hoş geldin yemeğiyle onları da götürmeliydik midelere. Nasıl olsa bu konuda yeterli tecrübeye sahiptik; organizasyon hazır demekti. Böylece bir Cumartesi akşamı bu görevimizi de yaptık su gibi içilen rakılar arasında yapılan bol tereyağlı konuşmalarla birlikte. Dönüşü gidişinden daha muhteşem olmuştu Müdürün. Canına değmişti esnafın, eşrafın ve de bizim küçük kasabanın büyük başlarının. Başları da göğe erişmişti ayrıca; indirene aşk olsundu.

Tam da her şey oldubitti derken, bir hafta sonra bomba gibi bir telgraf düştü PTT ye. Memur alır almaz Müdürüne götürdü… Müdür okur okumaz bir tuhaf oldu; elleri titremeye başladı. “Şaka değil, bu gerçek bir telgraf!” dedi içinden. Sonra da, “İşte şimdi şapa oturduk!” sözcükleri dökülüverdi ağzından. Banka Müdürüne görev emri çıkmıştı uzak bir ilçeye, arkasından da tayininin çıkacağı belirtilmişti. Ayrıca bir hafta içinde yeni görev yerinde olması gerektiği belirtiliyordu ki, kış ortasında sürgünden de beter bir şeydi bu… Bizim Müdürü bir telaş almıştı: dönüp dönüp bir daha okuyordu telgrafı. Oysa bunun hiçbir yararı yoktu; çünkü her şey açık ve gerçekti. Açık olmasına açıktı da, ne olacaktı şimdi?...

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)