Yetişkinlerin en dokunaklı, en unutulmaz anılarından biri, her tür oluşum ve değişimin gizemli kaynağı, eve dönüşün, her tür başlangıç ve sonun sessiz temeli olan anne sevgisidir. Doğa kadar tanıdık ve yabancı, sevgi ve şefkat dolu, yazgı kadar acımasızdır, şevkle, bıkmadan usanmadan yaşam verir, acıların anasıdır, ölünün ardından kapanan karanlık, yanıtsız kapıdır. (Carl Gustav Jung)

Sakin denizde ilerleyen motor bayraklarla, renkli kumaşlarla süslenmiş, kara kaşlı kara gözlü esmer güzeli gelin çeyizi ile birlikte denizden geliyordu. Sarışın mavi gözlü uzun boylu damat ise miski amber  kokusunu sürmüş kıyıda kumsalda sabırsız adımlarla bir sağa bir sola dolaşarak otuz altı yılını birlikte geçireceği sadık fedakar eşini beklemekten sabrı tükenme noktasına gelmişti. Yazı müjdeleyen haziran güneşi altındaki kıyıda bekleyenler motorun denizden görülmesiyle düğün törenini başlatmış gelin ve damat kavuşmuşlardı. Aslında evliliğin  bir yıl önce yapılması planlanmıştı. Ancak askerden yeni dönen damat Alman harbinin (2.dünya savaşının) alevlenmesi ile ikinci kez askerliğe çağrılıp yedek subay olarak Erzurum'da görevlendirilince evlilikleri  bir yıl uzamış oldu.

Anne ve baba her ikisi de genç cumhuriyete ve onun kurucusuna yürekten bağlıydılar. Evde on kasım günlerinde radyodan yükselen onuncu yıl nutku ayağa kalkılarak dinlenirdi. Çocukluk günlerimden kalan o dehanın tiz sesi ile seslendirdiği ‘’ ..az zamanda çok ve büyük işler yaptık’’ sözleri hala kulaklarımda çınlar. Anne ilkokulda ezberlediği şiiri ilerlemiş yaşında dahi heyecanla ve büyük bir şevkle okurken en küçük çocuk olan ben adeta büyülenmiş olarak anneme hayret ve takdir dolu duygularımla  bağlanırdım. Tahtaya kalkmış ilkokul öğrencisi heyecanıyla okuduğu

                            Eskiden Türk milleti istibdatla inlerdi

                            Zalim padişahların sözlerini dinlerdi

diye başlayan şiirini dinleyenler etkilenerek beğeni ve saygı duygularını ifade ederlerdi.

Esmer güzeli gelin ile sarışın mavi gözlü damadın üç çocukları olmuştu. İki oğlan çocuğundan sonra bir kız evlada sahip olmak düşüncesi ile doğurduğu üçüncü çocuğunun yani benim erkek çocuk olarak dünyaya gelmem annemde bir hayal kırıklığına neden olduğundan olsa gerek beni göstererek ‘’bunu kız olsun diye doğurdum’’ derken, çocuk aklımla annemin üzülmesine neden olduğum için değersizlik duygusuna kapılırdım. Üzüntümü sessizce içime atarak annemi mahcup ettiğim için, bir hataya neden olduğumu düşünürdüm. Evimizde olmayan kız çocuğu kavram olarak hep yüceltilerek sanki bir yanı eksik kalmış bir aile olduğumuzu düşünür ve annemin bu duruma çok üzüldüğünü sanırdım. Belki de durum benim düşündüğüm gibi değildi.

Sadece ailesinin değil çevresindeki insanların sorunlarının çözümünde de başvurulan sözü dinlenen, yardımı beklenen, yetkili biri olarak görülürdü. Kız enstitüsünde aldığı dikiş eğitimini yeteneğinle birleştirerek ileri yaşlarına kadar makinesini hep kullandı. Dokumacılığın ve hazır giyimin yaygınlaşmadığı ilk dönemlerinde ailesinin ve çevresindekilerin  giyim kuşam sorunlarına hep yardımcı oldu.

Sanki hayata bir anlam yüklemek gerekli imiş gibi ara sıra sorduğum ‘’bu dünyadan ne anladın’’ sorusuna yanıtı ‘’ iyi ki üç çocuk doğurdum’’ diyerek evlatları ile övünürdü. Onun için çocuklarının eğitimli ve terbiyeli olması her şeyden önce gelirdi. Karanlıktan korkulmaz tedbirli olunur diye bir yandan çocuklarının korkusuz yetişmesini öğütlerken bir yandan da tehlikeler karşısında bir anda   yırtıcı bir kaplan oluverirdi. Özellikle küçük oğlunun yurt ve dünya sorunları ile ilgilenmesinin neden olabileceği gizli veya açık tehlikeler konu olduğunda korumacılığının yetersiz kalacağı endişesi ile hep kaygılanırdı. Bu nedenle midir bilinmez oğlunun arkadaşlarını tanır aileleri hakkında bilgi sahibi olurdu. Geçen zamanla birlikte oğluna duyduğu endişeleri  oğlunun arkadaşlarına karşı da duyar olmuştu. Artık onların da annesi olmuştu. 

Evinin idaresi konusunda ve çocukları üzerinde tam yetkili olarak bu görevlerini fedakarlıkla yerine getirmesi bende bağlılık duygusunun geliştirmişti. Büyüyüp dünyayı öğrenip bağımsızlığımı elde etmek istememle çelişen bu durum ilerleyen yıllarda, iç dünyamda olumsuzluklara neden olarak bu çelişkiden kurtulmanın hiç de kolay olmadığını zaman içinde anlamam bende derin izler bıraktı. Sorumluluk duygumun gelişmesi ise, annemin otoriter kişiliğinin sonucuydu. Otoriter kişiliği ile sadece evinde değil bulunduğu tüm çevrelerde sözü dinlenen  saygı gören bir figür olarak ölümünden sonra da söz açıldığında övgü dolu sözcüklerle anılırdı. Dediğim dedik inadı inanmışlığından vazgeçmeyen kişiliğinin bir yansıması idi. Bu özelliği ile  bazen sevimsiz bir kişilik olarak algılanmasına, kırıcı ve asi görüntü vermesine hiç aldırmadan  bildiği doğruları savunmaktan asla geri durmaz, olması gerekenin bu tutum olmasını çevresinden de beklerdi.

Ne zaman ondan ayrılıp bir yolculuğa çıksam muhakkak yeni gördüğüm yerleri unutmamak adına yazmamı öğütler ve kendisinin de  yaptığı gibi bulmaca çözmemi çok önemserdi. Bir gün bulmaca sever ve bulmacalar hazırlayan bir arkadaşım ile ortak bir noktada buluşmanın heyecanı ile saatlerce bulmaca çözerek bulmaca hakkında konuşmaları bulmacayı ne kadar önemsediğini gösteriyordu.

Çevreye ve olaylara karşı son derece duyarlı ve meraklı kişiliğinin çocuklarında da olmasını isterdi. Bu meraklı ve duyarlı halimizden gurur duyarak ‘’hüdayi nabit’’ (kendiliğinden biten bitki) yaşamayın diye öğütlerdi. Konuşurken giderek artan  coşku ve heyecanı ile, tartışmaya bilgilenmeye ve bilgilendirmeye adeta aşıktı. Ancak sabit fikirlilerden hoşlanmaz bu insanlarla tartışmanın gereksiz olacağı  ve olumsuzluklara yol açacağı endişesi ile ‘’sen bilirsin derseniz kavga çıkmaz’’ diye öğüt verirdi. Çevresindeki insanların ve çocuklarının küçük sağlık sorunlarının abartılmasından hiç hoşlanmazdı. "Canlı isen  bir yerlerin ağıracaktır’’ diyerek bir anlamda da moral vermiş olarak gereksiz sızlanmaların önüne geçmiş olurdu..

Çarşı pazar ve alış verişten tam anlamı ile tartışmasız kendisi sorumlu idi. Bu konuları kimselere bırakmaz kendisi çözümleyerek ailenin önemli bir sorununu çözümlemiş olmanın gururunu hep kendine ayırırdı. Pazardan alınanları eve  hamal getirir. Kendisi arkadan gelirdi. Kışın Pazar günlerinin vazgeçilmezi kıymalı pidenin içinin özenle hazırlamasından sonra fırına getirmek ise benim işimdi. Bazen fırıncının hatasıyla pideler karışır başkalarının pidelerini eve getirdiğimde ise kıyamet kopar, hiç de hak etmediğim beceriksizliğim ilan edilirdi.

Anne bugün ne yemeği yaptın sorusuna yanıtı ise kısa ve öz olarak ‘’çiğne yut’’ idi. Böylece gün içindeki yorulmuşluğunu tartışılmaz bir şekilde kabul ettirerek gereksiz konuşmaları baştan sonlanırdı. Bağımsızlığından asla ödün vermeyen, yalnız kalmayı başaran kişiliği, bir işin üstesinden gelme  azmi ve iradesi ile birleşince, ona  yaşadığı coğrafyanın kültürüne uygun olarak ‘’son amazon’’ benzetmesi yapmak yerinde olurdu.

Yaşlılık ile birlikte enerjisinin azalması ve sağlık sorunlarını baş göstermesini kendine hiç yakıştıramadığından olsa gerek son ana kadar çevresi ile olan bağını hep korumak istemesi hayret ve takdirle karşılanıyordu. Ancak bu ilginin yetersiz kalmasına tanık olmak yürek parçalayıcı bir durum olarak hala içimi sızlatır. Nasıl oldu da bu kadar hayata bağlı ve hayatı değiştirmek için yüksek bir iradeye sahip olan insan şimdilerde sadece köşesinde oturuyordu. Buna kendisi de şaşırıyor, bu yeni durumu asla içselleştirmeyerek içten içe isyan ediyor ve ‘’ buna yaşamak denmez, ben eski ben değilim’’ diyerek durumu özetlemesi yürekleri parçalamaya yetiyordu.

Sonunda uğursuz bir pıhtı onu benden ve sevenlerinden kopararak aldı. Annesiz bir hayatı düşünemeyen ben şimdilerde ise aklımdan çıkmayan annemi boğazım düğümlü gözlerim nemli içten içe ağlayarak hep anımsıyorum. Sanırım bu çaresizlik ve yalnız kalmışlık duygusu beni hiç terk etmeyecek.                                                       

M. Topaloğlu
Mimar
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)